4. bölüm / 9
LAVİN3
Bölümler 9Şu an: 3
- 1 GİRİŞ389 kelime
- 2 11.927 kelime
- 3 22.676 kelime
- 4 32.676 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 42.184 kelime
- 6 53.688 kelime
- 7 63.769 kelime
- 8 72.979 kelime
- 9 84.132 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Her şeyden biraz kalır diyordu hayat.
Kavanozda biraz kahve, kutuda birkaç sigara, insanda biraz acı.
-Turgut Uyar.
****************************
İnsanı en çok yiyip bitiren anlardan birisi “Acaba o gün o olaylar yaşanmasaydı şuan hayatım nasıl olurdu” düşüncesidir. O gün ailem öldürülmeseydi ben böyle birine dönüşür müydüm?
Tabi ki hayır.
Böyle birine dönüşmek ister miydim? Yine kocaman bir hayır.
Hayatınız uzun süre yüksek tempoda ilerlediğinde yaşınız kaç olursa olsun dinlenmek istiyordunuz. Bende tam olarak onu yaşıyorum. Tek derdim okul ve iş hayatım olsun istiyorum. Arkadaşlarla çıkışta ne yapacağımızı konuşmak istiyorum. En önemlisi içimden geldiği gibi davranmak istiyorum. Duygularımı bastırmak zorunda kalmak hatta bunun için yıllarca terapi görmek benim için oldukça zordu.
Emniyet kemerimi taktıktan sonra aynadan Bengisu’yla göz göze geldim. Korku dolu gözleri üzerimde dolaşıyordu. Aynı şekilde Ekin’inde. Ben ise 1 saat önceki gergin halimden sıyrılmıştım.
Evet. O adamın yanına gidiyorum.
Ekin’in telefonundan konum yollamıştı ve orada beni bekliyordu. Attığı konum bir restorantı gösteriyordu. En azından yalnız olmayacaktık.
Üçümüzün arasında oluşan saçma sapan sessizliği kesmek için radyoyu açtım. Yabancı bir şarkı çalarken gözümü yoldan ayırmıyordum. İçimde garip bir heyecan vardı. Neden bilmiyorum ama saatler önceki korkum yoktu yerine sanki uzun zamandır görmediğim birini görecek olmamın heyecanı vardı. Bu çok saçmaydı.
Eğer tahmin ettiğim kişiyse, onu sadece bir kere gördüm ve bu şekilde heyecanlanıyor olmam aşırı mantıksız.
“Lavin” dedi Ekin. “Bak yüzüncü kez söylüyorum. Bunu yapmak zorunda değilsin.” Camı açıp derince içime hava çektim.
“Bende yüzüncü kez cevap veriyorum yapmak zorundayım. O adam her kimse hakkımda çok fazla şey biliyor Ekin. Attığı fotoğrafı görmedin mi? O fotoğraf bende bile yok.”
Bize konumun atmadan önce Ekine bir fotoğraf göndermişti. Ailemin fotoğrafını. Annem, babam ve babamın kucağındaki bebek ben. Böyle bir fotoğraf ne bende ne de amcamda yoktu. Bu adam her kim ise gerçekten büyük bir kayaya toslamak üzereydi.
“Tamam haklısın ama bu hala bir tuzak olabilir Lavin. Mantıksız düşünüyorsun.” Aynadan kısaca Bengisuya bakıp önüme döndüm. Tuzak olabilirdi ama beni nasıl tuzağına çekeceğini çok iyi biliyordu.
Bende safım zaten tuzağa yakalanmaya can atıyordum.
“İnan umurumda değil. Ama içimden bir ses öyle olmadığını söylüyor. Ben hislerimde kolay kolay yanılmam biliyorsunuz. Bu işin içinde çok başka şeyler var.”
Arabayı yavaşça geldiğimiz restorantın önüne park ettim. İçeri girene kadar kısa sürem vardı ve etrafı aklıma kazımalıydım.
