7. bölüm · LEKE

7.Bölüm

Melisa Ülkü

Eda’nın geçirdiği kazadan sonra geçen iki haftada Damla, Nilperi kimliği altında yaşadığı apartmana hiç gitmemişti. Bu süre boyunca Eda’nın yanından bir an bile ayrılmamış, hastane ve ev arasında mekik dokumuştu. Bu durum, Ozan’ın dikkatinden kaçmamıştı. Başta umursamaz gibi davransa da, günler geçtikçe içinde büyüyen o belirsiz merak yerini huzursuzluğa bırakmıştı.

Sonunda dayanamadı. Alt katta yaşayan Ceyhun’un kapısını çaldı. Ceyhun kapıyı açtığında Ozan’ı görünce hafifçe şaşırdı ama belli etmedi.

“Nilperi’yi soracaktım,” dedi Ozan doğrudan. “Bir süredir ortalıkta yok.”

Ceyhun kısa bir duraksamanın ardından başını salladı. “Yakın arkadaşı Eda Kaya kaza geçirdi. Ağırdı biraz. Nilperi de onunla ilgilenmek için orada kalıyor. İki haftadır yanından ayrılmadı.”

Ozan’ın bakışları kısa bir an değişti. “Adres?” diye sordu.

Ceyhun, ona adresi verdi. Ozan teşekkür bile etmeden arkasını döndü ve gitti. Ama adımlarındaki o kararlılık, aslında meraktan fazlası olduğunu belli ediyordu.

Akşam, Damla ve Eda evde sessiz bir akşam geçiriyordu. Ela okuldaydı, evde sadece ikisi vardı. Eda mutfakta bir şeyler hazırlarken Damla salonda bir dosyanın üzerine eğilmişti. Evdeki sessizlik, son iki haftanın yorgunluğunu taşıyordu.

Tam o anda kapı zili çaldı.

Eda, elindekileri bırakıp kapıya doğru yürüdü. “Kim olabilir?” diye mırıldandı kendi kendine.

Kapıyı açtığında karşısında Ozan’ı gördü.

Adamın duruşunda tarif edilemeyen bir gerginlik vardı. Gözleri direkt içeriye bakıyordu. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir ifade oluştu.

“Nilperi burada mı?” diye sordu doğrudan.

Eda onu birkaç saniye süzdü. Bu adamı tanıyordu… karakolda görmüştü. Ama şu anki haliyle daha farklıydı. Kapıyı biraz daha araladı.

“Evet,” dedi sakin bir sesle. “İçeride.”

Ozan içeri adım attığı anda Damla kapının açıldığını fark etti ve başını kaldırdı.

Göz göze geldiler.

O an zaman sanki birkaç saniyeliğine durdu.

Damla’nın bakışları mesafeli, kontrollü ve soğuktu. Ozan kısa bir tereddüt yaşadı ama hemen toparlandı.

“Merhaba Nilperi,” dedi. “Konuşmamız gerekiyor.”

Damla gözlerini hafifçe kıstı. Derin bir nefes aldı… ve hiç beklenmeyen bir şey yaptı.

Kapıyı Ozan’ın yüzüne kapattı.

Eda bir an ne olduğunu anlayamadı. “Damla… ne yapıyorsun?” diye fısıldadı.

Damla başını ona çevirdi. Gözlerinde sert bir ifade vardı. “Sen ne yapıyorsun?” dedi alçak ama keskin bir sesle. “Bizi nasıl bulduğunu düşünüyorsun?”

Eda hızlıca toparlandı, salondaki bazı belgeleri toplamaya başladı. “Sakin ol,” dedi. “Dikkat çekmemeliyiz.”

Damla derin bir nefes aldı. Kendini toparladı. Sonra kapıya yürüdü ve tekrar açtı.

Ozan hâlâ oradaydı.

Bu sefer yüzünde şaşkınlıkla karışık bir kararlılık vardı.

Damla gözlerini ondan ayırmadan konuştu. “Kapıyı yüzüne kapattığım için kusura bakma.”

Ozan başını hafifçe eğdi. “Sorun değil,” dedi. “Sadece… konuşmak istiyorum.”

Damla onu birkaç saniye daha inceledi. Ardından kapıyı tamamen açtı ve geri çekildi.

“İçeri gel,” dedi. “Konuşalım.”

Ozan içeri adım attı.

Evdeki hava bir anda ağırlaşmıştı.

Tam o sırada kapı zili tekrar çaldı.

Eda hızla ayağa kalktı. “Ben bakarım,” dedi ve kapıya yöneldi.

Kapıyı açtığında karşısında Yiğit vardı.

Gözleri anında daraldı.

