8. bölüm · LEKE

8. Bölüm

Melisa Ülkü

(Günümüz 2022)

4 Temmuz akşamı, saat sekize yaklaşırken polis merkezinin üçüncü katındaki toplantı odasında ağır ve gerilimli bir hava hâkimdi. Odanın ışıkları bilinçli olarak loş bırakılmış, masanın üzerinde dağılmış dosyalar, açık bir dizüstü bilgisayar ve kumarhanenin detaylı krokisinin bulunduğu büyük bir harita yerleştirilmişti. Damla masanın başında oturuyor, ellerini birbirine kenetlemiş halde düşünceli bir şekilde haritaya bakıyordu, dışarıdan sakin görünse de zihni çoktan operasyonun içine girmişti. Yiğit ise duvara yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirmiş şekilde dosyayı inceliyor, bakışları detayların üzerinde gezinirken her ihtimali hesaplıyordu. Karşılarında oturan Metin Amir ise her zamanki gibi sert ve otoriter duruşunu koruyor, gözlerini ikisinden de ayırmadan konuşmaya hazırlanıyordu.

Damla sessizliği bozarak kaşlarını hafifçe kaldırdı ve “Kumarhane operasyonu bu kadar büyükse neden bizim ekibe verildi?” diye sordu, sesinde merak kadar temkin de vardı. Metin Amir gözlerini doğrudan ona dikerek kısa bir an durdu, ardından net ve keskin bir tonla konuşmaya başladı ve bu işin sızdırılamayacak kadar hassas olduğunu söyledi. Merkezde herkesin kimlerle bağlantılı olduğunun bilinmediğini, içeride köstebek olma ihtimalinin yüksek olduğunu vurguladı ve güvenebileceği az sayıda insan kaldığını ekledi. Yiğit başını kaldırarak araya girdi ve diğer ekiplerin durumunu sorduğunda Metin Amir hiç tereddüt etmeden “Hayır” diyerek operasyonun tamamen gizli yürütüleceğini belirtti. O anda odadaki hava biraz daha ağırlaşmış, bu görevin ne kadar riskli olduğu daha net hissedilmeye başlamıştı.

Metin Amir dosyayı açarak kumarhanenin sadece bir eğlence mekânı olmadığını, şehrin en büyük kara para aklama noktalarından biri olduğunu söyledi ve içeride Vahit Kara’nın bulunduğunu ekledi. Damla bu ismi duyduğunda bakışlarını keskinleştirdi çünkü bu adamı daha önce defalarca duymuş, organize suç dünyasında ne kadar tehlikeli biri olduğunu öğrenmişti. Metin Amir konuşmasına devam ederek ellerinde Vahit’i içeri alacak kadar güçlü kanıt olmadığını ama onu hata yapmaya zorlayabileceklerini söyledi. Bunun için içeri girip güven kazanmaları, onun sistemine dahilmiş gibi davranmaları gerektiğini vurguladı. Yiğit bunun ne kadar tehlikeli olduğunu fark ederek “Fark edilirsek?” diye sorduğunda Metin Amir gözlerini kısmadan tek bir cümleyle cevap verdi: “Çıkamazsınız.”

Damla haritaya bakmayı bırakıp başını kaldırdı ve nasıl bir kimlikle içeri gireceklerini sorduğunda Metin Amir sandalyesinde hafifçe geriye yaslandı ve onları artık polis değil, bahis dünyasında büyük oynayan bir çift olarak tanımladı. Yiğit bu role karşı hafif bir tepki vererek “Çift mi?” diye sorduğunda Metin Amir bunu detaylandırdı ve Damla’nın dikkat çekeceğini, Yiğit’in ise onu yöneten ve koruyan adam olacağını söyledi. Damla bu planın içinde çok fazla değişken olduğunu belirterek içeride destek olup olmayacağını sordu, ancak aldığı cevap beklendiği gibi olumsuzdu. Bu, operasyonun tamamen izole olacağı anlamına geliyordu ve en küçük hatanın ölümcül sonuçlar doğurabileceği gerçeğini açıkça ortaya koyuyordu. Metin Amir son kez ikisine bakarak bu işi yapıp yapamayacaklarını sorduğunda, Damla ve Yiğit aynı anda kararlı bir şekilde “Elbette” diyerek cevap verdi.