İki katlı, bembeyaz bir bina. Binanın girişinde kocaman iki tane kolon ve her iki kolonun önünde duran siyah takım elbiseli adamlar. Binanın önü oldukça geniş bir bahçeydi. Ağaçlar ve güzelce budanmış çalılıklar vardı her yerde.
Arabadan inip gözlerimi kapının önündeki adamlara diktim. Aralarından bir tanesi önünü ilikleyip bana doğru yaklaştı.
“Hoşgeldiniz efendim. Patron sizi içeride bekliyor. Buyurun lütfen.” Oldukça kibar olan bu adam görünüşünün aksine güler yüzle konuşmuştu benimle.
Ona hiçbir şey söylemeden Bengisu ve Ekinle yürüyordum ki diğer adam bir adım bize doğru geldi.
“Yalnızca siz hanımefendi. Patron sizi içeride bekliyor. Yalnız olarak.” Al işte. Biliyordum böyle olacağını.
“ORDAN BAKINCA BEY’E BENZER HALİM Mİ VAR?” Bengisu’nun adeta cırlamasıyla iki adam da ona döndü şaşkınlıkla.
“Hayır efendim estağfurullah.” Dedi birisi. İkisi de birbirine çok benziyordu.
“Ne demek hayır. Az önce resmen bana beyefendi muamelesi yaptınız farkında mısınız? Utanın kendinizden. Bende size hanımefendi muamelesi yapacağım.” Bengisu’nun taramalı gibi saydığı cümlelere adamlar şaşkınlıkla bakıyorlardı.
“Hayır biz sadece sizin içeri gelemeyeceğinizi söylemek istemiştik.” Adamlar inanılmaz mahcup gözüküyorlardı. Ekin ise bizden tamamen ayrı etrafı inceliyordu.
“Özür dilemezseniz kendimi buraya zincirlerim. Çabuk özür dileyip bana da hanımefendi diyeceksiniz.” Bengisu’nun bu hallerine gülmemek için zor duruyordum. Gerildiği zaman içinden bambaşka biri çıkıyordu.
Normal zamanda olsa asla ağzını açmayacağı bir durum ancak gerginlikten kendini kontrol edemiyordu.
“Özür dileriz hanımefendi. Lütfen affedin bizi. Bir daha asla böyle bir durum yaşanmayacak.” Adamlar elleri ve başları önde özür diliyorlardı resmen.
Allah’ım tek bir anım normal geçsin ya lütfen.
“Tamam. Girelim artık içeriye.” Ekinle Bengisuya son kez bakıp kapıya yöneldim. Tabii ki de buraya öyle boş beleş gelmemiştik.
Adamlardan biri bana eşlik ederken diğeri kapıda kalmaya devam etmişti. Binanın içi loş ışıklarla aydınlanıyordu. Sanırım görünenin aksine burası restoran falan değil. Ne bir insan, ne bir garson ne de bir çalışan vardı.
Koridoru aştıktan sonra aşağı inen merdivenler gözüktü.
“Buradan sonrasını kendiniz gideceksiniz.” Dedi yanımdaki adam. Kafamı sallayarak aşağı doğru inmeye başladım.
Hani bu korku filmlerinde hep yanlış karar verip ilk ölen salak vardır ya. Heh işte o salak benim. Teşekkürler.
Kıvrımlı merdivenleri bitirdiğimde tam karşımda kocaman bomboş bir alan vardı. Önümde birkaç basamaklı merdiven daha olduğu için hafifçe yukarıdan bakıyordum alana.
Loş sarı ışıkları her tarafı aydınlatıyordu. Salonun sağ tarafında iki kişilik bir yemek masası vardı. Yemek masasının solunda yani salonun tam orta yerinde ise kocaman bir piyano duruyordu.
“Sonunda gelebildin.”