“Sen…” dedi, hafifçe sorgulayıcı bir tonla. “Karakolda Damla’yı ziyarete geldiğimde gördüğüm adamsın.”

Yiğit hafifçe gülümsedi ama o gülümseme sıcak değildi. “Sana da merhaba, Eda,” dedi. “İçeri alacak mısın, yoksa kapıda mı konuşacağız?”

Eda kısa bir an tereddüt etti. İçeride Ozan vardı. Damla vardı. Ve şimdi Yiğit de gelmişti.

Bu… iyiye işaret değildi.

Damla kapıya doğru geldiğinde gözleri Yiğit’le buluştu. Kaşları hafifçe çatıldı.

“Ne istiyorsun, Yiğit?” dedi direkt.

Yiğit’in yüzünde belirsiz bir ifade belirdi. “Sadece konuşmak,” dedi. “Ama sanırım yanlış zamana denk geldim.”

Damla bakışlarını ondan ayırmadı. “Evet,” dedi. “Yanlış zaman. Belki de yanlış yer.”

İçeriden Ozan’ın sesi duyuldu. “Damla? Kim geldi?”

Damla, kapının eşiğinde dururken gözlerini hâlâ Yiğit’ten ayırmadı.

“Yanlış zamanda, yanlış yerde olan biri,” diye mırıldandı.

Yiğit hafifçe gülümsedi. “O zaman doğru zamanın ne zaman olduğunu sen söyleyeceksin.”

Ve o an, üçü arasında görünmeyen bir gerilim oluştu.

Sessizlik… havada asılı kaldı.

Salonda Ozan ve Yiğit karşılıklı oturmuşlardı. Ozan dik, kontrollü ve sakin bir duruş sergiliyordu; ellerini dizlerinin üzerine koymuş, yüzüne nötr bir ifade yerleştirmişti. Yiğit ise hafifçe geriye yaslanmış, kollarını göğsünde kavuşturmuş, başını az da olsa yana eğmişti. İkisi de ilk konuşmayı kimin yapacağını bekler gibi birbirlerini süzüyordu. Damla ve Eda içeri girdiklerinde kendilerini bu sessiz düellonun tam ortasında bulmuş gibi hissettiler.

Ve sonunda sessizliği Ozan bozdu. Sesi sakindi ama içinde belirgin bir merak vardı. “Bu gece buraya gelmenin senin için özel bir anlamı var mı?”

Yiğit kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Soruna bağlı,” dedi. “Senin için özel bir anlamı var mı?”

Ozan bakışlarını ondan ayırmadan kısa bir nefes aldı. “Sadece beklenmedik bir tesadüf gibi geldi.”

Yiğit omuz silkti, dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme vardı. “Polis olarak beklenmedik olaylarla karşılaşmaya alışığım.”

Ozan başını hafifçe yana eğdi. “Bunu tahmin edebilirdim.”

Yiğit, Ozan’ın cümlesinde bir şey arıyormuş gibi kaşlarını çattı. “Bana sorarsan tesadüf diye bir şey yoktur.”

Ozan hafifçe başını salladı, sesine ince bir alay karıştı. “Buna inanıyor musun?”

Yiğit doğrudan onun gözlerinin içine baktı. “İnsanların yolları genellikle bilinçli ya da bilinçsiz seçimlerle kesişir.”

Ozan bir an Damla’ya baktı ama hemen toparlandı. “Öyle diyorsan.”

Damla başını hafifçe iki yana sallayıp ellerini kucağında birleştirdi. Gözlerini devirmemek için kendini zor tutarak, “Tamam çocuklar,” dedi. “Şu enerjiyi bir tık aşağı çekebilir miyiz?”

Eda sessizce izliyordu ama içindeki konuşma isteği kabardı. Ortamdaki tuhaf gerilimi dağıtmak için hiçbir mantıklı sebep yokken, “Ee… nasılsınız?” diye sordu.

Ozan gözlerini ona çevirdi. “İyiyim,” dedi kısa ve net.

Yiğit başını hafifçe salladı. “Aynen, fena değil.”

Damla gözlerini kırpıştırdı. “Gayet iyi.”

Ama sessizlik, sanki her şeyi içine çekip geri bıraktı.

Eda boğazını hafifçe temizledi. “Daha daha nasılsınız?”

Ozan bir kaşını kaldırdı. “Aynı.”

Yiğit dudaklarını hafifçe bükerek, “Hâlâ iyiyiz,” dedi.

Damla derin bir nefes aldı. “Değişen bir şey yok.”

Ama sessizlik yine çöktü.

Eda bu sefer yüzüne yapmacık bir gülümseme yerleştirerek üçüncü kez sordu. “Peki… daha daha nasılsınız?”

Aynı anda üç farklı ses yükseldi:

“YETER.”

