10. bölüm · Kurtarıcı

9.Bölüm(Vicdandaki Çatlak)

RoSe Shah

“İnsanı insan yapan şey, işlediği günah değil; o günahın ardından susamış olduğu arınmadır.”

Cesedi sürükleyerek götürdüklerinde Meyra çoktan pencereden çekilmişti. Babam ağır adımlarla, arkasına bile bakmadan Lütfü’yle birlikte yürüdü.O yine istediğini almıştı.Bir kere daha onun hakimiyetiyle kirlenmiştim.İçindeki gururlu mutlulukla çoktan gözden kaybolmuştu.Ama ben… Ben hâlâ oradaydım. Elimdeki silah, parmaklarımın ucunda ağırlığıyla ruhumu eziyor; önümdeki boşlukta, aynı sahneyi defalarca yeniden yaşıyordum. Kurşun havayı her seferinde bir kez daha yırtıyor, adam tekrar tekrar yere yığılıyordu.Kurşun sadece Gecenin sessizliğini delmemişti yada yere yıkılan tek şey cansız bir beden değildi.Benim için zaman donmuştu. Bu gecenin katili, sahneden hiç inememişti.
Yaşananların ne anlama geldiğini biliyordum.Erkan tarafından bana karşı ilk had bildirisi değildi…Ne yapacağımı bilemiyordum. Ne adım atabiliyordum, ne silahı bırakabiliyordum. İçimde bir sızı, boğazımda metalin soğuk tadı gibi yapışıp kaldı. Sonunda boğuk, tok bir sesle tek kelime çıkabildi dudaklarımdan:
“Mert…”
Telefonu açtığında nefesim titriyordu.“Gel,” dedim, “beni buradan al.”
Çünkü bu gece, babama kendimi beğendirebilmek adına küçüklüğümden beri göze aldığım her şeyden fazlasını yapmıştım. Ama elimin kana bulanacağını hiç düşünmemiştim.Belki de Meyra’nın gözünün önünde gerçekleşmesi yüzünden… Belki de içimde hâlâ bir yerlerde kalan insanca bir kırıntı yüzünden,Bu denli etkilenmiştim.Tonunda şaşkınlık ve endişe dolu bir şekilde seslendi mert;
“Ege!”
bakışlarımı onun gözlerine sabitlediğimde hemen yanıma geldi.Onun desteğiyle saatlerdir olduğum yerden kalkıp arabasına yöneldik.Mert hiç bir şey sormadan sessizce destek oluyordu.Onun evine doğru giderken arada dönüp beni kontrol ediyor kendime gelebilmem için bir alan açıyordu.Tam ondan beklenildiği gibi.O evin kapısını açtığında ayakta durabilmemi sağlayan gücüm koltuğun yanına varınca bir anda yok olmuştu.Dengemi kaybederek bir anda koltuğa yıkıldım.Mert;“Mutfakta sıcak bir şeyler hazırlayıp geliyorum.”
Sıcak bir şey içmek istemiyordum.“Sert bir şey getir mert şuan tek ihtiyacım olan şey o.”Sesim daha çok emreder gibi çıkmıştı.Mert kafasını sallayıp mutfağa yöneldi.Çok geçmeden önümdeki orta sehpaya dumanı üstünde tüten iki fincan kahve bırakınca;
“Sana sert bir şey istiyorum dedim.”Sesim çok yüksek çıkmıştı.“Seni duydum dostum,kahveyi getirdim çünkü sarhoşken hikâye bulanıklaşır,” diye mırıldandı. “Bulanıklık değil, hatırlamak lazım. Anlamak istiyorsan, hatırlayacaksın.”Derin bir nefes vererek ellerimi başıma koydum.Alçak bir sesle;”Üzgünüm..”
“Neler olduğunu anlatmak ister misin?”Gözleri, bir dostun içindeki bekleyişle sabitlenmişti.ne yargı, ne merak; sadece bir yerden dinlemeye hazır bir duruş.
Neler olmamıştı?Sahiden hayatım tek düze giderken nasıl bir anda bu noktaya gelmiştim.O ağır soğuk metali hala ellerimde hissedebiliyordum.Kalbim bir çok duyguyu en hazin şekilde derinden yaşıyordu.“Birisi öldü..” Cümlem boğazımda düğümlenmişti.Sessiz kalarak devam etmemi bekliyordu.Yeniden derin bir nefes aldım ve herşeyin zihnimden akıp gitmesine izim verdim.
“Bu ilk ceset görüşüm değil.Ama onun muhtemelen ilk görüşüydü o gözler o bakış….Her şey karakoldaki konuşmasından sonra gerçekleşti.Kelimeleri öyle netti ki sanki daha önceden hazırlanmış gibiydi.Ve beni bir anda savunmasız bıraktı.”
“Ne dedi?” diye sordu nihayet.
Sözcüklerim ağzımdan titreyerek dökülüyordu;”Bana kısacık anda kendini anlattı.Yaşamını,ne istediğini..O konuştukça sanki o ana kadar bütün hayatım bir boşlukmuş da o boşluğa bir adım atıyormuşum gibi hissettim.Anlamıyorum mert onca sessizliğin ardından gelen cümleler neden bu kadar etkiledi beni.”