Toplantıdan çıktıktan sonra koridorda yürürlerken aralarında kısa ama anlamlı bir sessizlik oluştu ve bu sessizlik aslında yaklaşan tehlikenin ağırlığını taşıyordu. Yiğit hafifçe Damla’ya bakarak “Büyük oynayan bir çift… sana uyuyor,” dediğinde Damla dudaklarının kenarında küçük bir gülümsemeyle karşılık verdi ve bu rolün asıl onun için zor olacağını söyledi. Yiğit başını hafifçe eğerek onun fazla cesur olduğunu dile getirirken Damla gözlerini ona çevirip onu tanıdığını, kendisini koruyacağını bildiğini söyledi. Yiğit kısa bir an duraksadı, ardından bakışlarını kaçırarak “Bunu bana bırak,” diye mırıldandı ve yürümeye devam etti. İkisi de biliyordu ki bu görev sadece bir operasyon değildi, aynı zamanda birbirlerine ne kadar güvendiklerinin de bir sınavıydı.

Gece çöktüğünde şehrin ışıkları altında kumarhane adeta altın gibi parlıyordu ve kapının önünde duran siyah takım elbiseli korumalar içeri giren herkesi dikkatle süzüyordu. Damla ve Yiğit birlikte ilerlerken adımları kararlıydı ama içlerinde yükselen gerginlik tamamen kaybolmuş değildi. Yiğit son kez Damla’ya dönerek fark edilmesi durumunda geri çekilip çekilmeyeceğini sorduğunda Damla hafif bir gülümsemeyle onun endişesini fark ettiğini belli etti. Ancak bu işin bir oyun olmadığını ikisi de biliyordu ve bu yüzden konuşmalar kısa, net ve keskin kalıyordu. Kapıya ulaştıklarında Damla davetiyeyi zarif bir hareketle uzattı ve gözlerini korumadan kaçırmadan kontrol edilmesini bekledi. Kısa bir telsiz konuşmasının ardından kapılar açıldı ve ikisi birlikte içeri adım attı.

İçeri girdiklerinde ağır bir sigara dumanı, para ve güç kokusu onları karşıladı ve salonun ortasında kurulan büyük poker masası dikkatlerini çekti. Masanın başında oturan Vahit Kara, kendinden emin duruşuyla etrafındaki herkesi kontrol altında tutan bir adam gibi görünüyordu. Damla omuzlarını dikleştirerek yürüdü ve masaya doğru ilerlerken Vahit’in bakışlarının üzerlerinde olduğunu açıkça hissediyordu. Tanışma faslı kısa sürdü, isimler söylendi ve roller yerleşti, artık oyun başlamıştı. Damla ilk hamlelerden itibaren dikkat çekmeyi başarmış, Vahit’in ilgisini üzerine çekmişti. Ancak bu ilgi, aynı zamanda tehlikenin de başlangıcıydı.

Oyun ilerledikçe masadaki gerilim arttı ve kartlar kadar bakışlar da konuşmaya başladı, çünkü burada oynanan şey sadece poker değildi. Damla her hamlesini kontrollü yapıyor, her kelimesini ölçerek konuşuyordu, çünkü en küçük hata her şeyi bitirebilirdi. Vahit bir noktada eğilip ona gerçekten sadece oyun için gelip gelmediğini sorduğunda Damla hiç tereddüt etmeden gözlerinin içine bakarak cevap verdi. Ardından en kritik hamleyi yaparak tüm çiplerini masaya sürdü ve onu açıkça meydan okumaya zorladı. Masadaki herkes nefesini tutmuştu çünkü bu sadece bir bahis değil, güç gösterisiydi. Kartlar açıldığında Damla kazanmıştı ama asıl mesele bu değildi, mesele Vahit’in kaybetmiş olmasıydı.

Vahit sigarasını yaktığında yüzündeki ifade değişmişti ve artık sadece bir oyuncu değil, şüphelenen bir avcı gibi bakıyordu. Birkaç saniyelik sessizliğin ardından parmaklarıyla hafif bir işaret verdi ve bu küçük hareket ortamın tamamen değişmesine yetti. Etraflarındaki adamlar yavaşça ayağa kalktı, henüz silahlar çekilmemişti ama herkes bunun sadece saniyeler meselesi olduğunu anlamıştı. Yiğit başını hafifçe eğerek Damla’ya “Başlıyoruz” dediğinde Damla’nın gözleri keskinleşti ve o an artık rol değil, gerçek başladı. İlk saldırı arkadan geldi ama Damla bunu önceden sezmiş gibi hareket etti, gelen adamın bileğini yakalayıp ters çevirdi ve dirseğiyle boğazına sert bir darbe indirerek onu anında etkisiz hale getirdi. Ardından ikinci adam üzerine atladığında geri çekilmek yerine onun momentumunu kullanarak diz kapağına sert bir tekme attı ve yere düşürüp ensesine indirdiği darbe ile bayılttı.