Piyanonun arkasından gelen tanıdık sesle bakışlarım o yöne döndü. O’ydu. Her ne kadar önceden maskeyle görmüş olsamda tanımıştım işte. O’ydu. Onun sesi, onun bakışları ve ortama yaydığı o kendine çeken enerjisi.
“Çok mu beklettim?” dedim.
Korkmuyordum. Ancak içim içime sığmıyordu şuanda. Heyecanlıydım.
“Evet ama bir önemi yok. İstediğin kadar beklerim.” Yavaş yavaş bana doğru adımlıyordu. Ben ise o birkaç basamaklı merdivenin başında bekliyordum. Ne olursa olsun bu adam benim için tehlike oluşturuyordu ve temkinsiz davranamazdım. Elimle çaktırmadan ceketimin iç tarafına sakladığım silahımı yokladım. Ne olur ne olmaz.
“Kusura bakma. Anca hazırlanabildim.” Dudakları iki yana kıvrılırken merdivenlerin önünde durdu. Bakışları ve duruşu çok tanıdıktı şuan. Balo gecesine ışınlanmış gibiydim. Sol elini yavaşça bana doğru uzattı.
“Hoş geldin Lavinia. Teşekkür ederim beni kırmayıp geldiğin için.” Gözleri o kadar yoğun bakıyordu ki o balo gecesinde yaşadığım duyguların kat ve kat fazlasını yaşıyordum şuan. Gözlerimi gözlerinden ayırmadan indim birkaç basamağı. Sağ elimi kaldırıp avucunun içine bıraktım tıpkı o geceki gibi.
Alayla gülüp kafamı sola yatırdım.
“Beni buraya gelmeye mecbur bıraktın. Ne kırmasından bahsediyorsun?” dikkatle inceledim yüzünün her bir santimini. Koyu kahve dağınık ama bir o kadar da düzgün duran saçları, keskin çene hatları ve kirli sakalı, kahve gözleri ve sağ gözünün yan tarafında kalan dikiş izi.
Bu adam feci şekilde yakışıklı ve dar gömleğinden anladığım kadarıyla kaslı falandı.
“Ben mecbur bırakmam güzel Lavinia. Tercih sunarım ve sen kendi tercihinle buraya geldin. Gelmeyebilirdin.” Yoğun bakan bakışlarının yanında oldukça rahat konuşuyordu. Acaba ben dışarıdan nasıl gözüküyordum? Kesin dibim düşmüş gibi bakıyorumdur adama.
Bu hep böyle haklı haklı konuşup benim canımı mı sıkacak?
“Sadede gelmeni istiyorum.” Dedim sert bir sesle. Bu sefer o başını sol tarafa doğru yatırdı.
“Daha yeni geldin. Bir şeyler içelim. Konuşacağımız şeyler çok uzun.” Dedi ve cevap vermemi beklemeden yemek masasına doğru yürütmeye başladı.
Elimi sıkı sıkı tutuyordu. O geceki gibi sıcak ve yumuşak eli benim her zaman soğuk olan elimi sarıp sarmalamıştı.
Masanın yanına geldiğimizde elimi bırakıp sandalyelerden birini çekmişti. Oturmamı bekler gibi yüzüme baktı. Bu centilmenliğine sadece güldüm. Ne için geldik neyle karşılaşıyoruz. Bu adam benim dengemle oynuyordu.
Sakince çektiği sandalyeye oturdum. Sol kulağımın yakınlarında hissettiğim sıcak nefesle anlık dondum.
“Üzerindeki silahları bırakabilirsin Lavinia. Sana zarar vermem.” Fısıltıyla söylediği bu cümle nefesimi tutmama neden olmuştu. Silahlarımı nerden gördü bu adam?
“Seni tanımıyorum.” Dedim gergince.
“Tanışacağız.” Dedi o da kendi sandalyesine otururken. Her an ölecekmişim gibi hissetmem normal miydi?
