5. bölüm · Kurtarıcı
4.Bölüm (Kırılma Noktası)
Gün, kimi insanlar için güneşli başlar; kimilerimiz içinse yağmurlu, puslu, insanın içine derin bir karanlık çökerten bir gün olarak başlar. Sabahın ilk ışıkları camımdan içeri vururken, gecesinde kendi evime gelerek sıcak bir duş alıp ardından yattığım yatağımda güçlükle daldığım uykudan uyandım. Ayağa kalkıp yeni bir güne başlamak sanırım hiç bu kadar zor olmamıştı. Bedenim, her gün aynı saat diliminde uyanıp kalkmaya alıştığı için, ne kadar geç uyumuş olursam olayım zihnim çalar saat gibi kendiliğinden uyandı. Fakat gecesinde uykuya direnen yüreğim, sabah ayılarak kendine gelmek istemiyordu. Yatakta gözlerim kapalı bir şekilde, zihnimdeki düşünceler sel gibi akmaya devam ediyordu. Düşünebildiğim — ya da buna bir istek diyebiliriz — tek şey, yatağımda uzanmak; eğer mümkünse günümü burada geçirip bitirmekti.
İçinde bulunduğum bütün bu duygular, bedenimde ve zihnimde bir darbeye sebep oluyordu. İşte bu yüzden, kendimde bir şeyleri yapabilmeye dair istek veya herhangi bir güç bulamıyordum. Çünkü yüzleşmem gereken şeyler olacak ve bu yüzleşme beni uçurum kenarına sürükleyip hayatımı en baştan kurmaya itebilirdi. Peki, ben bu değişime hazır mıyım? Asıl soru ve sorun burada… Yıllarca büyük emeklerle etten ve kemikten bir kukla gibi yetiştirilmiş Ege, iplerini keserek yeni bir “ben” oluşturabilecek mi? Yoksa bu sadece zihnimden geçen bir paradoks mu?
Günün henüz parlayan ışıkları altında, zihnime çığ gibi hücum eden düşüncelerle boğuşmaya devam ederken, en son duymak isteyeceğim ses kulaklarımda yankılandı.
Ses telefonumdan geliyordu. Telefonu elime alıp zar zor araladığım gözlerimle ekrana baktım:
Mert arıyor…
Kesin olarak bildiğim bir şey vardı: Telefonumu açmadıkça çalmaya devam edecekti. Mert, sesimi duyana kadar rahat bırakmayacaktı.
Uyku mahmurluğuyla boğuk çıkan sesim:
Ege – “Söyle.”
Şu an hiç lafı uzatacak, konuşmaya can atacak hâlim yoktu.
Mert – “Hâlâ uyuyor musun sen!”
Sesine şaşkın bir ifade ekleyerek verdiği cevaptan, bir şeyleri kurcalayacağı belliydi. Bay psikoloğun…
Ege – “Evet ve konuşmak istediğimi sanmıyorum.”
Mert – “Sabah yürüyüşü yerine hâlâ yatakta yatmana bakılırsa bence bu açıkça anlaşılıyor.”
– “Eee yani…”
Mert – “Sadede gel diyorsun.”
Mert’in devam eden ısrarlı konuşmasının ardından derin bir nefes alarak devam ettim:
Ege – “Evet.”
Mert – “Unuttun galiba?”
Ege – “Belli ki unutmuşum. Artık kıvrandırmak yerine niye aradığını söyleyip kapatsana.”
Mert – “Uuu… Anlaşılan bu sabah biraz asabiyiz :)”
Ege – “Kapatıyorum.”
İşin ciddiyetini anlayınca aceleci bir ses tonuyla:
Mert – “Sabah kahvaltı edecektik… Geçerken beni de al, arabam arıza yaptı, servise bıraktılar.”
Doğru, geçen hafta sözleşmiştik. Son üç gündür yaşadıklarım yüzünden aklımdan çıkmıştı. Buna takılı kalmayarak, telefonun diğer ucunda hâlâ bekleyen Mert’i yanıtladım:
Ege – “Tamam, ancak bir saate gelirim.”
Mert – “Tamam, bekliyorum.”
Kapanan telefonu komodine bırakıp ayağa kalktım. Önce ağız bakımımı yapacak, ardından kendime gelmemi sağlayacak banyomu yapacaktım.
Sabah kahvaltısı için Mert’le buluştuğumda, göz kapaklarım hâlâ geceye ait, zihnimse henüz uyanmamıştı. O, her zamanki neşesiyle beni karşılayıp masaya oturur oturmaz akşam için bir plan önerdi.
Mert – “Bugün seni normalin dışına çıkartacağım, adam gibi bir akşam yapacağız. Sen de bu ara neler olup bittiğini düzgünce anlatacaksın. Belli ki bir şeyler oluyor ve her ne dönüyorsa sen bundan epey etkilenmiş görünüyorsun.”
