5. bölüm · MAÇA AS:21

Üç Maymunu Oynayan çocukluk

Didem Soyöz

Kanayan yaralar bazen durdurulmayı hak etmez. Aile denilen nimet herkese eşit bahşedilmez. İnsan ayağa kalkmayı ve hesap sormayı bırakmalı. Çünkü her gözyaşı herkeste aynı acı tadı vermez.

Önce dikiş atmayı denersin. Sonra izi kalsın istersin. Dikiş atarsa izi silinir dersin ve vazgeçersin. İz, acı bıraksa dahi onu evin bilirsin. Çünkü sevdiklerinden geriye kalan yalnızca acılar olduğunda başka bir dala tutunmayı aklının ucundan dahi geçirmezsin.

Sonra ilk defa tek başına uyursun. Bu gece ailenin sana masal okumaması daha fazla acı verir çünkü onların ölü bedenlerini düşünür durursun. Aklında onlarca soru işareti varken, susup kendi kendine masal okursun. Çünkü aklında ki şeytanları yalnızca böyle susturursun.

Şimdi uyan kız çocuğu, çünkü annenin toprağı henüz kurumadı.

"Afra, Afra." Bir kız sesi kulağımı tırmalıyordu. Öylesine başım ağrıyordu ki gözlerimi aralamak dahi istemiyordum. Saatlerce uyumak istiyordum. Bu baş ağrısıyla uyuyamazsam da kafamı kesmeyi planlıyordum.

Gözlerimi yavaşça araladım zorlukla. Acıyan gözlerimin kadrajına bir çift mavi göz girdiğinde yüzümü buruşturmuş ve simayı anlamaya çalışıyordum.

"Şükür kızım ya, hiç uyanmayacaksın sandım." Defalarca kez kırpıştırdığım gözlerim sonunda odağını bulduğunda, karşımda ki kişinin Silva olduğunu anlamıştım.

Nerede olduğumu anlamak için başımı kaldırdım ve etrafa bakındım. Pavel'e ceketini vermek için buraya geldiğim sırada girdiğim odasıydı burası. Perdeler çekili olsa da akşam vakti olduğunu düşünüyordum. Silva da odada volta atıyordu.

Yaşanılanlar bir bir aklıma doluyordu. En son ne yaşadığımı ve bu hale geldiğimi hatırlamaya çalışıyordum. Dağ evine gitmiştik. Beni bir şeyler aramam için tek bırakmıştı. Bir kutu bulmuştum içinde bir sürü günlük olan ve bir fotoğraf. Benim çocukluğuma ait bir fotoğraf.

Hemen ardından Pavel'in odasına girdiğimi hatırlıyordum yarım yamalak. Odasına girdiğimi ve bir rapor bulduğumu. Bir otopsi raporu.

Annemin otopsi raporu.

Bedenim benden izinsiz yataktan fırladığında ve acıyan gözlerime yeniden yaşlar dolduğunda Silva'nın beni fark etmiş olması umurumda değildi. Odanın kapısını açıp bedenimi dışarı atmamla acıyan boğazımda yükselen çığlığın evin duvarlarını soyması bir olmuştu.

"PAVEL!" koş Afra, aklında ki şeytanları susturana kadar koş.

Merdivenleri atlaya atlaya indim. Akan gözyaşlarımla evin her yerini arıyordum. "PAVEL!"

Salona bakışlarım aradığını bulamayınca arkamı dönerek mutfağa girecektim ki bedenimi çarptığım şey önüme engel oldu. Başımı kaldırarak çarptığım şeye gözyaşlarım izin verdiğince odaklandığımda ise karşılaştığım şey bir çift kahve göze sahip bir katil oldu.

"Annemi aldın ya benden." Öylesine savunmasız çıkmıştı ki sesim, ona baktığım ilk anda dahi yüzünde yalnızca annemi görmüştüm. "Annemi aldın benden!" sinirimi çıkarmak, bas bas bağırmak ve benim canımı yaktığı gibi onun canını almak istiyordum.

"Afra," elleri omzuna vuran bileklerime uzanıyordu. Elinden kurtulmak için debeleniyor, aynı zamanda bağırıyordum.

"Madem küçüklüğümü biliyorsun, annemi neden öldürdün Pavel? Neden yaptın bunu? Ona ne kadar düşkün olduğumu bilmiyor muydun? Neden aldın onu benden, neden?"

Gözyaşlarım durmadan yüzümü ıslatıyordu ancak biliyordum, litrelerce gözyaşı içime aksa bu yangını söndüremezdi.

"Afra, sakin ol." Ağzını açıp söylediği tek şey buydu. Durmuyordum. Ellerim onu ittiriyordu ve ilk defa darbelerim karşılık buluyordu. Onu sarsabiliyordum.

"Ya hala nasıl sakin olmamı istersin sen? Annemi öldürdün lan annemi. Siktiğimin mermilerini elimde taşıdım ben. Bir kere bile vicdanın sızlamadı mı?"

Sonunda sırtı duvara çarptığında ellerimi tutmak için daha sert hamleler yapmaya başlamıştı ancak umurumda değildi. Deli gibi bağırıyordum. Ağlıyordum. Kanıyordum.

"Yüzsüzsün Pavel. Annemi öldürüp nasıl karşıma çıkabildin? Nasıl bana güven diyebildin? Sen benim annemi öldürmüşken bana kendi anneni nasıl emanet edebildin?"

Boğazım acıyordu artık. Annemi son görüşüm silinmiyordu aklımdan. Onsuz uyuduğum geceler, o soğuk duvarlar ve kokusu olmayan ev yemekleri içimi sızlatıyordu.

"Afra annemi karıştırma!" dedi bu kez ellerimi zapt etmeye çalışırken ama ben durmuyordum. Güldüm sinirle.

"Annemi karıştırmaymış. Hala karşıma geçip nasıl bunu diyebiliyorsun ya sen? Ben annenin fotoğrafını bağrıma basıp uyurken senin vicdanın bir kere bile sızlamadı mı Pavel?"

Hesap sormak beni nereye götürürdü ki? Bunca zamandır ne kadar çok soru sormuştum ona. Hepsi yanıtsız kalmıştı. Yine bir başıma kalkacaktım düştüğüm yerden.

"Afra anneni ben öldürmedim. Sakin ol ve dinle beni."

Tam o anda bir tokat attım yüzüne. Başı yana eğilirken gözleri yavaşça kapandı ve sinirle soluması umurumda olmadı.

"Bir kere dürüst bir adam ol."

Geri çekildim o tepkisiz bir şekilde kahve gözlerini bana dikince. Bu sabah uyandığımda elimde olduğu için pijamamın cebine attığım fotoğrafı çıkardım ve yüzüne salladım.

"Afra sakın!" üzerime atıldı ama geri çekilerek fotoğrafı arkama sakladım.

"Ailelerimizin aynı gün ölmesi tesadüf mü Pavel? Babamı da mı sen öldürdün? Bütün ailemi sen mi aldın benden?"

Feryatların yersiz, ağıtların evsiz kalacak.
Bir avuç toprağa sarıldığında tüm sorguların omuzlarına yük olacak.

"Kimseyi öldürdüğüm falan yok benim. Aptalca bir şey yapma, ver şu fotoğrafı." Yeniden fotoğrafa uzandı ama vermemekte ısrarcıydım.

"Kendi anneni de mi sen öldürdün yoksa? Aynı gün hepsinin canına mı kıydın? Kaç yaşındaydın Pavel? 11 yaşında beni evsiz bırakırken kaç yaşındaydın?"

Bakışlarında geçen dalgaları gördüm o anda. Kızaran yeşillerimin yanında bir hiçti. Durgunlaştı ve geçmişe gömüldü sanki.

"15." dedi sessizce. "Çocukluğumu benden aldıklarında 15 yaşındaydım Afra oldu mu? Kimseyi öldürmedim ben."

15 yaşında bir çocuk, bu kadar kişiyi öldürebilir miydi?
Güldüm istemsizce. Pavel bir canavardı.