Arka odadan garson giyinimli iki kişi çıktı ve yanımıza kadar geldiler. Önümdeki boş tabağı alıp yerine; içinde bonfile olduğunu düşündüğüm tabağı koydular. Valla sabahtan beri hiçbir şey yememiştim ve ben bonfileyi çok severdim. Ama ne olur ne olmaz yiyemezdim. Aynı şekilde onun da tabağını değiştirdiklerinde masadaki kadehlere kırmızı şarap doldurdular.
“Afiyet olsun efendim.” Ben garsonların hareketlerini izlerken karşımdaki adamın da gözünü kırpmadan beni izlediğini biliyordum.
“Bonfileyi sevdiğini biliyorum bizzat senin için hazırlattım.” Eline çatal ve bıçağını alarak önündeki yemeği yemeye başlaması beni sinirlendirmişti.
“Sen benim hakkımda haddinden fazla şey biliyorsun. Burada oturup seninle yemek yemeyeceğim. Ya benimle derdinin ne olduğunu anlat ya da ben gideyim.” Sert konuşmam onu hiç etkilememiş gibi sakince yemeğini yemeye devam etmişti. Bu ne küstahlık?
Sandalyemi arkaya doğru çekip kalkacağım sırada boğazını temizledi ve kenardaki peçeteyle nazikçe ağzını sildi.
“Öncelikle seninle şahsi olarak tanışmadık. Giray ben. Giray Efe Yıldırım.” Masanın üzerinden uzattığı eli ve yüzü arasında gidip geliyordu gözlerim. Bu adam elini uzatınca tutmadan duramıyorum salak mıyım neyim ben?
Elimi yavaşça eline uzattım. Her zamanki gibi.
“Lavin Güneş ama sen bunu ve daha fazlasını biliyorsun zaten.” Uzanıp elimin tersine hafif bir öpücük kondurdu.
“Memnun oldum Lavinia.” İnatla adımın tam halini söylemesi sinirimi bozuyordu. Giray Efe Yıldırım inanılmaz tanıdık gelen ama bir o kadarda yabancı gelen bir isimdi.
“Seninle daha önceden tanıştık mı hiç?” diye sordum elimi kendime çekerken. Şarabını alıp sandalyede geri yaslandı. Yüzünde ise asla silmediği hafif bir tebessüm duruyordu. Ancak gözleri.. ah o gözleri felaketim olmaya başlamıştı.
“Ben seninle çok önceden tanışığım da seni bilemiyorum.” Bende onun gibi sandalyemde geriye yaslanıp kollarımı önümde bağladım.
“Konuş.” Dedim. Üstünlük sağlamam gerekiyordu. Otoriteyi ona vermemem gerekiyordu. Ancak adamın öyle bir aurası vardı ki insanın karşısında diz çökesi geliyordu.
“Bundan yaklaşık 10 yıl önce babam öldürüldü.” Sesi şuana kadar hiç duymadığım kadar sert ve duygusuzdu. İfadesiz kalmaya çalışarak devam etmesini bekledim.
“O zamanlar ben 18 yaşındaydım. Babam önemli bir iş insanıydı ancak trafik kazası denilerek olayın üstü kapatıldı. Yıllardır onun katilini arıyorum.” Şarabından bir yudum aldı.
“Ben miyim katil? Benden mi şüpheleniyorsun?” dedim sakince. Pot kırdığım an gerçek kimliğimi ifşa edebilirdim.
“Senden şüphelenmiyorum Lavinia. Babam öldükten sonra çalışma odasında bir kutu buldum. Kilitli ve eski bir kutuydu. İçinden dosyalar çıktı. Bil bakalım bu dosyalarda kimlerin ismi vardı.” Dedi. Ortam geriliyordu ve benim tuvaletim gelmeye başlamıştı.
“Benim mi? Ben bahsettiğin yıllarda 15 yaşındaydım Giray.” Dedim.