Ege – “Bunu da nereden çıkarttın?”
Uyarıcı bir ses tonuyla konuşmamın ardından, Mert aynı çekinmezlikle koca bir kahkaha attı ve devam etti:
Mert – “Hadi ama dostum, bunu ifadelerin efendisine mi söylüyorsun?”
Ege – “Eh işte, hemen hemen aynı konular…”
Mert – “Ama bu aynı konularda seni yakalayan bir şey var, belli belli.”
Ege – “Tamam anladık, sezdin bir şeyler. Şimdilik bir rahat ver de kahvaltı edelim.”
Mert – “Şimdilik… Akşam buluşunca bunu detaylandırıp bir iki kadeh bir şeyle taçlandırırız. Hem belki bir kaçamak…”
Muzipçe bir göz kırparak son sözlerini söyleyip tabağındakileri yemeye geri döndü. Benim için artık sıradan bir gün olmaktan çıkmıştı bu sabah. Aklım başka yerdeyken söylediklerine çok da karşı çıkamadım. Nitekim baştan sona haklıydı.
Onaylayıcı bir şekilde:
Ege – “Olur, akşam için tekrar hatırlatıcı bir mesaj atarsın.”
Kısa süre sonra, mahkemeye geçmek üzere arabaya bindim. Bugün, şirketi atlayarak Bozkurt markası için önemli bir davayı halledip günü bitirmeyi planlıyordum. Gerçi karşımda oldukça çirkin bir dosya vardı ve bu olayın lehimize sonuçlanması gerekiyordu. Dosyanın kapağında bir kadının ismi: Helen Çelik. Holdingimizin müdür yardımcısı Cihan Tortu hakkında açtığı taciz davası… Tabii ki bu, şirket içinde yaşanan ilk olay değildi. Ama mahkemeye kadar gitme cesareti gösterilmiş ilk vakaydı. Bütün gözler bu davanın sonucuna çevrilmişti. O yüzden de yedek avukatlara bırakılamayacak kadar mühimdi. Babamın bizzat ilgilenmemi istediği bir dava…
Helen, duruşma salonuna başı dik ama gözlerinde bastırılmış bir yangınla girdi. Cihan ise her zamanki gibi pahalı takım elbisesinin içinde pişkin, hiçbir şey olmamış gibi dikiliyordu.
Mahkeme boyunca, elimdeki zayıf savunmayı gerçek gibi göstermek için konuştuğum her cümle, dilimden düşmeden önce vicdanımı sıkıştırdı. Kadın, oldukça sağlam delillerle gelmişti: mesajlar, görüntüler, tanık ifadeleri… Ama unutmamaları gereken şey, karşılarında Ege Bozkurt olduğuydu. Yılların birikimiyle elde edilmiş sağlam bir kariyerim vardı. Her türlü yasa boşluklarını kullanabilecek ve karşımda bulunan insanları buna inandırabilecek bir hakimiyete sahiptim. Onun, yani bu dosyanın güvenilirliğini sarsmak benim için tek duruşmada halledilecek kadar basitti.
Ve bingo, başardım.
Hakim, savunmalarım karşısında hiç tereddüt etmeden Cihan’ı akladı. Bu karar, odada Cihan için çarpık bir gülüşe sebep olurken, karşı taraf için yıkıcı bir darbeydi.
Mahkeme çıkışında Helen önüme dikildi. Gözleri doluydu ama sesi çatlamıyordu. Güçlüydü; fakat hayal kırıklığı apaçık belliydi:
Helen – “Bizi koruyacağını düşündük. Şirkette seni dürüst, adil, güvenilir biri sanmıştık. Ama sen… sen sadece bir vitrinmişsin. Biz kadınlar, bir ihtimal de olsa senin vicdanının ardında durabileceğimizi sanmışız. Ne büyük yanılgıymış.”
Mahkeme koridorunda söyledikleri yankılanıp kulaklarımdan içeri hücum ettiğinde, Helen arkasını dönüp çoktan gitmişti.
Yanımda duran Cihan, kadının ardından soğuk bir gülümsemeyle bana dönerek:
Cihan – “Güzel işti, Bozkurt.”
Sıkmam için uzattığı elini havada bırakarak çıktım adliyeden. Geride, davranışıma bozulmuş bir şekilde duran adamı umursamayarak eve doğru yola koyuldum. Burada kalarak ciğerlerime eziyet edemezdim.