O sırada Yiğit de iki adamla aynı anda mücadele ediyordu, yumrukları bloke ediyor, hızlı ve sert karşılıklar veriyordu ama sayı giderek artıyordu. Damla bunu fark ettiği anda hızlandı ve üçüncü adam silahını çekmeye çalışırken masayı tekmeleyerek devirdi, silahın yönünü değiştirdi ve çıkan kurşunun boşa gitmesini sağladı. Adamın kolunu yakalayıp ani bir hareketle döndürdü ve silahı diğer adama doğrultarak tetiği çekmesine neden oldu, kurşun doğrudan diğer adamın omzuna saplandı. Artık kontrol tamamen Damla’nın eline geçmişti çünkü sadece dövüşmüyor, yönlendiriyordu ve bu onu diğerlerinden ayırıyordu. Gelen her saldırıyı savuşturmakla kalmıyor, rakiplerini birbirine karşı kullanıyordu.

Bir adam doğrudan ateş etmek üzereyken Damla yana kaydı, adamın kolunu yukarı doğru iterek silahın yönünü değiştirdi ve arkasındaki adamı vurmasını sağladı. Yiğit de aynı anda bir adamı öne doğru iterek diğerinin ateş hattına soktu ve iki adam birbirini vurdu, ortam tamamen kaosa dönmüştü ama bu kaos onların kontrolündeydi. Damla son hamlede bir adamı omzundan yakalayıp döndürerek diğerinin üzerine fırlattı ve ikisini birden yere serdi. Artık yerde yatan adamlar, dağılan masa ve barut kokusu vardı, ama Damla’nın nefesi bile hızlanmamıştı. Bu bir kavga değildi, bu kusursuz bir koordinasyondu ve Yiğit ile aralarındaki uyum neredeyse refleks haline gelmişti.

Tam o anda kapılar sert bir şekilde açıldı ve operasyon ekibi içeri daldı, ancak iş çoktan bitmişti çünkü içeride kontrol artık tamamen sağlanmıştı. Vahit Kara donmuş gibi duruyor, olanları anlamaya çalışıyordu ama artık çok geçti. Damla ona doğru yürüyüp silahını doğrulttuğunda sesinde en ufak bir titreme yoktu, sadece kesinlik vardı. Yiğit yanına geldiğinde Metin Amir de içeri girdi ve ortamı tek bakışta analiz etti. Vahit kelepçelenirken Damla derin bir nefes aldı, bu operasyon tamamlanmıştı ama içindeki gerilim hâlâ tamamen dağılmamıştı. Çünkü ikisi de biliyordu ki bu sadece bir başlangıçtı ve daha büyük oyunlar onları bekliyordu.

1hafta sonra

Ozan, park ettiği yere döndüğünde gözlerine inanamadı çünkü arabası yerinde yoktu ve bu durum bir anlığına zihninde boşluk yarattı. Kaşlarını çatıp etrafına bakındı, belki yanlış bir yere park ettiğini düşündü ama birkaç saniye içinde bunun imkânsız olduğunu fark etti çünkü burası kesinlikle bıraktığı yerdi. İçinden küfür edercesine nefesini verdi, günün yorgunluğu zaten omuzlarına çökmüşken şimdi bir de bununla uğraşmak zorunda kalmak sinirini iyice bozmuştu. Telefonunu çıkarıp otopark çekicisini aradığında aslında cevabı çoktan tahmin ediyordu ama yine de küçük bir ihtimalle farklı bir şey duymayı bekledi. Beklediği gibi olmadı ve aracının yanlış park nedeniyle çekildiğini öğrendiğinde gözlerini devirdi, telefonu kapatırken kendine kızmadan edemedi.