"O mermilerde neden ailemin ölüm tarihi yazıyor? Övünüyor musun? Göğsün kabarıyor mu bari?"

Güven kanlı bir mızrak ve tam göğsümde.
Herkes katil değil mi? Evet kız çocuğu, sende öyle.

"İleri gidiyorsun. Bir sik bildiğin yok."

Yine üzerime atıldı ama durmadım. Olabildiğince aramıza mesafe koydum ve annesinin fotoğrafını aramızda havaya kaldırdım.

"Tarih işlemeli, özel mermiler, maktulün cinayet sebebi." Diye mırıldandım bakışlarım annesinin gülüşündeyken.

"Benim annemden geriye kalan tek şey otopsi raporu. Sen benden annemi aldın, misliyle karşılık bulacaksın."

Gözlerimi gözlerine çıkardım. Gözlerinde ilk defa gördüğüm telaşa karşılık gülümsedim. "Afra-"

Fotoğrafı yırttım.
Un ufak oluncaya kadar, içim soğumadı.

"Annen böyle bir oğlu olduğunu görseydi, öldüğü için kendini şanslı hissederdi."

Arkamı dönüp o evden çıkana kadar merdivende kucağında bir kedi ile oturan Silva'yı ve mutfak kapısına yaslanmış olan Pascal'ı görememiştim.

Söylediklerimden tek bir an bile pişman olmamıştım. Bu ona azdı bile.

Kapıyı çarpıp çıktığımda yüzüme vuran rüzgâr beni delicesine evsiz ve yalnız hissettirmişti. Gözyaşlarımı yüzümde donduruyordu. Üşüyordum, deli gibi üşüyordum.

Şimdi ne yapmalıydı? Polise mi gitmeliydim? Yetersiz delil yüzünden beni kapıya koyarlardı. Pavel o raporu çoktan yok etmiş olmalıydı. Alena'ya mı gitmeliydim? Pavel'e güvendiğim için beni ölüden beter ederdi. Eve gitsem dört duvar arasına sığamazdım.

Koşsam mı soğurdu içim, ağlasam mı? Feryatlarım tüm dünyayı inletse mi annem geri gelirdi, intikamını alınca mı? Şimdi düştüğüm yerden nasıl kalkacaktım?

Kimsem olmadığını o an anladım.

Çalacak bir kapım ve benim için masaya bir tabak daha koyacak bir ailem olmadığını, gülüşlerimin mezara kaldığını ve gözyaşlarımın ölümü yıkayacağını, o an anladım.

Ellerimi saçlarıma geçirdim sinirle. Soğumamıştı içim. Yakıp yıkmak istiyordum her yeri, her şeyi.

Gidecek bir yerim yoktu, benim aynada gördüğümden başka şansım yoktu.

Eve gittim. Anahtarım hala yoktu ancak umurumda değildi. Kaldırımda bulduğum büyük bir taşı mutfak camına fırlattım. Cam parçaları un ufak olurken ilerledim ve bedenimi içeri attım. Bacaklarımda yer yer çizikler olsa da büyük bir kesik olmamıştı.

Gözlerimi kapatarak derin bir nefes aldım sakin olmak adına. Mantıklı düşünmeli ve bir an önce hareket etmeliydim. İçimde ki yangını söndürmeden rahat bir uyku çekemezdim.

Dolaptan bir bardak çıkardım. İçine doldurduğum suyu boğazıma gönderirken, ne denli acıdığını o an fark ediyordum. Neler oluyordu böyle? Neyin içine düşmüştüm ben?

Yarısını bitiremediğim bardağı tezgaha indirdiğimde elimle hala tutuyordum. Başımı eğdim. Düşünemiyordum. Beynim zonkluyordu ve gözlerim bulanık görüyordu. Ellerimin titrediğini hissediyordum. Sakin falan olamıyordum.

Gözümü araladığım an kadrajıma giren ilk şey üzerimde ki siyah sweat olmuştu. Kokusu anında burnuma dolduğunda midemin bulandığını hissettim.

O an bir çığlık boğazımdan koptuğunda elimde ki bardağı yere fırlattığımdan bihaberdim. Aceleyle üzerimde ki sweatten kurtulmaya çalışıyor, aynı zamanda da deli gibi bağırıyordum.

Kanıyordum çünkü, acıyordum. Yarama tuz basıyor, yine de büyüyemiyordum.

Sweatten kurtulduğum anda başımın döndüğünü hissetmiştim. Gözlerimi bir anlığına kapatıp açtım ancak nafileydi. Durmadan ağlıyor, bağırıyordum.

Tezgahta duran vazoyu ve içinde ki çiçekleri yere fırlattım elimin tersiyle. Yere dökülen her bir parçanın üzerinde yitik ve bitik bir yansımam vardı. Kırıktım, paramparçaydım.

Bulmuştum işte. Ailemin katili bir adım ötemdeydi. Elimle sardığım mermilerdi cinayet sebebi. Annemin öleceği gün belli miydi? Mermilerde yazan tarihte öldürülmüştü? Her şey planlı mıydı?

"Nasıl gittin anne?" mırıldanışım yüreğimi dağlıyordu. İçim içimi yiyordu.

Öte yandan 15 yaşında bir çocuk, öldürebilir miydi ailemi? Neden öldürür ki? Eline ne geçmişti Pavel'in? Benden mi kurtulmak istemişti? Ailesi mi zorlamıştı? Babasıyla konuşmama sebebi kendi annesini öldürmesi miydi?

Neden o dağ evine götürmüştü ki beni? Belki de bulmamı istemişti. Çocukluğumuza ait o fotoğrafı görmemi istemişti. O günlükleri okumamı istemişti. Yazan her kimse, onu bulmamı istemişti.

"Neden aldın annemi benden?" çığlıklarım duvarlardan sekerek kulaklarıma geri doluyordu. Dinmiyordu. Annem geri gelmiyordu.

"Şimdi kim verecek çocukluğumun hesabını? Kime soracağım yalnızlığı? Nasıl yakaracağım anneme duyduğum öfkeyi?"

Nasıl kusacağım yuttuğum tüm sevgisizliği?

Düşüncelerim arasında yere indirdiğim bardakları yeni yeni fark ediyordum. Her yer kırık doluydu. Kendimi durduramıyordum. Gözüm görmüyordu bile. Ellerim titriyordu. Kalbim mi? Kalbim atmıyordu.

"Neden yaptın anne? Beni mezarına bile gelemeyecek hale neden getirdin? Neden tüm bu oyuna muhtaç ettin?"

Tabakların kesikleri elime batmaya başlamıştı şimdi. Kırılan her bir parçayı kalbime batırmak istiyordum. Annemin dizine yatmayı ve saçımı okşamasını istiyordum. Ama doğru, bunu daha önce hiç yapmamıştı.

Sinirliydim herkese. Neden kimse bana bunu en başından söylememişti? Alena'nın Pavel'den uzak durmamı isteme nedeni bu olabilir miydi? Her şeyi bile bile nasıl karşı evine taşınmamı kabul etmişti.

Nedendi?

Nefes alamıyordum. Boğazımda diziliyor, ciğerlerimi şişirmiyordu. Gözlerim kararıyordu ve ellerim titriyordu. Hissetmiyordum zihnimi. Yere çöktüm sessizce. Sırtımı mutfak dolaplarına yaslamıştım ve gözyaşlarım kucağımı ıslatıyordu.

Bakışlarımı açabildiğim an tezgahta ilaç kutumu gördüm. Bu sabah uyanır uyanmaz Pavel'in yanına gittiğim için ilaç içememiştim. Ondandı bu krizlerim. İçersem, içersem geçerdi. İçersem annem geri gelirdi.

Dizlerimin kesilmesini umursamadan kırıkların üzerinde sürünerek tezgaha ilerledim. Güçlükle uzanıp ilacı elime hapsettim. Su almak için arkamı döndüğüm sırada zihnim bu kadar hızlı dönmemi beklemiyor olacak ki, gözlerim aniden karardı. Başım kırıkların üzerine düşerken, ilaç kutusu elime yük kaldı.

