12. bölüm · Kurtarıcı
11.Bölüm(Karşı Taraf)
Şarkı önerisi; Bir derdim var - Mor ve ötesi
Ben meyra Öner…
İçimdeki karanlık geçmiş geçememişken.Son bir ay içinde kapanmayacak derin yaralara,yosun kaplı duvarlara yer açmıştı çoktan.Beni koruma içgüdüsüyle belki de yaralarımı kapatmayı umarak yıllar sonra elimden tuttu abim.Gerçi savcılığa gitmemek istesekte karşı duruşa yer bırakmadan emretmişti.Ve o gün geldi.
Murat arabayı yer altı otoparkına yönlendirirken ben çoktan emniyet kemerimi çözmüştüm.
“Sen çık,” dedi kısa bir bakışla. “Park edip geliyorum.”
Başımı salladım. Arabanın kapısını açtığımda soğuk beton kokusu yüzüme çarptı. İçimdeki ağırlıkla aynı kokuydu sanki; ağır, rutubetli ve huzursuz.
Adımlarım beni otomatik kapılardan içeri taşıdı. Geniş koridorlar insan kaynıyordu. Takım elbiseler, telaşlı adımlar, fısıltıyla yapılan telefon konuşmaları.Duvarlardan yankılanan ayak sesleri, insanın kalp atışını bile bastırıyordu.
Başımı kaldırdım.
Yüksek tavanlı dev salonu, yukarı uzanan merdivenleri ve kat kat koridorlarıyla İstanbul Adalet Sarayı önümde yükseliyordu. İnsan kalabalığının ortasında kendimi küçük hissettim.
Bir görevliye duruşma salonunu sordum. Kısa bir tarif verdi.Asansöre yöneldim.Kalabalık bir grup insanla birlikte yukarı çıktım. Kapılar açıldığında dar bir koridora dağıldık. Koridorun sonunda elektronik panoda duruşma salonlarının listesi yanıp sönüyordu.
Adımlarım hızlanmıştı. Nereye bastığımı tam görmeden yürüyordum. İçimde bir düğüm vardı. Günlerdir taşınan bir düğüm.
Tam o sırada biriyle çarpıştım.
Elindeki dosyayla birlikte çantası yere düştü.
Refleksle eğildim.
Karşımdaki kişi de aynı anda eğilmişti.
Başımı kaldırdım.Zaman o an, sanki birkaç saniyeliğine durdu.
Karşımda duran yüzü tanımamak mümkün değildi.
Ege.
Bir anlığına nefesim kesildi. Gözleri bana kilitlenmişti. Aynı mesafeden, aynı sessizlikte birbirimize bakıyorduk.O bakışları unutamamıştım. Ama onları burada, bu kalabalığın ortasında yeniden görmek… buna hazır değildim.İlk kaçınan ben oldum.
Bakışlarımı hızla yere indirdim.Yere saçılan dosyayı toparlamak için uzandım.
Kapağı ters dönmüştü. Üzerindeki yazı gözüme çarptı.
EGE BOZKURT
Elim istemsizce durdu.
Bozkurt.
Kalbim bir anlık boşlukta asılı kaldı.Dosyayı açtım.Sadece bir saniyeliğine.İçindeki belgelerde aynı isim tekrar tekrar yazıyordu. Avukat unvanı, dava numaraları, imzalar…
Bozkurt.
Zihnimde bir kapı gürültüyle açıldı.
Erkan Bozkurt.
O an içimdeki bütün parçalar birbirine bağlandı.Başımı yavaşça kaldırdım.Ege’nin yüzünde sertleşmiş bir ifade vardı. Bana baktı, ardından dosyaya.Bir hamlede dosyayı elimden aldı.
“Affedersiniz.”
Sesi sakindi. Fazla sakindi.Sanki beni hiç tanımıyormuş gibi.Dosyayı kolunun altına sıkıştırarak kararlı adımlarıyla yanımdan geçti.Bir kez bile arkasına bakmadı.Ben olduğum yerde kalakaldım.Koridor yeniden hareketlenmişti ama o an hiçbir şeyi duyamıyordum.Zihnimde tekrar eden isim…
-Ege Bozkurt.-
Telefonumu titreyen parmaklarla
çantamdan çıkardım.Arama çubuğuna yazdım.
Erkan Bozkurt ve ailesi.Ekranda peş peşe haberler açıldı.Fotoğraflar…Birinde Erkan Bozkurt.
Yanında takım elbiseli genç bir adam. Altında başlık:
“Başarılı iş adamının oğlu Ege Bozkurt, avukatlık kariyerinde yükselişini sürdürüyor.”
Parmağım ekranda dondu.
Gözlerim fotoğraftaki yüzle az önce koridorda gördüğüm yüz arasında gidip geldi.
Mahzende bana su getiren, konuşurken sesini alçaltan, bazen kapıda sessizce bekleyen o genç adam…
Bir görevli değildi.
Benim kaçırılmama sebep olan adamın oğluydu.
Ve büyük ihtimalle şimdi burada, babasını savunmak için bulunuyordu.
Göğsümün ortasında bir şey ağır ağır çöktü.Sanki içimde ince bir umut vardı da biri gelip onu sessizce söndürmüş gibiydi.
Nefes almak zorlaştı.
Koridorun kenarındaki banklardan birine oturdum. Dizlerimin bağı çözülmüştü.
