3. bölüm · LEKE

3. BÖLÜM

Melisa Ülkü

Soğuk bir kış sabahıydı. Gökyüzü gri bulutlarla kaplıydı ve ince ince yağan kar, sokakları sessizliğe gömmüştü. Yetimhanenin büyük demir kapısının önüne, kalın bir battaniyeye sarılmış küçücük bir bebek bırakılmıştı. Henüz dünyayı tanıyacak kadar bile yaşamamıştı, ama hayat onu daha ilk gününden yalnızlıkla tanıştırmıştı. Ağlamıyordu. Belki de ağlayacak gücü yoktu ya da bu dünyaya sessiz gelmeyi seçmişti. Küçücük yüzü soğuktan kızarmış, nefesi neredeyse fark edilmeyecek kadar hafiflemişti.

Yetimhanenin müdürü Gülsüm Hanım, her zamanki gibi sabahın erken saatlerinde uyanmış, çocukların kahvaltısını hazırlamak için kapıya yönelmişti. Kapıyı açtığında önce neye baktığını anlayamadı. Kapının önünde duran o küçük paketi fark ettiğinde bir an duraksadı, ardından yavaşça eğilip battaniyeyi araladı. Gördüğü manzara karşısında kalbi sıkıştı. Soğuktan kızarmış minicik bir yüz, kapalı gözler ve savunmasız bir beden... Hiçbir not yoktu. Hiçbir isim, hiçbir iz, hiçbir açıklama yoktu. Sadece terk edilmiş bir hayat vardı.

Gülsüm Hanım derin bir nefes aldı, gözleri doldu ama kendini toparladı. O bebeği yavaşça kucağına aldı ve içeri taşırken fısıldadı: "Merak etme, artık yalnız değilsin." O an belki de farkında değildi ama o cümle, o bebeğin hayatındaki ilk güven duygusuydu.

O günden sonra onun adı Damla oldu. Çünkü hayatına gözyaşlarıyla başlamıştı, ama her damla içinde bir umut da taşırdı.

Damla'nın hayatı, yetimhaneye geldikten sadece üç gün sonra bir kez daha değişti. Çocuk sahibi olamayan, otuzlu yaşlarının ortasında bir çift, uzun süren hayal kırıklıklarının ardından bir çocuğa yuva olmaya karar vererek yetimhaneye gelmişti. Onlar için bu sadece bir ziyaret değildi, hayatlarının eksik parçasını bulma umuduydu. Kadın, beşiğin başına eğildiğinde Damla gözlerini açtı. Küçücük eli, kadının parmağına tutunduğunda o an her şey sessizce karara bağlandı. Kadın gözlerini eşine çevirdi ve hiç tereddüt etmeden "Bu bizim kızımız olacak" dedi.

Damla artık yalnız değildi. Ona "anne" ve "baba" diyeceği insanlar vardı.

Yeni ailesiyle geçirdiği yıllar, hayatının en huzurlu dönemiydi. Sevildiği bir evde büyüdü. Sabahları kahkahalarla uyanıyor, akşamları sevgiyle uykuya dalıyordu. İlk adımı, ilk kelimesi, ilk düşüşü... Hepsi izlenmiş, önemsenmiş ve sevgiyle karşılanmıştı. Çizdiği resimlerde hep mutlu aile tabloları vardı. Çünkü o, mutluluğun ne olduğunu biliyordu.

Ama hayat, her zaman aynı kalmazdı.

O talihsiz gün geldiğinde Damla sadece sekiz yaşındaydı. Ailesi şehir dışına çıkmıştı. O gün kendini iyi hissetmediği için evde kalmıştı. Babası kapıdan çıkarken gülümseyerek "Sana sevdiğin çikolatadan alacağız" demişti. Annesi saçlarını okşamış, "Biraz dinlen, döndüğümüzde birlikte yemek yeriz" diye fısıldamıştı. Damla başını sallamıştı. O an bunun bir veda olduğunu bilmiyordu.

Ama o kapı bir daha aynı şekilde açılmadı.

Saatler geçti, telefon çalmadı. İçini açıklayamadığı bir huzursuzluk kapladı. Kapı çaldığında kalbi hızlandı. Açtığında karşısında iki polis memuru vardı. Ve o an, hayatı bir kez daha parçalandı.

Ailesi trafik kazasında hayatını kaybetmişti.

Damla ikinci kez yalnız kalmıştı.