♠️

"Evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal iken pireler berber iken ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, güzeller güzeli bir kız çocuğu doğmuş."

Kahve gözler, ölü toprağı mıdır çiçek toprağı mı? Yeşertir mi diriltir mi?

"Adı neymiş?" Küçük kız meraklı yeşil gözlerini, göğsüne yaslandığı kadının gözlerine dikmişti. "Adı mı? Adı Afra'ymış." Kadın naif sesiyle kızın kumral saçlarını okşuyor, loş ışık sayesinde bir an önce uyuyakalmasını diliyordu.

"Aaa, benim de adım Afra." Diyor küçük kız. Kadın bu tepkisi karşısında gülüyor ve gamzesini gözler önüne seriyor.

"Sonra bu kız büyümüş, büyümüş, büyümüş kocaman bir prenses olmuş. Herkes ona bakar, ona aşık olurmuş. Ama o kimseye yüz vermezmiş. Çünkü-"

Küçük kız sözünü kesti.

"Çünkü kalbi başka bir prensteymiş." Kelimeleri telaffuz edememesi, tatlı ve yumuşak sesi, kadının içinde bu kızı bağrına basma isteği uyandırsa da rahatını bozmak istemediği için yalnızca saçını okşamaya devam etti.

"Aynen öyle. Kalbi yakışıklı mı yakışıklı bir prensteymiş. Prensin adı da-"

Küçük kız yine sözünü kesti.

"Pavel'miş."

Kadın ışıldayan gözlerini kıza diktiğinde bu masumluğu karşısında kendini suçlu hissetti. Rusya'da oldukları süre boyunca bu kızı bir daha asla geri göndermek istemediğine emindi.

"Pavel'miş tabi." Dedi kadın gülerek. Küçük kızın üzerinde ki örtüyü üşümeyeceğinden emin olacak kadar örttü. Eğer Rusya'da hasta olursa annesi bir daha göndermezdi.

"Sonra Pavel prens bir gün beyaz atıyla çıkagelmiş. Afra'nın babası vermek istememiş tabi ki, kızını ne doktorlar ne mühendisler istermiş, Pavel ise serseriymiş, kızını üzmesinden korkmuş."

"Siyah," diye araya girdi küçük kız. "Siyah at, Pavel abi siyah at sever."

8 yaşındaydı küçük kız. Nasıl tanıyabilirdi bu çocuğu böylesine? Nasıl evi bilebilirdi?

"Peki siyah olsun. Pavel'in kimseden korkusu yokmuş, almış Afra'yı uzaklara gitmişler. Ve sonsuza kadar mutlu mesut yaşamışlar."

Küçük kız masalın sonuna geldiklerini anladığında genişçe esnedi. Ancak eş zamanlı burnuna dolan koku yüzünden bir anda gözleri açıldı ve doğruldu yattığı yerden. Zaten öğle uykusundan nefret ederdi. Şimdi tam sırasıydı.

"Ballı süt!" neşeli sesi duvarlarda yankılanırken kadın gülümsedi ve yüzünü avuçları arasına hapsetti. Bu çocukları kaderin dahi ayıramayacağını biliyordu.

Üzerinde pijamaları vardı küçük kızın. Yalın ayak koşarak odadan çıktığında mutfağın kapısından gizlice içeri baktı. Simsiyah giyinmiş Pavel'i görünce hızlıca odaya geri döndü.

"Leno Teyze, Pavel abi simsiyah giyinmiş. Benim beyaz elbisemi giymem gerek."

İsmini kısaltarak kullandığı bu kadın ona gülerek bakarken küçük kız minik çantasına koşarak içinden elbisesini çıkardı ve pijamalarını bir kenara fırlatarak üzerine elbisesini geçirdi.

"Hazırım Leno teyze, hadi gidelim." Kadın kendine uzanan minik eli tutarak ayağa kalktı. Oğluna Afra'nın uyanmasına sebep olduğu için biraz kızacaktı ancak zaten uyanması için yaptığını biliyordu. Afra bir kere uyuduğunda saatlerce uyanmıyordu ve Pavel, Pavel buna dayanamazdı.

Birlikte mutfağa girdiklerinde Pavel çoktan iki bardak ballı süt yapmıştı. Ada tezgahın yanında ki bar taburesine oturarak ballı sütünü yudumluyor ve elinde ki dijital kamerayla uğraşıyordu.

"Biz geldik." Küçük kızın neşeli sesi etrafı doldurduğunda Pavel bakışlarını kaldırmış küçük kıza dikmişti. Üzerinde ki elbise yüzünden donacaktı. Hiç mi düşünmüyordu?

"Neden uyumadın?" dedi Pavel kızarcasına. Annesi güldü buna karşılık. "Birileri ballı süt yapmış da, karşı koyamıyor." Afra Pavel'in yanına doğru ilerlemişti. Bar taburesine uzanacağı sırada Pavel'in annesi eğildi ve Afra'yı kucağına alarak masaya oturmasını sağladı. Böylelikle anca Pavel'le aynı boyda oluyorlardı.

Pavel uzanarak yanında ki kupayı küçük kıza uzattı. Afra eline geçen sıcak içecekle biraz olsun ısınmıştı. Üşüdüğünü belli etmemeliydi yoksa yine kendi hırkalarından birini zorla giydirirdi.

"Sen üşümüyor musun?" Pavel kahve gözleriyle küçük kızı süzdü. Afra başını iki yana salladı hızla. Bilemezdi Pavel. O kendini bu kadar güzel hissederken bilmemeliydi.

"Sen üşümüyorsan, bende üşümem." Pavel'in eksi 14 derece havada Rusya'da yüzdüğünü biliyordu. Üşümediğini biliyordu ve bunu kullanıyordu. Normalde bu kadar kurnaz bir kız değildi. Pavel'le büyümek onu bu hale getirmişti. Şikayetçi de değildi açıkçası.

"Hasta olursan görürüm ben seni." Dedi Pavel ballı sütünden bir yudum alırken. Afra omuz silkti. "Olmam ki, hem olursam hemen iyileştiriyorsun. Bir şey olmaz."

Yalnızca dört yaş, iki küçük çocuk arasında.

Fark etmeden bir yangın büyütüyorlar göğüs kafesi aralığında.

"İyileştiririm tabi." 12 yaşında bir erkek çocuğu. Papatyalardan taç yapar, annesiyle lunaparka giderdi. Küçük bir çocuk olduğunun bilincindeyken annesinin dizine yatar, babasını kahraman bilirdi.

Afra'nın yanındayken ise, saçları daima özenli ve sesi kalındı. Duruşu dik ve bakışları keskin. Afra'nın her gördüğünde sevdiği yavru kedilerden biri gibi hissetmesini sağlamak adına, etrafa kaplan kesilirdi. Ona kimse göğüs germemişti ya, o emanetine daima gerecekti.

"Akşam erken yatacaksınız o zaman." Dedi kadın bakışlarını oğluyla Afra arasında gezdirirken. Döndüklerinde Anya'dan azar yememek içindi bu çırpınışları. Yoksa sabahlara kadar bu iki küçük çocukla film izleyebilir, sohbet edebilir ve saklambaç oynayabilirdi.

"Ya ama Pavel abi bu gece bana kağıttan çiçek yapmayı öğretecekti." Afra elinde ki ballı sütün soğumasını bekliyordu. Dudaklarını büzmüştü.

"Öyle mi? Hangi çiçekmiş o?" Gülümseyerek oğlu ve Afra'yı süzdü kadın. Oğlunun bir abi olduğunu görmek içini ısıtıyordu. Kendi kanından değildi bu kız çocuğu belki ama kendi canındandı.

"Lityum." Dedi Afra heyecanla. Kadının kahkahası kulaklarına dolduğunda Afra'nın yanakları utançla kızarmış ve Pavel'e dönmüştü hemen. "Lilyum." Diye de düzelmişti Pavel.