Derin bir nefes aldıktan sonra cebindeki bozuk paraları yokladı ve en yakın minibüs durağına doğru yürümeye başladı çünkü başka seçeneği yoktu. Gökyüzü gri bulutlarla kaplanmıştı, yağmurun kokusu havaya sinmişti ama henüz tek bir damla bile düşmemişti ve bu bekleyiş bile insanın içini huzursuz ediyordu. Ozan başını kaldırıp gökyüzüne baktığında içindeki karmaşa kısa bir anlığına durulmuş gibi oldu, sanki dışarıdaki hava onun iç dünyasını yansıtıyordu. Minibüsün gecikmesi canını sıksa da bunu belli etmedi, sadece sessizce bekledi. Nihayet minibüs durağa yanaştığında fazla düşünmeden içeri adım attı.

İçeri girdiği anda gözleri refleksle etrafı taradı ve en arkaya yakın, sağ taraftaki cam kenarında oturan kişiyi fark ettiğinde kısa bir an duraksadı çünkü o kişi Nilperi’ydi. Ama Nilperi onun farkında bile değildi, başını hafifçe yana eğmiş, derin bir uykunun içinde kaybolmuş gibiydi. Ozan birkaç saniye olduğu yerde kaldı, bakışları istemsizce onun yüzüne kaydı ve onu ilk kez bu kadar savunmasız gördüğünü fark etti. Her zamanki o enerjik, meydan okuyan hali yoktu, yerine sakin ve masum bir ifade gelmişti. Bu görüntü, Ozan’ın beklemediği bir etki yarattı ve onu yerinden kıpırdatmadan birkaç saniye daha izlemek zorunda bıraktı.

Minibüs hareket etmeye başladığında Nilperi’nin başı sarsıntıyla önce sağa sonra sola düşmeye başladı ama o hâlâ uykusunun derinliğindeydi ve bunun farkında değildi. Ozan, bu anı izlerken gözlerini ondan ayıramadı ve bir süre sonra karar verip karşı koltuk yerine onun yanına geçti. Oturduğu anda Nilperi’nin başı doğrudan omzuna düştü ve Ozan refleksle nefesini tuttu çünkü bu kadar yakın olmak beklediği bir şey değildi. Ne yapacağını bilemedi ama onu uyandırmak da istemedi, bu yüzden kıpırdamadan oturduğu yerde kaldı. Nilperi’nin nefesi hafifçe yakasına çarpıyor, bu yakınlık Ozan’ın alışık olmadığı bir his bırakıyordu ve garip bir şekilde bundan rahatsız olmak yerine bu anın içinde kalmayı seçti.

Minibüs ilerlerken Ozan gözlerini camdan dışarı çevirdi ve o sırada yağmur nihayet başlamıştı, damlalar sokak lambalarının ışığında ağır ağır süzülüyordu. İçerideki sessizlikle dışarıdaki yağmurun sesi birbirine karışırken, an sanki normalden daha uzun sürüyormuş gibi hissettirdi. Tam o sırada Nilperi hafifçe kıpırdandı ve uyanmaya başladı, bu hareket Ozan’ın içindeki huzuru bir anda bozdu. Eğer gözlerini açarsa ve onu bu kadar yakın görürse ne olacağını düşündü ve bu ihtimal anında reflekslerini harekete geçirdi. Hızla minibüsten inmek üzere olan bir adamın çantasından gazeteyi çekip aldı ve yüzünü tamamen kapatacak şekilde kaldırdı.

Nilperi gözlerini araladığında hâlâ uykunun etkisindeydi ve bir an nerede olduğunu anlamaya çalıştıktan sonra başını kaldırdı. Yanındaki kişiye bakmak istediğinde karşısında sadece bir gazete gördü ve bu durum onu kısa süreli bir şaşkınlığa sürükledi. Hızla toparlanarak dikleşti ve hafifçe başını eğerek “Kusura bakmayın” dedi, sesinde uykunun verdiği mahcubiyet vardı. Ozan hiçbir şey söylemedi, sadece sessiz kaldı ve gazetenin arkasında kalmaya devam etti. Bu sessizlik Nilperi’ye garip gelse de üzerine fazla düşünmedi ve ineceği durağa geldiğinde hazırlanmak için yerinden kıpırdandı.