.Başımı kaldırdım.Biraz ileride, kalabalığın arasında onu gördüm.Ayakta duruyordu. Dosyasını inceliyordu. Ceketi omzunda kusursuz duruyordu.
fark etmeden gözlerim ona takılı kalmıştı.Bir an başını kaldırdı.Bakışlarımız tekrar kesişecek sandım.Ama o başka yöne baktı.
Tam o sırada Murat’ın sesi duyuldu.
“Meyra!”
Yanıma geldi, telaşla.“Park ettim. İyi misin?”Başımı salladım.Tam cevap verecekken koridorun ucunda mübaşirin sesi yükseldi:
“24. Asliye Ceza Mahkemesi! Taraflar içeri alınacaktır!”
Koridordaki kalabalık hareketlendi.Ben ise hâlâ bir gerçeğin ağırlığını yeni yeni taşıyordum.
Ege Bozkurt…Artık onun kim olduğunu biliyordum.Ve bu bilgi, içimde bıraktığı izden çok daha ağırdı.
Mübaşirin sesi koridorda yankılanınca kalabalık bir anda hareketlendi.
“24. Asliye Ceza Mahkemesi! Taraflar içeri!”
İnsanlar kapıya doğru yöneldi. Dosyalar kapandı, telefonlar ceplere girdi, konuşmalar yarım kaldı.Murat koluma hafifçe dokundu.
“Hadi.”
Başımı salladım ama ayağa kalkarken dizlerimin hâlâ tam tutmadığını fark ettim.Birlikte kapıya doğru yürüdük.
Salonun üzerinde yazan tabela gözümün önünden geçti:
24. ASLİYE CEZA MAHKEMESİ Duruşma Salonu No: 318
Kapıyı araladığımızda içerideki hava koridordan bile daha ağırdı.Yüksek tavanlı, floresan ışıklarla aydınlanan geniş bir salon.Ahşap sıralar, dosya yığınları ve bastırılmış bir uğultu.Ön tarafta hâkim kürsüsü vardı. Ortada tek bir koltuk. Sağında zabıt kâtibi, solunda savcı için ayrılmış yer.Sanık tarafı ve müşteki tarafı birbirinden birkaç metre uzakta oturuyordu.Murat beni müşteki tarafındaki sıralara yönlendirdi.Oturmadan önce istemsizce başımı kaldırdım.Ve onu gördüm.Salonun karşı tarafında ayakta duruyordu.Elinde bizim dosyamız vardı.
Bir avukat ciddiyetiyle dosyasını inceliyordu. Omuzları dik, yüzü ifadesizdi. Sanki bu salon onun doğal yeriymiş gibi duruyordu.Oysa benim için bu yer, nefes almanın bile zor olduğu bir boşluktu.Bakışlarım istemsizce yüzünde dolaştı.
Mahzende bana su uzatan o sessiz adamla, karşımda duran bu mesafeli avukat aynı kişi miydi gerçekten?Kalbim bu soruya cevap vermek istemiyordu.Murat yanımdaki sandalyeyi çekti.
“Otur.”
Sessizce oturdum.Parmaklarım dizlerimin üzerinde birbirine kenetlenmişti.
Karşı tarafa bakmamaya çalıştım ama gözlerim kendi iradesini kaybetmiş gibiydi. Arada bir, kısa kaçamak bakışlarla onu arıyordu.
Bir an başını kaldırdı.
Gözleri salonu taradı.Bakışlarımız bir anlığına kesişti.İçimde bir şey sertçe çekildi.Ama o hemen başka yöne baktı.
Hiç tanımadığı birine bakar gibi.
O bakışın içindeki mesafe, kaçırıldığım günlerde kurulan bütün sessiz bağları bir anda yok etmişti sanki.
Başımı eğdim,o sırada kapı açıldı.Herkes ayağa kalktı.
“Mahkeme!”
Hâkim içeri girdi.
Cübbesinin siyah kumaşı salondaki ışığı yutuyordu adeta.Herkes tekrar yerine oturdu.Zabıt kâtibi bilgisayarını açtı. Klavye sesleri duyuldu.
Savcı dosyasını önüne çekti.Hâkim gözlüğünü takıp dosyalara baktı.Salon bir anda tamamen sessizleşti.Sonra mübaşirin sesi duyuldu:
“Dosya numarası 2026/147.”
Kalbim göğsümde sertçe çarptı.
“Sanık: Erkan Bozkurt.”
O isim salonda yankılandı.
Bir zamanlar benim kaderimi elinde tutan o isim…Şimdi burada, herkesin önünde yüksek sesle okunuyordu.Hâkim sayfayı çevirdi.
“Müşteki: Meyra Öner.”
Adımı duyduğum an sırtımdan soğuk bir ürperti geçti.Başımı kaldırdım.Tam o sırada savcı başını kaldırıp sanık tarafına baktı.
Ve hâkim konuştu:
“Sanık vekili salonda mı?”
O an bütün salonun bakışları aynı noktaya döndü.
Ben de döndüm.
Ege yavaşça ayağa kalktı.
Dosyasını kapattı.
Sesi sakin, net ve kararlıydı.
“Sanık vekili olarak hazır bulunuyorum, sayın hâkim.”
O cümle içimde bir yere ağır bir taş gibi oturdu.Artık şüphe yoktu.
Ege Bozkurt…
Benim değil.
Erkan Bozkurt’un tarafındaydı.