"He, lilyum." Afra utangaç bakışlarını karşısında ki ikili arasında gezdirirken Pavel'in nadiren çıkan o gamzesine de şahit olmuştu.

"Pekala, hadi sizin bir fotoğrafınızı çekeyim. Anya merak eder şimdi." Genç kadın oğlunun elinde ki dijital kamerayı kaptı hızla ve karşılarına geçerek birkaç adım geri çekildi.

"Anne," oğlunun itiraz eden sesi kulağına doluyor genç kadının ama umursamıyor. Pavel'de kaderine boyun eğerek ayağa kalkıyor ve masaya yaslanıyor. Afra mutlulukla kameraya gülümsüyor ve ikisinin de yüzüne flaş patlamadan, ne olursa olsun hayatlarının sonuna kadar bir kareye sıkışıp kalacaklarından haberleri olmadan hemen önce, Pavel yüzünde ki ifadeyi bozmadan mırıldanıyor.

"Nenavizhu, kogda ty nazyvayesh' menya bratom."

Pavel'in Rusça konuşmasından nefret eden Afra, Pavel'in "Bana abi demenden nefret ediyorum." Dediğini yıllar boyu anlamıyor.

♠️

"Bu kızın uyanmaya niyeti yok. Bayılıp duruyor zaten. Bıraksak mı kendi haline?" Kulağıma dolan ses başımı daha çok ağrıtıyordu. Duyduğum sesleri zar zor seçebiliyordum ama gözümü açmakta zorlanıyordum.

"Saçmalama oğlum. Açıklama yapmazsak kendine zarar verecek. Delirmediğine şükret."

Pavel.

"Harbiden ya, ben olsam çoktan kafayı yemiştim. Kız iyi dayanıyor. Düşünsene karşı komşun ailenin katili."

Silva'nın sesinden duyduğum şeyler yüzünden kaşlarım çatıldı istemsizce. Yeniden kriz geçirmek istemiyordum. Bu sikik gerçeği devamlı olarak duymak da istemiyordum.

"Saçma sapan konuşmayın. Ne katili. Kimseyi öldürdüğüm falan yok benim." Yine aynı yalanlar kulağıma dolduğunda gözlerimi araladım yavaşça. Devamını birkaç öksürük takip ettiğinde üzerime dönen bakışları hissedebiliyordum.

"Şükür ya, maça geç kalacaktık." Pascal'ın sesini seçebiliyordum. Yattığım yerde doğrulmaya çalıştım. Gözlerimi aralamam da eş zamanlı olmuştu.

"Başlatma maçına." Pavel'in sesi solumdan geldiğinde bakışlarımı ona çevirdim. Burada olmamasını diledim. Rüya görmeyi istedim o anda. Rüya göreyim ve uyandığımda her şey birkaç hafta öncesine dönsün. Bu eve taşınmamayım ve bu ismi hiç duymayayım.

Ailemin benden çok şey gizleme niyeti varmış nihayetinde,

Ben her şeyden habersiz acımı çekip gidebilirdim sessizce.

Düşüncelerim arasında Pavel'le saniyelerdir göz göze olduğumu yeni fark ediyordum.

"İyi misin?" Kahve gözleri tanıştığımızdan beri ilk defa bu kadar can yakıcı geliyordu. İlk defa bu kadar soğuk ve ilk defa bir ölü toprağı.

Bakışlarımı etrafımda gezdirdim. Salondaydım. Bir koltukta oturur haldeydim ve Pavel koltuğun hemen önünde ki sehpaya oturmuştu. Salonun girişinde kapıya yaslanmış bir Pascal ve karşımda ki koltukta bağdaş kurmuş bir Silva'da hemen ardından kadrajıma girdi. Bakışlarım en son yeniden Pavel'e döndü.

"Siktir git bu evden."

Nasıl hala karşıma çıkabiliyordu ki? İyi falan değildim işte, görmüyor muydu? Nasıl iyi olabilirdim ki? 20 yıllık hayatımda ilk kez biriyle arkadaş olabileceğimi düşünmüştüm. Tamam demiştim ona, sana güveniyorum. Ailemi bulmama yardım et demiştim neredeyse. Annesini emanet etmişti bana. Nasıl iyi olabilirdim ki?

"Afra-"

Lafını kestim çünkü sesine tahammülüm yoktu.

"Bir daha söylemeyeceğim. Yüzünü görmek istemiyorum."

Bakışlarımı yere eğmiş, kalkıp gitmesini ve arkadaşlarını da götürmesini bekliyordum. Sonrasında kalkacak ve ılık bir duş aldıktan sonra Alena'nın yanına gidecektim.

"Sen beni dinleyene kadar bir adım dahi atmam. Dinleyeceksin." Bakışları bir ok olup zihnimi dağladı. Zaten düzgün düşünemiyordum. Şimdi her şey karman çormandı.

"Neyini dinleyeceğim ya ben senin? Annemi nasıl öldürdüğünü mü? Öldürürken ne kadar zevk aldığını mı? 15 yaşında bir veletken bile nasıl bir cani olduğunu mu?" Sesim aniden yükselmişti. Hareketlerim sanki benim kontrolüm içinde değildi. Yeniden konuşmak için ağzını açmıştı ki susturdum onu.

"İyi ki sana dair hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Çocukluğumun en kötü anılarının sana ait olduğuna eminim."

Dilimin kemiği yoktu.

Umursamadım çünkü beni buna zorlayan insanların hepsine bir zamanlar merhametim çoktu.

Pavel gözlerini gözlerime dikti. Tek bir an bile çekmedi. En içini görmek istercesine bakıyordu. Gözlerinde ben masumum diye bağıran bir kısmı görmek için can atsa da içimde ki kız çocuğu, durdurdum kendimi.

"Annenin bir örgüte üye olduğunu biliyor muydun?"

Yalancının mumu yatsıya kadar yanar derler, Benim evimi yakan o mum hiç sönmedi.
Yalanlar yalnız kaldığım gece üzerimi örterken,
Üzeri tozlanan sırlar bir yabancıyla çıkageldi.

"Yalan söylüyorsun." Cümleme eşlik eden o gülüşüm de ona inanmak istemediğimin en büyük kanıtıydı. Başını iki yana salladı Pavel korkutucu bir gerçeklikle. İnanmak istemedim ona. Nasıl inanırdım ki bunca şeyden sonra?

"Pavel, yalan söylüyorsan gerçekten sırası değil. Komik bir şaka da değil." Yerimde iyice doğrulmuş, doğrudan gözlerinin içine bakıyordum. "Şaka değil Afra," derin bir nefes alarak biraz daha önce kaydı ve yüzlerimizi yaklaştırmıştı.

Gözlerimin dolduğunu o an fark ediyordum. "Hem de benim üye olduğum örgüte."

İnanamazdım. Karşımda geçmiş bir katile, gözüm kapalı emniyeti kapalı o silahı veremezdim, vermemeliydim. Annem bana yalan söylemezdi ki hem, babam da öyle. Alena bunca yıldır benden gizlemezdi böylesine bir yalanı.

Annemin bilmediğim bir yüzü olamazdı. Bilmediğim bir sevgisi vardı ancak bilmediğim bir yüzü olamazdı.

"Devam et," onun ağzından çıkan her şeyi duymalıydım. Ardından Alena'ya gidecek ve canım pahasına doğruyu söylemesini isteyecektim.

"Aileden miras bir örgüt. Annen kanı gereği örgüte üyeydi. Ama örgüte karşı çıkarak babanla evlendi. Örgütün kırmızı çizgisi, ihanettir Afra."

Sahiden aklım almıyordu. Annem Pavel'in çıkıp dövüştüğü örgüte üyeydi ve öldürülme sebebi babamla evlendirilmesi miydi?

"Babamla evlendiği için annemi mi öldürdün Pavel?"