“Evet biliyorum. O dosyalarda babanın, annenin, amcanın, amcanın oğlunun ve senin bilgilerin çıktı.” Yüzüne bakmaya devam ettim ifadesizce. Geçmiş karışıktı ve ettiğim her laf pot kırmama neden olabilirdi.
Şuan beni test ediyor olabilirdi. Ağzımdan laf almaya çalışıyor olabilirdi. Her şey olabilirdi ve temkinli davranmak zorundaydım.
“Annem ve babam öldü benim. Yıllar önce.” Dedim. Kafasını ağır ağır aşağı yukarı salladı. Tabii ki biliyordu.
“Babam, anne ve babanın ölümünden tam bir yıl sonra öldü. Hem de aynı gün aynı saatte.” Derin bir nefes alıp bacak bacak üstüne attım.
“Ne ima ettiğini hala anlamadım Giray.” Dedim.
“Anlaşma yapmak istiyorum Lavinia.” Sakince yerimde dikleştim. Beni bir sal be adam.
“Ne anlaşması?”
“Babamın katilini bulmamda bana yardım edeceksin. Sen ve senin ailene ulaşmak için çok çabaladım ve ancak sana ulaşabildim. Uzun zamandır izliyorum seni Lavinia. Hakkında senden daha çok şey biliyorum. Artık zamanı geldi. Bana yardım edeceksin.” Sesi oldukça sert ve korktucu çıkıyordu. Alayla güldüm ve bende önümdeki şaraptan bir yudum aldım.
“Bunu neden yapayım adını bile daha yeni öğrendiğim adam? Sen beni tanıyorsun da ben seni neden tanımıyorum?” bunları söylememi bekliyormuş gibiydi.
“Karşılıklı çıkarlarımız olur belki de kim bilir?” dedi.
“Daha yeni tanıştığım birinden ne gibi çıkarım olabilir? Bak Giray, baban için üzgünüm o kutuda neden bizim dosyalarımız var bilmiyorum. Benim de babam ve amcam iş insanıydı. Belki tanışıklıkları vardı belki ihale söz konusuydu bilemeyiz. Ben 10 yıl oldu onları kaybedeli ve ben sana bu konuda yardım edemem.”
Yerimden kalkıp gideceğim sırada kafasını sağa sola salladığını gördüm.
“Otur yerine Lavinia. Daha konuşmamız bitmedi.” Dedi sakince.
“Ha pardon henüz beni tehdit etme kısmına gelmedik tabi kusura bakma.” Tekrar yerime oturup bacak bacak üstüne attım.
“Kerem Akaydın” dedi gözleri üzerimde gezinirken. O kadar dikkatli inceliyordu ki beni sanki vereceğim en ufak tepkiyi bile kaçırmak istemiyordu.
“O kim ya daha kaç kişi var bu hikâyede?” anlamamazlıktan geldim ancak verdiği isim benim için çok önemliydi.
Kafasını geriye doğru atarak güldü. Ağzını kapat Lavin ağzını. Salyaların akacak.
“Daha ne kadar salağa yatacaksın çok merak ediyorum.” Dedi. Elini uzatıp şarap şişesini aldı ve bitirdiği bardağı tekrar doldurdu. Biraz daha oturursam dayanamayıp tüm hayat hikayemi anlatmaya başlayacaktım.
“Bu kadar zırvalık yeter. Kendine başka ortak bul Giray. Ben yokum.” Dedim ve hızlıca ayağa kalkıp merdivenlere doğru yürümeye başladım.
“2 yıldır Kerem Akaydın’ın peşinde olduğunu biliyorum Ölüm Çiçeği.”
Adımlarım bıçak gibi kesilmişti. Arkam ona dönük bir halde söylediği iki kelimeyi sindirmeye çalışıyordum.
Bu imkânsız. Bunu bilmesi imkânsız.