İnmek için yer istediğinde Ozan ayağa kalkmak yerine sadece bacaklarını kenara çekti ve bu küçük detay Nilperi’nin dikkatini çekti çünkü çoğu insan böyle yapmazdı. Bu yüzden istemsizce tekrar ona baktı ama hâlâ yüzünü göremediği için içindeki o tuhaf his daha da büyüdü. İçinde açıklayamadığı bir tanıdıklık hissi vardı ama bunu mantıklı bir yere oturtamıyordu. Minibüsten indiğinde yağmur artık şiddetini artırmıştı ve damlalar yüzüne çarparken o hâlâ az önce yaşadığı şeyi düşünüyordu. İçinde bir şeyler yerine oturmuyordu ama ne olduğunu da tam olarak bilmiyordu.

Minibüs uzaklaşırken Ozan gazeteyi yavaşça aşağı indirdi ve derin bir nefes aldı, fark edilmemişti ve bu onu garip bir şekilde rahatlatmıştı. Nilperi onu görmemiş, o anın farkına varmamıştı ve bu durum Ozan’ın içinde tuhaf bir memnuniyet yarattı. Onu bu kadar yakından görmüş olmak bile başlı başına yeterliydi ve bunu onun bilmemesi, bu anı daha farklı bir yere koyuyordu. Camdan dışarı baktığında yağmurun hızlandığını gördü ama aklında hâlâ az önceki an vardı. Ve fark etmeden, bu küçük karşılaşma zihninde düşündüğünden daha büyük bir yer kaplamaya başlamıştı.

Nilperi ise yağmurun altında yürürken hâlâ minibüste yaşadığı o garip hissi üzerinden atamamıştı çünkü bu his sıradan bir tesadüften fazlası gibi geliyordu. Yüzünü görmemişti ama hareketleri, sessizliği ve özellikle o küçük detaylar fazlasıyla tanıdıktı ve bu onu rahatsız ediyordu. Kendine bunun basit bir durum olduğunu söylemeye çalıştı ama içindeki his bunu kabul etmiyordu. Sanki bir şeyleri kaçırmış, fark edemediği bir detayı atlamış gibiydi. Ve en garibi, bu hissin ona hiç yabancı olmamasıydı.

Ozan minibüste oturmaya devam ederken gözlerini kapatıp kısa bir an düşündü ve ardından başını koltuğa yasladı çünkü fark etmediğini bilmek ona tuhaf bir rahatlık vermişti. Ama bu rahatlık, içinde başka bir şeyin de başladığını inkâr edemiyordu. Bu sadece bir karşılaşma değildi ve ikisi de bunun henüz farkında değildi. Minibüs ilerlemeye devam ederken şehir ışıkları camdan akıp gidiyordu. Ve o an, ikisinin de hayatında küçük ama önemli bir kırılma noktası sessizce yaşanmıştı.

Akşamın serinliği yavaş yavaş çökerken apartmanın önünden geçen arabaların sesi azalmış, yerini hafif bir rüzgârın uğultusuna bırakmıştı. Nilperi elinde çay bardağıyla balkona çıktığında yüzünde günün yorgunluğunu taşıyan bir ifade vardı. Saçlarını gelişigüzel toplamış, üzerine ince bir hırka almıştı ama belli ki asıl amacı biraz kafa dağıtmaktı. Sandalyeye oturup ayaklarını uzattı, çayından bir yudum aldı ve derin bir nefes verdi. Tam o sırada karşı balkondan gelen sandalye sesiyle başını kaldırdı.

Ozan da balkona yeni çıkmıştı, elinde kahve kupası vardı ve her zamanki gibi sessiz, ölçülü bir hali vardı. İkisi bir an göz göze geldi, o kısa an gereğinden fazla uzun sürdü. Nilperi gözlerini hafifçe kıstı, sonra dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme oluştu. “Komşuluk hakkı diye bir şey var biliyorsunuz,” dedi, sesi hafif alaycıydı. Ozan kaşlarını kaldırdı. “Selam vermem mi gerekiyordu?” diye sordu. Nilperi omuz silkti. “Yani… insanlık ölmemiştir diye umuyorum.”

Ozan başını hafifçe eğdi. “İyi akşamlar o zaman,” dedi sakince. Nilperi hemen karşılık verdi. “Hah, bakın bu oldu.” Ardından çayından bir yudum daha aldı ve onu süzmeye devam etti. Ozan ise kahvesini yudumlarken bir süre konuşmadı ama gitmeye de niyetli görünmüyordu. Bu sessizlik birkaç saniye sürdü ama garip bir şekilde rahatsız edici değildi.