Zihnimin en karanlık, tozlu köşelerini bile zorluyordum ama oturmayan taşlar vardı. Ailemin sandığım gibi ölmediğini ilk öğrendiğim andan beri gerçek katili bulduğumda nasıl yüzleşeceğimi düşünür dururdum. Şimdi karşımdaydı ve ben ne diyeceğimi bilmiyordum.

"Ben anneni öldürmedim Afra. Bu örgütün dört grubu var. Benim soyumdan biri, benim grubumdan biri birini öldürecekse o mermileri kullanır."

Cinayet silahında parmak izinin olmaması, elinde ki kan lekelerini temize çıkarmaz.

Şimdi istediğin kadar yıka kız çocuğu, annenin sevgisizliği yüreğinden çıkmaz.

"İnanmıyorum sana." Diyebildim sadece. Başka seçeneğim yoktu çünkü. Tek bildiğim kaçış yolu dediklerini yalanlamaktı. Çünkü söyledikleri gerçek olursa, ne yapardım bilmiyordum.

"Maça, Karo, Kupa, Sinek." Diye mırıldandı Pavel. "4 aile, her biri bir grubu temsil eder."

Ne diyordu şu an? Ne anlamam gerekiyordu?

"Her grubun bir simgesi vardır. Bizimki mermiydi. Maça birini öldürecekse 21 Eylül'ü bekler. Sadece annen değil, birçok cesedin otopsi raporunda cinayet silahı, o mermiler."

Bu sikik bilginin içimi rahatlatması mı gerekiyordu? Nasıl bir adama bulaşmıştım böyle? Bu söylediklerinin beni daha çok korkuttuğunu bilmiyor muydu?

"Başka cesetler beni ilgilendirmiyor Pavel. Nasıl inanacağım öldürenin sen olmadığına? Neden senin odandaydı o rapor? Annende o tarihte öldürülmüştü değil mi? Onu da mı maça öldürdü?"

Maça diye bahsettiğim kimdi bilmiyordum bile. Delirecektim sahiden.

"Sen kabul etmek istesen de istemesen de bizim bir geçmişimiz var ve örgüte dair azıcık bilgin olsa, o rapor bende olduğu için şükrederdin. Ve hayır, annem intikam uğruna öldürüldü."

Ellerimi saçlarıma geçirdim sinirle. Kafayı yememe çok az kalmıştı. Ne anlatıyordu hiç anlamıyordum. Bunları bilmek ne işime yarayacaktı ki? Hala onun annemi öldürmediğine emin değildim.

"Annemi kim öldürdü Pavel? Sen değilsen, bunu kim yaptı?"

Omuz silkti sorum üstüne. "İnan bilmiyorum, bilsem haberin olurdu." İnanmalı mıydım ona? Sahiden söyler miydi bilse bana?"

"Anlamıyorum Pavel, anlamıyorum."

Pavel ayağa kalktı derin bir nefes alarak. "Mutfakta senin için yemek var. Ortalığı toparladık. Yemeğini yedikten sonra hazırlan, maça gideceğiz."

Arkasını dönüp kapıya ilerlerken bu kadar sabit fikirli olması sinirimi bozmuştu. Bende ayağa kalktım sinirle. "Emrin olur Pavel, başka ne yapayım? Annemin katili, babamın katili demeyeyim kucak açayım olur mu?"

Pascal'da yaslandığı yerden ayrılıp onun peşinden gidiyordu. Adımları durdu sesimle. "Ben kimseyi öldürmedim Afra ama biraz daha susmazsan harbiden katil olacağım." Elini kısa saçlarına geçirdiğinde ve hemen ardından ellerini beline koyduğunda bende kollarımı önümde birleştirmiştim.

"Ne o? Beni de mi öldüreceksin? Şaşırmam biliyor musun. Çıkarken kapıyı kapatmayı unutma. Maçına falan da gelmiyorum. Sana iyi dövüşler." Mutfağa doğru ilerledim yaptığı yemeği çöpe atmak için. Tabi ki bunu gözünün önünde yapmayacaktım ama içine zehir koyup koymadığını da bilemezdim.

"Gel orda beni alkışla diye çağırmıyorum seni. Örgüt peşinde, seni arıyor. Benim yanımda olduğun anlaşılırsa geri basarlar." Peşimden mutfağa girdiğini gördüğümde gözünün önünde atma fikri cazip gelmeye başlamıştı.

"Hayırdır kuyruk gibi. Hem niye geri basıyorlarmış? Onları da öldürürsün diye mi korkuyorlar?"

Bakışlarım mutfağa değdiğinde gerçekten şok olmuştum. Kaç saattir baygın yatıyordum ki. Her yer tertemizdi.

Ellerimde ve dizlerimde ki sargı bezlerini o an fark ettim. Kesilen yerlerime pansuman yapmışlardı.

"Yemeğini yediğinden emin olmam gerekiyor. Ayrıca damarıma basarlarsa onları ölümden beter edeceğimi biliyorlar. Çok konuşma da ye."

Bakışları ada tezgahın üzerinde ki tavuklu salatayı işaret ettiğinde deli gibi acıktığımı ve en sevdiğim yemeklerden birine karşı koymam gerektiğini fark ediyordum. Cıkladım eş zamanlı.

"Sebep?" diye sorduğunda ona döndüm. Aramızda ki mesafe azdı. Kollarımı yeniden önümde birleştirdim. "İçine zehir falan attıysan, uğraşamam."

Göz devirerek tabağın yanında duran çatalı eline aldı ve büyük bir lokma ağzına attı. Afiyetle çiğnerken canım deli gibi çekiyordu. Birkaç yutkunmadan sonra tabağın yanında duran sudan da birkaç yudum aldı.

"Bardağını değiştirirsin istiyorsan. Tabi bardak bulabilirsen." Alaylı sesinin altında yatan gülüşü yeniden gamzelerini gözler önüne serdiğinde omuz silkmiştim sinirle. "Dengemi bozdun. Ne yapsaydım? Hala inanmıyorum sana."

Deli gibi inanmak istiyorum aslında. Evet katil değilsin, annemi sen öldürmedin diyebilmek istiyorum rahatlıkla. Korkuyorum ama. Buna inanırsam peşinde gelecek olanlara, gözümü karartmak istemiyorum bir anda. Öte yandan ailemin benden yıllardır gizlediği bir sırrı kabul etmek istemiyorum çocukluğum adına. Yapmadılar demek istiyorum çünkü, onlar kıymaz bana.

Tek çocuklarıyım ben onların, ilk göz ağrıları, biricik kız çocukları. Kıymaz onlar bana.

"Her şey tek lafla olsaydı, 10 yıldır çile çekmezdim." Sessiz mırıldanışı, daha çok söylediğinin kendine kalmasını ister gibiydi ama duymuştum işte.

"Yemek için sağ ol. Maç konusuna da bakacağım." Buz gibi sesimi esirgeyemedim. Ben arkamı dönüp yemeğime odaklanırken birkaç saniye sırtımda hissettiğim bakışlar yerini terk etti ve çarpan kapı sesiyle üçünün de gittiğini sanıyordum.

"Maçmış, oldu olacak evimde yatıya çağırayım. 5 dakika önce boğazına yapışmamış gibi."

Bar taburesine oturarak tabağı kendime çektim. Çatalla biraz uğraşırken arkamdan gelen ses yüzünden irkildim. "Haklısın bu arada. Kim olsa aynı tepkiyi verirdi."

Silva.

Sessiz adımları yüzünden konuşana kadar fark etmemiştim onu. "Kusura bakma, onlarla gittin sanıyordum." Dedim bende o karşı koltuğumda yerini alırken.

Omuz silkti. "Önemli değil. Pavel yemeğini yediğinden emin olmam için burada kalmamı söyledi. Bir de gitmeden ellerine ve dizlerine pansuman yapacağız." Bakışlarımı tabaktan çekip yüzüne çıkardığımda sıcacık bir gülümseme fark ettim.

"Çocuk muyum ben? Başıma bakıcı dikmesine gerek yok. Sende böyle şeylerle uğraşma. Ben halledebilirim." Yeniden tabağıma döndüm ama yemedim.