—-
Eve geldiğimde kendimi kanepeye atıp, uykusuz geçen bir gecenin ardından akşama kadar dinlenebilmek için gözlerimi kapattım. Helen’in koridorda söyledikleri beynimde yankılandı:
“Biz kadınlar, bir ihtimal de olsa senin vicdanının ardında durabileceğimizi sanıyorduk…”
Bir kez daha sustuğum bir haksızlık canımı yakmıştı. Ama bu sefer farklıydı. Çünkü artık zihnimde Meyra vardı. Onun gözleri… Onun sessizliği… Bana unuttuğum bir şeyi hatırlatıyordu: vicdanı.
Düşüncelerimin içinde daha fazla kalamayarak, telefonu elime aldım ve eskiden kalma birkaç numarayı girip bir dizi mesaj yolladım. Mesajlar iletilir iletilmez telefonu koltuğa bırakıp, hızlı bir duşun ardından rahat bir şeyler giymek için odama yöneldim.
…
Bilinmeyen numara: Her şey hazır.
Beklediğim bildirim sesi çaldığında, mesajı okudum ve Cihan’ın evine doğru yola çıktım. Evi dediysem, metresi için açtırdığı evi.
Olacakları uzaktan izlemek için bir taksiyle gelmiştim. Adamlar Cihan’ın kapısında hazır, benim komutumu bekliyordu.
Ege: Başlayabilirsiniz.
Mesaj okundu okunmaz, adamlar o lüks arabayı parçalamaya başladılar… Gürültü Cihan’a ulaştığında, gördükleri karşısında şoka uğradı. Hiç düşünmeden hışımla adamların yanına geldi. Ama planımız beklenmedikti.
O an, her şeyin amacı ortaya çıktı: Cihan’ı evden dışarı çıkarmak. Arka tarafa gizlenmiş adam, Cihan’ı bayılttığında her şey yolunda gidiyordu. Geriye sadece onu istenilen kıvama getirmek kalmıştı. Bu, canını çok seven birisi için hiç de zor değildi.
Adamlar plana sadık kalarak metresi evden, sessiz kalması şartıyla gönderdiler.
Bütün detaylara, dinleme kulaklığım sayesinde erişebiliyordum.
İçeride olamazdım. Ama her şeyi organize edip, bazı ayarlamaları yapabilirdim. İçimdeki güç damarlarımda adrenalini zirveye çıkarmıştı. Bilinmez bir şekilde adaleti sağlamaya çalışmak, yüreğimde tarifsiz bir fitil ateşliyordu. O, dünden kalan vicdan azabımı törpülemeye, Meyra’ya dair hislerimi susturmaya yetiyordu.
Maskeli, gizemli adamlar tarafından çembere alınan Cihan’ın kaçacak yeri kalmamıştı. Mecbur bırakılmış, her şeyi anlatmak zorunda bırakılmıştı. Tüm gerçekler bir video kasede kaydedilmişti.
Adamlar Cihan’a bir hafta içinde işten istifa etmesini, kadınlar adına yaptığı tüm pislikleri şahsi olarak ifşa edip şirket ve çalışanlardan özür dilemesini söylediler. Eğer bir hafta içinde bu şartlara uymazsa, video ve diğer deliller tüm medyada yayımlanacaktı.
Görevlerini eksiksiz tamamlayan adamlar, Cihan’ı çırıl çıplak bir şekilde arabasının dışında bıraktılar.
Geriye sadece bir şey kalmıştı: Helen’in evine konulmak üzere hazırlanmış dosya.
——
Helen kapıyı açtığında üzerinde şunlar vardı:
“Bu dosyayı inceledikten sonra paylaşmak isteyeceğini biliyorum. Ama senden ricam bir hafta beklemen. Bu senin lehine olacak. Bazı adaletler mahkeme karşısında olmasa da er ya da geç yerini bulur…”
Umuyordum ki bekleyecekti. Çirkin olan vaka, hem şirket hem de onun adına, en zararsız şekilde çözümlenmişti.
Kimliğimi gizlemeliydim. Çünkü gerçekleşenler, Erkan Bozkurt’un değerlerine aykırıydı. Şirketi tehlikeye atacak en küçük bir şey bile engellenmeliydi.
Bu gece vicdanım adına bir adım atmıştım. Çünkü onun suskun gözleri, diğer kadınların sessiz çığlığı olmuştu.
Bunların hepsi, Meyra’nın vicdanıma dokunuşu sayesinde gerçekleşmişti.
Gökyüzü artık benim için daha berraktı.
Ege Bozkurt artık kimsenin kuklası ya da savunma mekanizması değildi.
Bu gece adi bir adam susturuldu.
Ama pırıl pırıl bir kadın hayata döndü.
—-
“Peki,Ege bu geç keşfettiği adalet duygusunu kabul edip yoluna vicdan ile devam ecekmi?Yoksa öğretildiği gibi vicdansızlığın hafifliğinde zirveye tırmanmaya devam mı edecek.
Bunu yalnızca devam eden okuyucular bilebilir.”