Yetimhaneye geri döndüğünde, artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Bu sefer sadece bir çocuk değildi, kaybetmeyi bilen biriydi. Uzun süre konuşmadı. Pencereden dışarıyı izledi. Birinin gelip onu tekrar alacağını düşündü. Ama kimse gelmedi.

Tam o sırada hayatına Eda girdi. Onun gibi kırılmış ama farklı bir şekilde yaralanmış bir çocuktu. Eda'nın ailesi hayattaydı ama onu istememişlerdi. Buna rağmen içindeki ışığı kaybetmemişti. Bir gün Damla'nın yanına oturup hiç susmadan konuşmaya başladı. Günler geçti, haftalar geçti... ve sonunda Damla gülümsedi. O an, iki yalnız insan birbirine bağlandı. Artık sadece arkadaş değillerdi. Kardeştiler.

Yıllar geçtikçe Damla'nın içinde büyüyen bir şey vardı: öfke. Ama bu öfke kontrolsüz değildi. Sessizdi. Derindi. Ve yön arıyordu. Bu yönü ona gösteren kişi Eren oldu. Yetimhaneye sık sık gelen bir komiserdi. Çocuklarla ilgilenir, onları dinlerdi ama Damla'ya baktığında farklı bir şey görüyordu. Bir gün onun karşısına geçti ve sakince sordu: "Hayat sana adil davranmadı, peki sen buna nasıl karşılık vereceksin? Adaleti sağlamak için mi savaşacaksın, yoksa öfkeye mi yenileceksin?"

Damla o gün karar verdi.

Polis olacaktı.

Liseye geldiğinde ise Damla artık tamamen farklı birine dönüşmüştü. Kurallara uymayan, sorgulayan ve kendi doğrularına göre yaşayan biriydi. Okul yönetimi için bir problemdi. Sürekli devamsızlık yapıyor, derslere geç giriyor ama yine de başarısız olmuyordu. Çünkü o, sistemi değil kendini takip ediyordu.

Bir gün müdürün odasına çağrıldığında, karşısında sabrını kaybetmiş bir otorite vardı. Müdür sert bir şekilde konuşmuş, kurallardan bahsetmiş, disiplin cezası vermişti. Damla ise her zamanki gibi umursamaz bir tavırla dinlemişti. Ama müdürün söylediği son cümle, her şeyi değiştirdi: "Senin gibi biri hiçbir zaman bir şey başaramayacak."

Damla kapının önünde durdu, yavaşça döndü ve o ikonik gülümsemesiyle sadece şunu söyledi: "Göreceğiz."

Ve gerçekten gösterdi.

Polis akademisine girdiğinde en yüksek puanlardan birini aldı. Akademide kısa sürede dikkat çekti. Çünkü Damla kuralları ezberleyen değil, gerektiğinde kırabilen biriydi. Sahaya çıktığında bunu herkes gördü. İlk operasyonunda emir beklemeden içeri dalmış, riski almış ve operasyonun sonucunu değiştirmişti. Tepki çekti ama aynı zamanda saygı kazandı.

Zamanla sıradan bir polis olmaktan çıktı. Daha tehlikeli, daha karmaşık işlerin içine girdi. Ve bir gün Eren onun karşısına bir dosyayla geldi. "Ajan olmak ister misin?" diye sordu.

Damla dosyaya baktı. Risk vardı. Tehlike vardı. Ama en önemlisi, sınır vardı. Ve Damla sınırları severdi.

Gülümsedi ve "Ne zaman başlıyoruz?" dedi.

O an, Damla'nın hikâyesi gerçekten başladı.

Damla ajanlık teklifini kabul ettiği andan itibaren, hayatı geri dönüşü olmayan bir yola girmişti. Artık kimliği sadece bir polis memuru olmakla sınırlı değildi. O, gerektiğinde başka biri olabilecek, başka hayatlara girebilecek ve o hayatların içinde kaybolmadan görevini tamamlayabilecek biri olmalıydı. Bu, sadece fiziksel değil, zihinsel olarak da güçlü olmayı gerektiriyordu. Ve Damla, hayatı boyunca en çok bu konuda eğitilmişti; kaybetmemek için değil, kaybetse bile ayakta kalabilmek için.

Eren onun bu yönünü herkesten iyi biliyordu. Bu yüzden ilk görevlerini seçerken onu zorlayacak ama kırmayacak dosyalar verdi. Küçük çaplı sızmalar, gözlem görevleri, kısa süreli kimlik değişimleri... Damla her görevde biraz daha keskinleşti. İnsanları okumayı öğrendi, yalan söylemeyi değil, yalanın içinde yaşamayı öğrendi. Bir noktadan sonra hangi yüzün gerçek, hangisinin rol olduğunu ayırt etmek zorlaştı. Ama Damla hiçbir zaman kendini tamamen kaybetmedi. Çünkü içinde sabit kalan tek şey vardı: kontrol.