"Aslında bize kıyasla çocuk sayılırsın. 4 yaş az değil kızım sonuçta. Bu arada bende biliyorum halledebileceğini. Ama ben şimdi gidersem Pavel gelir. O gelirse kavga edersiniz. Yanında durayım dedim işte, fena mı ettim?"

Yanımda mı durmak istemişti?

İlkokula başladığım ilk günden beri tek bir arkadaşım bile olmamıştı. Kendimden 20 yaş büyük bir kadını yıllarca arkadaş bilmiştim ve şimdi Silva, yanımda mı durmak istemişti?

Çıkarı neydi?

"Sağ ol. Ama kendini burada durmak zorunda hissetme. Başımın çaresine bakabilirim."

Pavel yerken fazlasıyla canımın çektiği salatadan şimdi zorlukla bir lokma aldım. Silva dediğim şeylere rağmen kocaman gülüyordu. Gerçekten güzel bir kadındı.

"Emin ol o iki davarla saatler geçirmektense seninle kalmayı yeğlerim. Hem seni burada bırakıp gidersem Pavel'in ring de döveceği yeni kişi ben olurum ki, hiç gerek yok."

Bu kadardı işte. Pavel onu burada durması için zorlamasa, evin ziline eli uzanmazdı bile. Biliyordum ki bir daha zorunda kalmadığı sürece adımı dahi kullanmayacaktı. Hayat bazen bildiklerinden vuruyordu insanı. Saf, salak olmayı ne kadar çok istiyordum zaman zaman.

Bir süre aramızda sessizlik hakim olduğunda ben zorlukla salatamdan birkaç çatal almıştım. Silva'da karşımda sessizce şarkı mırıldanıyordu. Tabağımı ona uzattım. "İster misin?" Muhtemelen saatlerdir benimle uğraşıyorlardı. Hem bu tabağı bitirmeden kalkamama izin vereceklerini de sanmıyordum. Bitirmeme yardımcı olabilirdi.

"Sağ ol ama ben vejetaryenim. Tavuk falan benlik değil." Şaşkınlıkla aralandı gözlerim. Beklemiyordum açıkçası. Fiziğinden yemek konusunda seçici olduğu belliydi ancak et yemediğini tahmin etmemiştim. "Bilmiyordum, pardon." Diyerek zorlukla yemeğime devam ettim.

"Önemli değil kız, alnımda yazmıyor sonuçta. Sana afiyet olsun ama bir tık hızlı olmazsan geç kalacağız."

Oflayarak kıpırdandım yerimde. "Gelmeyeceğim Silva. Söylersin."

Nasıl gelebilirdim ki? Nasıl inanabilirdim onun ailemi öldürmediğine? Onun soyundan biri yapmış işte, onun olmadığına nasıl emin olabilirim?

"Arkadaşı olduğu için onu koruduğumu sanabilirsin ama hayır, Pavel'i sattığım çok yer oldu." Silva derin bir nefes aldığında az önce yüzünü saran neşeli gülümsemesi gitmişti şimdi. Buz gibiydi ifadesi.

"Pavel'i 15 yaşından beri tanırım. Tanıştığımızdan beri böyle kapalı kara bir kutu. Ağzını açmaz, kimse bilmez onu. Pascal dahi, bilmesi gerekeni bilir, fazlasını değil."

Ben dikkatle onu izlerken ayağa kalktı ve dolabı açıp içinden bir şişe şarap çıkardı. Kırmadığım tek şey olan şarap kadehlerinden bir tane aldı eline. Ardından devam etti.

"Şimdi örgüte üye diye, birilerini dövüyor diye senin gözünde potansiyel katil. Normal tabi, kimse sana bu yüzden kızamaz. Ama Afra, Pavel'in arkasında kapı gibi durabileceğim tek bir konu var. Diğerleri boyumu aşıyor."

Şaraptan bir yudum aldı ve eski yerine oturdu. "Pavel adamı komalık eder, ölümü diletir ama asla, öldürmez Afra. Özellikle de belli bir geçmişi olanları."

Silva'nin az önce açıkladığı gibi arkadaşını savunduğunu düşünmek istiyordu bir yanım. Çünkü annemin örgüte üye olduğu gerçeğiyle nasıl yüzleşirdim bilmiyordum. Ancak diğer bir yanımda bu yolda yalnızca Pavel'le yürüyebileceğimi söylüyordu.

"Sen biliyor musun? Biz çocukken tanışıyormuşuz. Bu annemi öldürmesinin önünde bir engel mi?"

Silva'nın yalan söyleyeceğini düşünmüyordum çünkü beni ilk görüşünde bile söyledikleri doğruydu.

"Sadece tanıştığınızı biliyorum Afra, ötesini değil. Ama Pavel'in önünde engel olan bu değil. Annesi."

Kaşlarım çatılmıştı duyduğum şeyle. Ve eş zamanlı yüreğim sızlamıştı. Paramparça etmiştim fotoğrafı.

"Kendisinin de söylediği gibi annesi intikam uğruna öldürüldü. Ve çevresinde yaşanan her ölüm Pavel'den bir şeyler götürdü. Şimdi bu kadar sertse, aşılmaz duvarsa zamanında çok toprağı suladığı için. Annesi ölünce yaşadığı şeyleri başkalarına yaşatacak kadar canavar değil Pavel."

Şimdi kapamalı mıydım gözümü? Nefesimi tutmalı ve sırt üstü bırakmalı mıydım kendimi? Birilerinin beni tutacağına ihtimal vermeli miydim? Bu yola yeniden, Pavel'le devam etmeli miydim?

Annesinden kalan son fotoğrafı yırtmıştım. Pişman olmalı mıydım?

"Neden Silva, neden ben her şeyi öğrenene kadar sustu?" Sorumla birlikte Silva'nın yüzünü alaylı bir gülümseme sardı.

"Sen her şeyi bildiğini mi sanıyorsun?"

Pekala, elbette her şey bu kadar değildi. Biliyordum. Ancak bu kadarı bile beni kriz eşiğine getirmişti. Yeterliydi.

"Bildiklerim yeter." Dedim bende cevap olarak. Silva cıkladı.

"Sen Pavel'in kimseyi öldürmeyeceğini bil yeter. Şimdi çık ve giyin. Yaşamak için tek bir sebebin varsa Afra, Pavel'e güvenirsin."

Derin bir nefes alarak ayağa kalktım. Başka şansım sahiden yoktu. Elimde ki en iyi seçenek Pavel'di. Pavel'e güvenmezsem örgüt bir şekilde beni bulacaktı. Neden bilmiyordum ama bulacaktı.

En azından ailemi öldürüp öldürmediğinden emin olana kadar, ona güveniyormuş gibi yapabilirdim.

"Pansumanı hallederim." Diyerek çıktım mutfaktan. Hızlı adımlarla odama ilerledim. Odanın içinde ki banyodan ilk yardım çantasını alarak dizlerimde ki yara bantlarını çıkardım önce.

Dizlerim en son, babamın açtığı kollarına koşarken yere düştüğümde olmuştu. Babam öpmüştü her bir yara bandımı. Şimdi uzakta, çok uzaktaydı. Yaralarım kan kaybından ölümüme sebep olacak hale gelse bile, saracak kimse yoktu.

Ellerimin pansumanını da hallettiğimde üzerimi değiştirdim. Yine, simsiyah giyinmiştim. Siyah giyinmeyi normalde sevmezdim. Annem boğucu olduğunu söyler dururdu. Ama şimdi Pavel'in yanına gidecektim. Onun yanında olduğumu bileceklerdi ve böylesi daha iyiydi.

Odadan çıkmadan önce yatağın yanında ki komodinin üzerinde unuttuğum telefonumu aldım. Silva'nın duymamasına özen göstererek Alena'yı aradım.

8 kere aradım.

Alena hiçbirini açmadı.