Adımlarını arkamda duymamla ona döndüm. Şuan elim ayağım titriyordu ve kendimi kontrol edemiyordum. Giraya doğru adımlayıp sertçe elimi boğazına asılıp kalktığı sandalyesine oturttum. Bunu beklemiyor olmalı ki dengesini sağlayamadı.
“Kimsin sen?” dedim kısık ama sert çıkan sesimle.
İlk kez birisi bana Ölüm Çiçeği derken suratımda maske yoktu ve ben kendimi savunmasız hissetmiştim. Boğazını deli gibi sıkmama rağmen hiçbir tepki vermiyordu. Resmen gözüm dönmüştü ve istediğim tek şey onu öldürmekti.
Suratının iyice kızarmaya başladığını fark ettiğime elimi çektim hızla ve birkaç adım geriledim. Yüzümde maske yoktu, birini öldüremezdim. Karşımdaki adam ise içimde ona karşı olan tüm iyi hislerimi yok etmek için uğraşıyordu ve başarıyordu da.
Boğazını sıkmamdan dolayı öksürüyordu ve üzerindeki gömleğinin düğmelerini açmaya çalışıyordu. Masanın üzerindeki suyu alıp ona uzattım. İçimde bir yerlerde vicdanım hala duruyor. Elimden suyu alıp içti ve biraz daha toparlandığında benim gibi ayağa kalktı.
“Bu hareketin ne kadar hoşuma gitse de şiddet karşıtı bir insanım. Daha önce de söyledim yine söylüyorum. Seni sandığından daha fazla tanıyorum Lavinia.” Dedi. Hala tam olarak kendine gelebilmiş değildi. Ara ara elini boğazına götürüyor ve öksürüyordu.
“Seni öldürürüm Giray. Seni gözümü kırpmadan öldürürüm sakın benimle oynamaya kalkma.” Az önceki sinirim biraz da olsa dinmiş ve sakince konuşuyordum.,
Bana doğru birkaç adım atıp iyice dibime girdi. Boyu benden uzun olduğu için kafamı kaldırmıştım.
“Sadece bir anlaşma yapacağız. Seni hiçbir şeye mecbur bırakmıyorum. Tercih senin. Ya anlaşmayı kabul eder babamın katilini bulmama yardımcı olursun ve sende istediğine ulaşırsın ayrıca küçük sırrın benimle mezara kadar gider, ya da kabul etmez buradan çıkar gidersin ve küçük sırrın sır olmaktan çıkar.”
Aklımı delireceğim. Gerçekten şuan kıyamet kopsun ve yok olayım. Ellerimi saçlarıma daldırdım gerginlikle.
“Çok sağ ol tehdit etmediğin için. Tehdit etsen nasıl olurdu Allah bilir.” Dedim. Ellerini iki yana açıp kapattı karar senin der gibi.
“Bana zaman ver.” Aradan geçen 2 dakikanın sonunda konuşmuştum.
“Zaman yok Lavinia. Yeterince bekledim. Burada istediğin kadar düşün. Bu binadan kararını vermiş olarak çıkacaksın.” O kadar rahattı ki harbiden üzerine tekrar atlayıp boğazlayasım geliyordu.
“Benim hakkımda bunca şeyi nasıl öğrendin? Nasıl bir araştırma bu kadar bilgiyi verdi sana?”
“Anlatırım. Anlaşmamı kabul ettiğinde tabi.” Bu adamdan nefret etmeye başlamıştım.
“Bana zaman vermek zorundasın. Senin kim olduğunu bilmiyorum ve etraflıca düşünmek zorundayım.” Dedim sitem ederek. Resmen bana emrivaki yapıyordu.
“Benden haber bekleyen biri var Lavinia. Buradan olumsuz bir cevapla ya da cevapsız çıkarsan, dışarı adım attığın an tüm yurtiçi ve yurtdışı Ölüm Çiçeği’nin sen olduğunu öğrenecek. Karar senin.” Dedi ve tekrardan sandalyesine oturdu.