Nilperi dayanamadı. “Siz hep böyle misiniz?” dedi. Ozan bakışlarını ona çevirdi. “Nasıl?” Nilperi hafifçe başını yana eğdi. “Yani… insanı merakta bırakan, iki kelimeyle konuşan tiplerden.” Ozan kısa bir nefes verdi. “Gereksiz konuşmayı sevmem,” dedi. Nilperi hemen atladı. “Eyvah, o zaman ben sizin için tam bir kabusum.”

Ozan’ın dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. “Fark ettim,” dedi. Nilperi bu cevaba hafifçe güldü, sonra sandalyesinde biraz daha rahat bir pozisyona geçti. “Ama kabul edin, bazen konuşmak iyidir,” dedi. Ozan omuz silkti. “Doğru kişiyleyse evet.” Bu cümle Nilperi’nin kısa bir an durmasına neden oldu ama hemen toparladı. “Şanslısınız o zaman,” dedi. “Ben bayağı konuşurum.”

Sohbet bu noktadan sonra yavaş yavaş akmaya başladı. Nilperi gününden bahsetti, spor salonundan, kurslardan ve “inat ettiğim şeyi bırakmam” huyundan. Ozan ise daha az konuşuyor ama dikkatle dinliyordu, arada kısa ama yerinde cümlelerle katılıyordu. Nilperi bir noktada durup ona baktı. “Siz aslında konuşabiliyormuşsunuz,” dedi. Ozan kaşlarını kaldırdı. “Şaşırdın mı?” Nilperi gülümseyerek başını salladı. “Biraz.”

Rüzgâr hafifçe esiyor, balkonlardaki perdeler dalgalanıyordu. Nilperi çayından bir yudum alıp korkuluğa yaslandı. “Biliyor musunuz,” dedi, “ilk başta sizi hiç sevmemiştim.” Ozan hiç tepki vermeden baktı. “Şimdi?” diye sordu. Nilperi kısa bir an düşündü, sonra dudaklarını büktü. “Şimdi de çok sevdiğim söylenemez… ama idare ediyorsunuz.” Ozan bu sefer hafifçe güldü. “Büyük gelişme,” dedi.

Saatler ilerledikçe konuşma derinleşti. Konular değişti, bazen ciddileşti, bazen tekrar hafifledi. Nilperi’nin enerjisi hiç düşmüyordu, Ozan ise onun aksine daha sakin ama dikkatliydi. Ama bu zıtlık, konuşmayı garip bir şekilde dengeliyordu. Arada kısa sessizlikler oluyordu ama bu sessizlikler bile rahatsız etmiyordu, aksine konuşmanın doğal bir parçası gibi geliyordu.

Bir ara Nilperi gökyüzüne baktı. “Geceyi seviyorum,” dedi. Ozan da başını kaldırdı. “Sessiz olduğu için mi?” diye sordu. Nilperi başını salladı. “Yok… insanlar sustuğu için.” Ozan ona baktı, bu cümleyi düşündü ama yorum yapmadı. Sadece hafifçe başını salladı.

Zamanın nasıl geçtiğini fark etmediler. Balkon ışıkları hâlâ yanıyordu ama sokak iyice sakinleşmişti. Nilperi bir an durdu, Ozan’a baktı. “Bu kadar uzun konuşacağımızı düşünmezdim,” dedi. Ozan da ona baktı. “Ben de,” dedi kısa bir şekilde. Ama bu kısa cümlede bile farklı bir ton vardı.

Nilperi ayağa kalkmadan önce bir an daha durdu. “Yarın da balkonda mısınız?” diye sordu, sanki çok da önemli değilmiş gibi. Ozan kısa bir an düşündü. “Olabilirim,” dedi. Nilperi gülümsedi. “O zaman belki yine konuşuruz.” Sonra içeri doğru yöneldi ama kapıya gelmeden önce dönüp ekledi: “Ama bu sefer ben başlatmam, haberiniz olsun.”

Ozan bu sefer açıkça gülümsedi. “Gerek kalmaz,” dedi. Nilperi içeri girerken hafifçe başını salladı. Ozan ise balkonda birkaç dakika daha kaldı, kahvesinden son yudumu aldı ve karşı balkona baktı. Işık hâlâ yanıyordu. Ve ilk kez, o balkon boş görünmüyordu.