Ne yaptığını veya nerede olduğunu bilmiyordum ancak sevdiklerimin benim aramalarımla ilgili büyük bir sıkıntısı vardı. Telefonumu arka cebime atıp çıktım odadan. Makyaj yapmamıştım. Yeşil gözlerim ağlamaktan kızarmıştı. Kumral saçlarım ise karışmıştı birbirine, önemsemedim.

Geldiğimi gören Silva gülümseyerek ayağa kalktı. "Yemeğini bitirmediğin gözümden kaçmadı, merak etme söylemem." Omzunu gülerek benim omzuma vurduğunda bu kez bende gülümsemiştim. Ve bu duygu bana fazlasıyla uzaktı.

Evden çıktığımızda evin hemen önünde ki koyu yeşil araba kadrajıma girdi önce. Pascal arabanın içindeydi ve açık camdan kolunu uzatmıştı. Pavel ise arabanın önündeydi. Kaputa yaslanmış, kollarını önünde birleştirmişti.

"Yemeğini yedi, pansumanı da hallettik. Gidebiliriz." Silva sanki bakıcımmış gibi gıcık bir sesle şaka yaptığında göz devirmiştim eş zamanlı. "Çocuk değilim Pavel, bir daha böyle bir şey yapma."

Arka koltuğun kapısını açarken Silva binmişti çoktan. Pavel'de sürücü koltuğunun kapısına uzanmıştı. "Evde tek kaldığında neler olduğunu gördük. İnsanlar seni senden fazla düşünüyor diye onlara kızmamayı dene bir dahakine."

Ardından kapıyı çarparak bindi. Göz devirerek bende arka koltukta yerimi aldığımda Pavel oldukça hızlı bir şekilde arabayı sürmeye başlamıştı.

Beni düşünmesine ihtiyacım yoktu. Evimi toplamasına, pansuman yapmasına, bana yemek yapmasına gerek yoktu. Gözümde hala bir numaralı şüpheliydi.

Ne yapacağımı, kime sığınacağımı bilmiyordum. Alena hiçbir aramama cevap vermemiş, üstelik mesaj dahi atmamıştı. Ona nasıl her şeyi anlatacağımı bilmiyordum. İçinden çıkılmaz bir hal almıştı her şey.

Araba dakikalar sonra aynı mekanın önünde durduğunda vale dibimizde bitmiş, arabayı almıştı. Hepimiz kimliğimiz dahi sorgulanmadan içeri girdiğimizde bu duruma şaşırmamıştım açıkçası.

Mekan buraya ilk gelişimde olduğu gibi yine kalabalık ve sesliydi. Boğucu havası yüzümü buruşturmama neden oldu. Aynı merdivenlerin önünde geldiğimizde korumalar bu kez bana çıkardıkları zorlukları çıkarmadan, başlarını öne eğerek çıkmamıza izin verdiler. Kadın gülüşlerinin yankılandığı odaların koridorundan geçerek asansörün önüne yaklaştığımıza Pavel cebinden mermileri çıkardı.

Annemin canını alan mermileri.

Gözlerim kaçınılmaz bir şekilde dolduğunda Pavel omzunun üzerinden bana bakmıştı. Hiçbir şey demeden yeniden önüne döndü ve gelen asansöre bindi. Bende peşinden girdiğimde ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.

Bu mermiler onun simgesiydi ve devamlı olarak onu görecektim, biliyordum. Yine de bununla yaşamak istemiyordum. Olay bu kadar tazeyken, gözüme sokmasa olmuyor muydu?

"Arzen'e söyle, kamera sistemini değiştirsinler. Parmak izi koyulsun." Pavel'in sesi arkamdan geldiğinde enseme çarpan nefesi titrememe neden oldu. "Davetsiz misafirlere gerek yok." Dediğinde bana baktığına emindim. Göz devirdim eş zamanlı.

"Maça As emri lazım onun için. Papazlar değiştiremez." Pascal'ın sesi bu kez sessizliği yardığında konuştukları konu kaşlarımı çatmama neden olmuştu. İskambil kartları değil miydi bunlar? Konumuzla ne alakası vardı ki?

"Sikeyim Maça As'ı." Dedi Pavel. Silva kıkırdarken ben anlamaz bakışlarımı Pavel'in camdan kapıda ki yansımasına gönderiyordum. Ardından asansör kapısı açıldı ve yansımada ki bakışlarımız kesildi. Hepimiz indiğimizde Pavel önümüze geçti. Yine fazlasıyla süslü insanların olduğu koridora gireceğimizi sanmıştım ki, Pavel önceki gelişimde fark etmediğim, solumuzda kalan koridora girdi.

Diğerleri de bunu garipsememişti. Belli ki ben yanlış yerden girmiştim önce ki gelişimde. Onları takip ederken burnuma dolan alkol kokusu midemi bulandırdı.

Koridorun yarısında sağımızda kalan kapıyı araladı Pavel. Karşımıza çıkan birkaç merdiveni aştığımızda yeniden bir kapı çıktı karşımıza. O kapı da aralandığında, Pavel'in odasındaydık. Hepimiz içeri girdiğimizde kapanan kapıya baktığımda görünmediğini fark ettim. Gizli bir girişti burası. Duvarla aynı renkteydi.

"Perdeleri aralayın, Pascal sende mermileri ver, bahsi aç. Ben geliyorum." Pavel odanın içinde bulunan dolaptan kıyafetlerini aldığında Silva perdeleri açıyordu. Pascal'da odadan çıkmıştı.

Ne işe yarayacağımı bilemeden oturdum koltuklardan birine. Açılan perdeyle birlikte büyük kalabalık gözler önüne serildiğinde şaşırmıştım açıkçası. Bu daha büyük bir maçtı sanırım.

Bakışlarım kalabalıkta gezinirken kapı iki kere tıklatılıp açıldı. İçeri oldukça uzun, siyah saçları, kahve gözleri olan buğday tenli bir adam girdi. Simsiyah giyinmişti o da ve kısa kollu tişörtünden dövmeleri belli oluyordu. Bakışlarıyla bir süre beni süzdükten sonra gözlerini arkamda ki Silva'ya çevirdi.

"Kuzen bir an hiç gelmeyeceksiniz sandım ya." Diyerek içeri girdi adam. Silva da gülerek ona yaklaştı ve kısa bir sarılma geçti aralarında. Bu adam Silva'nın kuzeni miydi?

"Birkaç aksilik oldu ama geldik işte oğlum. Bahsi de biz açtık." Silva'nın kendinden emin sesi tek kaşımı kaldırmama neden olmuştu. Bahsi açan taraf olmak neden bu kadar önemliydi ki?

Adam bakışlarıyla Silva'ya beni işaret ettiğinde ben onları izliyordum. "Tanıştırmayacak mısın bizi?" dediğinde Silva yeni hatırlamış gibi bana bakmıştı. "Ay akıl mı kaldı? Afra, bu kuzenim Kartal. Kartal bu da Pavel'in karşı komşusu Afra."

Adam uzanıp bana elini uzattığında yüzümde ki beton ifadeyi bozmadan elini sıktım. "Memnun oldum." Demesine karşılık yalnızca başımı salladım. Burada sahiden Pavel'in karşı komşusu diye mi anılıyordum?

"Vay be, konu komşuyu topladığımızı bilmiyordum." Dediğinde bakışlarında ki iğneleyici ifadeyi fark etmiştim. Göz devirmemek için kendimi zor tutmuştum.

"Sadece komşusu olsa gelir miydi sence?" dedi Silva Kartal'ı çimdiklerken.

O an kafama bir şey dank etmişti. Pavel'in odasına gizlice girdiğim gün telefonuna gelen mesaj geldi aklıma. Mesaj Kartal Lazar diye bir adamdı. Buraya çağırmıştı onu. Belli ki bu adam oydu.

"Doğru, manitası mı yoksa?" Kartal'ın sorusuyla kendi tükürüğümde boğulmuştum. Birkaç öksürük odada yankılanırken bir başka ses cevap verdi ona.