Eda gözlerini kırpıştırdı, başını geri çekti. “Tamam, tamam… denemeden bilemezdim.”

Bu kez sessizlik gerçekten rahatsız ediciydi. Eda aniden ayağa kalktı. “Ben çay yapmaya gidiyorum,” dedi ve gözleriyle Damla’ya “Gel benimle” diye işaret etti.

Damla hafif bir iç çekişle ayağa kalktı. “Evet, sanırım sıcak bir şeyler iyi gelir,” dedi ve mutfağa yöneldi.

Tam arkasını dönmüşken Ozan ve Yiğit’in yeniden konuşmaya başladığını duydu.

“Bak, ben sadece—”

“Asıl mesele şu ki—”

Damla derin bir nefes aldı, omuzlarını gerdi ve arkasını dönüp net bir tonla uyardı. “Sakın.”

Ozan ve Yiğit, Damla’nın soğukkanlı ama kesin sesini duyar duymaz sustular.

Eda ise bu duruma gülmemek için dudaklarını ısırdı ve Damla’yla birlikte mutfağa geçti.

Damla içeri girerken hafifçe başını eğdi. “Bunlar gerçekten çocuk gibi,” diye fısıldadı.

Eda gülümseyerek başını salladı. “Kesinlikle… ama eğlenceliler.”

Çaydanlığın kaynama sesi mutfağı doldururken Damla tezgâha yaslandı ve derin bir nefes aldı. Eda hâlâ onu izliyordu, yüzündeki hafif gülümseme ortamın garipliğinden keyif alıyormuş gibiydi.

“Şimdi soruyorum,” dedi Eda, bardağa çayı doldururken. “İkisi de burada, birlikte. Bu senin için bir problem mi?”

Damla kaşlarını hafifçe çattı. “Seslerini çıkarmazlarsa hayır.”

Eda kıkırdadı. “Gerçek soruya gelirsek… Ozan burada. Belli ki seninle konuşmak istiyor. Ama onun bilmediği şey, senin burada olma sebebinin zaten o olması. Sence bir gün gerçeği öğrenirse ne yapacak?”

Damla bir an durdu. Ellerini sıkıca birbirine kenetledi.

Ozan gerçeği öğrenirse ne yapacaktı?

Onun için Nilperi Gültekin’di.

Ozan için sadece yeni taşınan komşusuydu.

Biraz gizemli, biraz mesafeli… ama ilgisini çeken biri.

Ama gerçekte? Nilperi diye biri yoktu. Damla vardı.

Ve Damla bir polisti.

Üstelik Ozan’ın haberi olmadan onun hayatına girmiş, onu etkilemeye çalışmış, manipüle etmek için aynı apartmana taşınmıştı. Çünkü Ozan, Necmi’ye giden en kısa yoldu.

Necmi…

Ozan’ın manevi abisi. Onun için güvenilir bir figür.

Ama Damla için? Karanlığın kendisi.

Eda’nın sesi düşüncelerini böldü. “Bence sen bu durumu fazla ciddiye alıyorsun.”

Damla kaşlarını çattı. “Fazla mı? Eda, ben Ozan’ı kandırıyorum.”

Eda omuz silkti. “Belki. Ama bu onun için kötü bir şey olmak zorunda değil.”

Damla başını hafifçe kaldırdı. “Gerçeği öğrendiğinde bana nasıl bakacağını düşündün mü?”

Eda bir an sustu. Çayı dudaklarına götürdü ama içmeden durdu. “Bence bunu düşünmek için erken,” dedi. “Ama bu kadar rahatsızsan… neden hâlâ buradasın?”

Damla cevap vermedi. Çünkü bilmiyordu.

Eda tepsiyi işaret etti. “Hadi, götürelim.”

Damla başını salladı, tepsiyi aldı ve mutfağın kapısını açtı.

Salona döndüğünde Ozan ve Yiğit’in yine sessiz bir meydan okuma içinde olduklarını gördü.

Yine.

Damla içini çekti. “Sakın.”

İkisi de aynı anda ona döndü.

Ozan’ın yüzü ifadesizdi ama gözleri doluydu. Yiğit ise belli belirsiz gülümsedi ama sustu.

Damla gözlerini kapatıp açtı. “Gerçekten çocuk gibisiniz.”

Eda yanlarından geçerken kıkırdadı. “Onlar çocuk, biz bakıcılarız.”

Damla Ozan’ın yanından geçerken onun kendisine baktığını hissetti.

Ama neyi görüyordu?

Nilperi’yi mi…

Yoksa sakladığı Damla’yı mı?

Damla sessizce oturdu, çayından bir yudum aldı.

Ve tek düşündüğü şey şuydu:

Bu oyun uzarsa… içinden sağ çıkamayacaktı.