“Babanın katilini bu zamana kadar nasıl bulamadın? Tek başına yeterli değil misin?” sandalyeye oturmak yerine masaya yaslandım.
“Nasıl bulamadım bilmiyorum. Öyle ustaca yapılmış bir plan ki ne babamın cesedini bulabildim ne katilini.”
“Benim nasıl bulmamı bekliyorsun?”
“İşin içinde senin ailenin de olduğunu düşünüyorum. Onlarla ilgili herhangi bilgiye ulaşamadım. Babamla bağlantılarını da bulamadım. Bu yüzden yardımın gerekiyor. Beni ailenin geçmişiyle tanıştırmalısın.”
Derin nefesler alıp şakaklarımı ovdum. Başıma ağrılar giriyordu. Buradan eve gittiğimde kafama tülbent bağlayıp ağlayacağım.
“Kerem’in peşinde olduğumu nereden biliyorsun?”
“Aslında bunu tesadüfen ondan öğrendim. Kendisi ile iş için birkaç kez görüşmüştüm. Bana laf arasında peşinde olduklarından bahsetti. Tabi araştırdım birkaç yem de attım ve bingo. Bil bakalım kimin adamları yemi yedi?” dedi keyiflice.
Eve gittiğimde kafama tülbent bağlayıp ağlamadan önce adamlarımı kovmayı aklıma not ettim.
“Burada seninle sabaha kadar kalırım Lavinia. Bunu biliyorsun değil mi? Anlaşmamızın ikimiz için de mantıklı bir karar olduğunu sende biliyorsun.”
“Tamam” dedim bıkkınca. Yavaşça ayağa kalkıp karşıma geçti. Gülümsüyordu hayvan herif. Bir de utanmadan gülümseyebiliyordu.
“Tamam ne?”
“Tamam kabul ediyorum anlaşmayı. Babanın katilini bulmanda yardımcı olacağım. Sende bana Kerem itini vereceksin. Sonra da mümkünse bir daha karşılaşmayalım.” Dedim.
Gülüşü daha da derinleşirken mümkünmüş gibi biraz daha yaklaştı bana. Kafasını bana doğru eğip gözlerimin içine baktı.
“Bu saatten sonra seni bırakabileceğimi düşünmen üzücü. O halde anlaştık.” Dedi ve elini uzattı. Bende tabi heveslisiyim ya buna tuttum uzattığı elini.
Yavaşça havaya kaldırıp gözlerini gözlerimden ayırmadan öptü.
“Teşekkür ederim. Kabul ettiğin için.”
“Beni mecbur bıraktın Giray. Mecburen kabul ettim.” Elim hala elindeydi.
“Ben mecbur bırakmam güzel Lavinia. Tercih sundum ve sen kendi tercihinle kabul ettin. Etmeyebilirdin.” Dedi.
Mekâna ilk geldiğimde söylediği cümleye ithafen.
“Anlaşma yapmış olabiliriz Giray ama bu anlaşma boyunca ben ne istersem ve nasıl istersem öyle yürüyecek işler. Kendini bir şey sanıp beni emrin altına aldığını düşünüyorsan çok beklersin. Öyle bir şey olmayacak.” Elimi sertçe çekip omzundan ittirerek önümden çektim.
Çıkışa doğru yürürken arkamdan dediği tek şey
“Hoşça kal şimdilik güzel Lavinia.” Oldu.
Hadi bakalım aldık başımıza belayı sonumuz hayırlı olsun.
****************
Merhabaaa umarım hikayemi beğeniyorsunuzdur. Yazdıkça kendimi geliştireceğime inanıyorum ve çokça desteğinizi bekliyorum.
Şuan hikaye daha yeni yeni şekilleniyor umarım sıkılmadan devamını okursunuz.
Oy ve yorumlarınızı da bekliyorum istediğiniz gibi eleştirebilirsiniz.(Tabi küfürsüz :))
Bölüm etkileşimi