Yıllar geçtikçe adı teşkilat içinde daha sık anılmaya başladı. Zor görevler için çağrılan, riskli operasyonlarda öne sürülen bir isim olmuştu. Ama bu yükselişin bedeli vardı. Normal bir hayatı yoktu. Arkadaşlıkları yüzeyseldi, ilişkileri geçiciydi. Çünkü Damla kimseye kendisini tam olarak açmazdı. Açtığı her kapının bir gün kapanacağını çok küçük yaşta öğrenmişti.

Bu süreçte hayatına anlam katan tek şeylerden biri Eda'ydı. Aralarındaki bağ yıllar geçse de değişmemişti. Eda, Damla'nın içinde kalan o az sayıdaki yumuşak parçayı temsil ediyordu. Ne kadar sertleşirse sertleşsin, Eda'nın yanında biraz daha insan kalabiliyordu. Ama bu bağ bile zaman zaman sınanıyordu. Çünkü Damla'nın hayatı sıradan değildi ve bu, etrafındaki herkesi etkiliyordu.

Bir gün hastanede Eren ve Esma'nın yeni doğan kızları Ela'yı kucağına aldığında, Damla'nın içinde uzun zamandır hissetmediği bir şey kıpırdadı. Küçük bir bebeğin parmakları onun eline tutunduğunda, geçmişten gelen bir boşluk hafifçe sızladı. O an fark etti; insan ne kadar güçlü olursa olsun, bazı eksiklikler hep içinde kalıyordu. Ela'ya bakarken gözleri yumuşamıştı ama bu yumuşama sadece birkaç saniye sürdü. Çünkü Damla duygularını uzun süre açıkta bırakmazdı.

Yine de o gün içinden sessiz bir söz verdi. Bu çocuk asla yalnız kalmayacaktı.

Zaman ilerledikçe görevler daha da zorlaştı. Artık sadece bilgi toplamak değil, suçun içine girmek gerekiyordu. Damla'nın en büyük avantajı, insanların onu hafife almasıydı. Genç bir kadın olması, birçok kapıyı beklenmedik şekilde açıyordu. Ama bu avantaj, aynı zamanda büyük bir riskti. Çünkü karşısındaki insanlar sıradan değildi.

İşte tam bu noktada, hayatının en tehlikeli görevi önüne konuldu.

Ozan Koper.

Adı bile teşkilatta fısıltıyla anılıyordu. Soğuk, mesafeli, kontrolcü ve tehlikeli bir adamdı. Hakkında kesinleşmiş suçlar yoktu ama herkes onun karanlık bir geçmişi olduğunu biliyordu. En büyük problem ise şuydu: ona ulaşmak neredeyse imkânsızdı. Kimseyle bağ kurmuyor, kimseyi hayatına almıyor ve kimseye güvenmiyordu.

Bu yüzden plan basitti ama riskliydi.

Damla, onun hayatına girecekti.

Ama Damla olarak değil.

Nilperi Gültekin olarak.

Bu görev, diğerlerinden farklıydı. Çünkü bu sadece bir operasyon değildi. Bu, bir kimliğin tamamen silinip yerine yenisinin yazılması demekti. Damla artık sadece rol yapmayacaktı. Nilperi olacaktı. Onun gibi düşünecek, onun gibi davranacak, onun gibi yaşayacaktı.

Ve en tehlikeli kısmı şuydu: Ozan'ın güvenini kazanmak için ona yaklaşmak zorundaydı.

Belki de... ona kendini sevdirmek.

Damla dosyayı kapattığında yüzünde her zamanki sakin ifade vardı ama içten içe bu görevin farklı olduğunu hissediyordu. Bu sefer mesele sadece yakalanmamak değildi. Bu sefer mesele, kendi içinde kaybolmamaktı.

Çünkü bazı roller vardır, insan onları oynarken fark etmeden o role dönüşür.

Ve Damla, ilk kez bu ihtimali ciddiye aldı.

Ama yine de geri adım atmadı.

Çünkü o, her zaman en zor yolu seçerdi.

Ve bu yol, onu doğrudan Ozan'ın karşısına götürecekti.

Damla 25 yaşında , tam bir Oğlak burcu,