Mert fincanı aldı, alaycı olmayan sakin bir sesle:“Etkilendin çünkü o sessizlik, senin içinde yıllardır susturduğun her şeyi yankıladı.Senin zırhın delindi, Ege. Bunu ‘neden’ arayarak değil, ‘ne yaptı bana’ diyerek anlayabilirsin.”
O an gözlerimi kaçırdım.Çünkü kendime olan bir itiraftı bu;“Bütün bu olanlar beni hazırlıksız yakaladı.Bu kadarını beklemiyordum.”
Mert başını hafifçe yana eğdi.“Hazırlıksız yakalanmak bazen iyidir,” dedi. “Hazırlıksızken, gerçek çıkar ortaya.”Bir süre sustu, sonra gözlerimin içine baktı. “O seni yakaladığında ne oldu içinde, Ege?”
Soruları suçlayıcı değildi; daha çok bir cerrahın bıçağı gibi, canı acıtsa da doğru yeri bulmaya yarıyordu.Cevap verdikçe bütün bölümler birbirine bağlanıyordu: karakolun soğuk duvarları, Meyra’nın sakinliği, benim hayretim; sonra ertesi gece bahçede ellerime verilen o soğuk cisim.
“Babam verdi o silahı,” dedim. “Gülümsedi bile. Sanki yıllardır beklediği bir prova gibiydi.O an ona baktım… belki de onay bekledim. Ama gördüğüm şey sadece gururdu.Bir baba gururu değil; bir kuklanın doğru oynadığını gören adamın gururuydu.”
“Ve sen o bakışta neler hissettin?”
“Onun onayına mahkûm olduğumu. Çünkü ondan hiç sevgi istemedim Mert.Her zaman sadece onaylanmayı istedim. Ama şimdi o onayın içinde bir ceset var.Ve ben, Ege olabilmeyi tamamen kaybettim.”
Mert fincanı yavaşça bıraktı.Bakışlarında öfke vardı bana değil, Erkan’a.Ama yine de sesini alçaltarak konuştu:“Ege, sen onun oyuncağı değilsin.Yıllardır seni sevgiyle değil, kontrolle besledi.Ama bu sefer senin içinde başka bir şey kıpırdamış.O kız Meyra, belki de seni uzun zamandan sonra ilk kez ege gibi hissettiren oldu.”Kelimeleri içimde yankılandı.Bir şeyler söylemek istedim ama dilim dönmedi.Sadece başımı eğdim, boğazımdan şu cümle döküldü:“Üzerimdeki katil lekesiyle nasıl olacak Mert?”Mert bana yaklaştı, elini omzuma koydu.“Belki de ilk kez lekesiz olmaya çalıştığın için bu kadar canın yanıyor, dostum,” dedi sessizce.“Bazen arınmak için,önce kirlenmen gerekir.”
Sözleri bile fazlaydı. İçimde bir boşluk vardı; ne hissedeceğimi bilmiyordum.“Bilmiyorum… her şey çok hızlı oldu,” dedim, sesim kırılgandı. “Babam ve Meyra…”
Mert başını hafifçe salladı, sessizce beni izledi.“Evet, zor,” dedi sadece. “Ama şimdi durup nefes alman lazım. Ne hissettiğini anlamadan hareket edemezsin.”
Derin bir nefes aldım, gözlerimi avuçlarımın arasına gizledim.Meyra… Onu kaybetmiş gibi hissettim, oysa daha hiçbir şey başlamamıştı. Ama Erkan’ın oyununu, babamın gücünü ve kendi yetersizliğimi birdenbire hissetmiştim.Mert, o boşluğu gördü. Konuşmadı, sadece bekledi. Bekleyişinde bir tür güven vardı; “Kendini toparla, Ege,” diyordu sessizce.
Başımı hızla iki yana salladım. “Hayır, Mert! Onu korumam gerekiyor. Benden, babamdan, bu evden… Her şeyden. Benimle kalırsa o da kirlenir.”Mert gülümsedi, ama gülümsemesi kırık bir yerden gelmişti.“Sen hâlâ kirlendiğini sanıyorsun, Ege. Ama bence o kadının sende dokunduğu yer, yıllardır senin unuttuğun bir şeydi. İnsanlık.Meyra tahmin edebildiğinden de fazla anlama sahip.”
Sustuk. Uzun, çok uzun bir süre.Yalnızca fincanın buharı vardı aramızda.
Sonra, kısık bir sesle söyledim:“Meyra’yı uzak tutacağım. Kendisini benden, babamdan koruyacağım. Ne olursa olsun.”
Mert başını eğdi, gözlerinde çaresizlik belirdi ama sesi hâlâ sakindi.“Onu korumak mı istiyorsun, yoksa kendinden mi kaçıyorsun, Ege?”
O soru odaya düştü, yankılandı.Cevap vermedim. Çünkü cevabı ben bile bilmiyordum.Sadece başımı eğdim.Ve Mert, yavaşça, neredeyse fısıltıyla ekledi:“Bazen insanın kendinden koruduğu şey, en çok ihtiyacı olandır.”O an içimde bir şey koptu.Kendimden kaçarken, aslında en çok kendime yaklaştığımı hissettim.