"Bu kız sana gelmez." Pavel'in sesi ortama bomba gibi düştüğünde bakışlarım ona döndü. Yine altında yalnızca siyah, parlak şortu vardı. Geniş omuzlarından dökülen dövmeler, loş ışıkta bile belli olurken, kaslarından gözümü almam epey zor olmuştu.

"Hoş geldin, şampiyon. Merak etme yemedik manitanı."

Kartal'ın lafı üzerine Pavel bana yaklaşarak kollarını koltuğun sırtımı yasladığım kısmına dayadı ve eğildi. Çenesi başıma fazlasıyla yakındı. Kartal'ı reddetmek için ağzımı aralayacağım sırada kapı açılınca kelimeler boğazıma dizildi.

"Her şey hazır. 5 dakikaya başlayacak." Pascal içeri bedenini attığında kapı açıldığı için içeri giren rüzgar tenimi titretti. Yeniden Kartal'a yanlış anladığını söylemek için ağzımı açacaktım ki bu kez Pavel kulağıma fısıldadı.

"Böyle bilmesi daha iyi."

Bakışlarımı ona çevirdiğimde yüzü eğildiği için fazlasıyla yakınımdaydı. Nefesi yüzüme çarpacak kadar yakınımdaydı ve ateşten gözleri loş ışıkta bile yakıcıydı. "Kısmetimi kapatıyorsun."

Kartal gerçekten yakışıklı bir adamdı. Elbette onu görür görmez evlenme hayali kurmamıştım ama Pavel'in de inadına gitmek istiyordum.

"Buradan kısmet bulacağına git bir geneleve. Daha hayırlısını bulursun." Dediğinde kıkırdamamak için kendimi zor tuttum. Ona karşı gardımı hemen indiremezdim.

"Öyle mi, o zaman burası kesin benlik. Sorayım katil değilse, bir kahve içerim belki." Hala çok yakınımdaydı. Kalbimin sesinin duyulur hale gelmesinden korkuyordum. Özellikle kokusu bu kadar yakınımdayken sağlıklı düşünemiyordum.

"Sen kahve sevmezsin Afra." Yavaştan gıcık olduğunu hissediyordum. Başkasıyla kahve içme fikrim mi onu delirtiyordu yoksa bu kişinin örgüte üye olması mı emin değildim ancak deli olması hoşuma gidiyordu.

"Tek derdin bu olsun. Ballı süt içerim bende." Gülümseyerek omuz silktiğimde meydan okurcasına tek kaşının havalandığını gördüm. "Benden iyi yapan bulursan getir, elini öpmezsem şerefsizim." İkimizde kısık sesle konuşuyorduk çünkü bu kadar yakınken, düşüncelerini bile duyabilirdim.

Benimde kaşım havalandı alay edercesine. "Kısmetimi kapatmazsan, bulurum." Dedim daha çok damarına basarken. "Huyum kurusun, küçükken de oyuncaklarımı paylaşmayı sevmezdim."

Bozguna uğramış ifademle elimi sinirle omzuna geçireceğim sırada gülümseyerek geriye çekildi ve aramızda ki mesafeye dağlar soktu. Yanağında ki gamze bakışlarımız ayrılmadan hemen önce ben buradayım dercesine kendini belli ettiğinde, onun kazanmasına fazlasıyla sinirlenmiştim.

"E hadi, dövüşmüyor muyuz?" dedi keyfi yerine gelmişçesine. Göz devirdim bu haline. Silva kendini yatağa atmıştı. Pascal yanımda ki koltukta oturuyordu. Kartal ise kapıya yaslanmıştı.

"Bu adam zorlu biliyorsun değil mi? Lazar'lar piyon değiştirdi." Bu ses Kartal'a aitti. Lazar'lar dediği kendi ailesi değil miydi? Neden böyle bahsediyordu ki?

"İki ay önce de Milan'lar piyon değiştirmişti. Barin'leri söylemiyorum bile." Neyden bahsediyorlardı böyle? Fazlasıyla yabancı kalmıştım.

"Bana işlemez." Dediğinde Kartal zorlamanın bir anlamı olmadığını fark ederek başını salladı. Eş zamanlı Pavel'in adı anons edildiğinde kapıya doğru ilerledi. Hepimizin bakışları ondayken, o kapıdan çıkmadan hemen önce bana dönüp göz kırpmayı ihmal etmedi. Piç, deli gibi zevk alıyordu.

Ona göz devirerek önüme döndüğümde büyük camdan merdivenleri inmesini izledim önce. Ardından ringe çıktığında onu bekleyen adamın ateş saçan yüzü gerilmeme neden olmuştu.

Pavel'in ringe çıkmasıyla öylesine büyük bir gürültü kopmuştu ki, buradan bile duyulmuştu. Kartal Pascal'ın yanında dikilmeye başladığında kaçamak bakışlarını üzerimde hissediyordum. Silva'da ayaklanmış, yaslandığım yere dirseklerini yaslamıştı.

"Papazı ikna etmeye çalıştım ama olmadı. Bu adamı aylardır köpek gibi çalıştırıyorlar." Kartal'ın endişeli sesi sessizliği böldüğünde, kendi ailesinden birinin Pavel'e karşı kaybetmesini istemesine anlam verememiştim.

"İşlemez." Dedi Pascal kendinden emin bir sesle. Silva'da onu onaylayan bir mırıltı çıkardığında gerginliğim yediğim bütün salatayı kusma isteği uyandırıyordu içimde.

Adam o kadar hırslıydı ki durmadan hamleler yapıyordu Pavel'e. Durmadan vurmaya çalışıyordu. Pavel ise kolay hareketlerle ondan kaçıyordu. Üstelik yüzünde ki duvardan ifade bile karşısında ki adamı dövmek için yeterliydi.

Adam sonunda Pavel'e bir yumruk atmayı başarmıştı. Tam kaşına gelen yumrukla Pavel'in şakağından süzülen kan yüreğimi ağzıma getirmişti. Huzursuzlukla kıpırdandım yerimde.

Pavel bu anı bekliyormuş gibi adamın üzerine öyle bir atıldı ki, adamın öleceğinden korkmaya başlamıştım şimdi de. "Pezevenk ya, iyice kudurmadan dalmıyor adama."

Kartal keyifli bir sesle mırıldandığında Pascal'ın da suratında ki zafer gülümsemesi içimi rahatlatmıştı.

Birkaç yumruğun ardından beklenmedik bir şey oldu. Adam Pavel'in altındayken, kolayca dönerek Pavel'i altına aldı. Pascal sinirle ayağa fırladığında Silva sesli bir küfür savurdu.

Adam yumruklarını kaldırmıştı ki Pavel dirseğini adamın burnuna geçirerek dengesini kaybetmesine neden oldu. Havada asılı kalan yumruğu tutarak adamı yeniden altına aldığında yumruklarını yüzüne indirmesini bekledim ancak Pavel ayağa kalktı.

Adam yerde burnunu tutarak kıvranıyordu. Pavel birkaç saniye etrafını taradı çatık kaşlarla. Bir şey mi olmuştu?

"Sikeyim, ne yapıyor?" Pascal sinirden camı yumruklayacak hale gelmişti. Adam acıyla kıvranırken yerden kalkmaya çalıştığı sırada Pavel'in bakışları biraz ötede, bizim içinde olduğumuz gibi bir cam odaya takıldı.

Adam yerinden kalkarak Pavel'in üzerine atıldığı sırada bu manzarayı görmek istemeyerek bakışlarının daldığı yere baktım.

Güven kanlı bir mızrak ve tam göğsümde,
Ailen var sanıyordun değil mi? Hayır kız çocuğu, tek başınasın sende.

Çünkü Alena, biraz ötemde, bir başka cam odanın içerisinde ve bakışları üzerimde. Şimdi istediğim kadar kaçsam da yakalanacağım, hayatım bir katilin kanlı ellerinde.

Güvenmeyi ölü toprağı bildim, ailem yokmuş benimde.