7. bölüm · Küllerin Mührü

Bölüm 6 : Açığa Çıkan Şeyler

elif oruç

🪻🫧 Instagram : ellif.oruc

*

Gerçekleri görmek için gözlerine bakmak lazımdı bir kimsenin.
Parlar , kısılır, kaçırılır.
Ve hissedilir.

“Prenses, yoksa kendi nişanınızdan mı kaçıyorsunuz?”
Ağzımı açamadım o an. Geri adımlar attım. Şimdi salona doğru koşsam çok bir şey olmazdı ama garip olurdu.Hem de ona karşı.
Bana doğru birkaç adım attı ve elindeki şamdanı yukarı kaldırdı. Şimdi onun yüzünü net görüyordum. O da benimkini.Burada ne işi vardı mesela?
“Prens Tylor, sizleri bulup getirmem için beni görevlendirdi. Bende sizi buraya doğru koşarken gördüm. Kısa yol bulmam gerekiyordu. Bir asker de beni bu yola…” eliyle geldiği yönü gösterdi ve “...gönderdi.” dedi.
Ardından tebessüm etti. Gözleri tebessümle kısılıyordu ve bu onun yüzüne çok hoş hava katıyordu. Asker olmasına rağmen içindeki masumiyeti de bırakmıyordu sanki. “Anlaşılan burada gizli bir çıkış var. Yoksa nasıl kaçmayı planlıyordunuz ki?” cevap vermedim. Abim benim kaçtığımı da görmüştü. İşler daha kötüye gidiyordu.
“Soru sordum Prenses…” bir adım atarak bana yaklaştı. “Tabi ki cevaplamak zorunda değilsiniz. Ama salona dönmek zorundasınız.”
Kaşlarımı çattım. “Bana emir mi veriyorsun?”
Omzunu yukarı kaldırıp indirdi. “Bana verilen emri yerine getiriyorum. ”
Bende dediğine karşı omzumu silktim. Ve hiçbir şey demeden sadece bakıştık. “Dinleyin,”
Bir adım daha atarak yaklaştı ve şamdanı yere bıraktı. Şimdi ışık onun boynuna vuruyordu ve dövmesine odaklanmıştım. Bu dövme kolyemle aynıydı.
İçim sızladı çünkü o kolyeye bir daha sahip olamayacaktım.
“Politik sebeplerden evlendiriliyorsunuz. İstemediğiniz bir yaşama zorla sürüklüyorlar sizi. Bundan hayli nefret ediyorsunuz. ”
Gözlerimi kıstım. Ağzımı açacakken devam etti “Ve Dük Lowen…ah lütfen kızmayın ama ömrümde öyle kendini beğenmiş bir adam görmedim.” dedi.
Kendimi tutamayarak güldüm. Allen burada benimle dedikodu mu yapıyordu?
“Haklısın. O kendini beğenmiş adamla uzaktan yakından alakam yok. Babam zorluyor.” itirafım karşısında kaşlarını kaldırdı.
Zaten bildiği bir şeyi ağzımdan da duyunca ne durumda olduğumu, nasıl hissettiğimi artık anlamıştı sanki.
Başını onaylarcasına salladı. Ve sesini alçaltarak “Bu nişanı istemiyorsanız. Ve gidebileceğiniz herhangi bir yer varsa, sizi görmezden gelebilirim.”
Ne? Bunu yapacak mıydı? Neden?
Kaşlarımı çattım. “Hayır, kötü niyetim yok. Ya da herhangi bir çıkarım.”
Genede bir açıklama yapmalıydı. “Tamam Prenses öyle olsun. Sadece beraber iki gün geçirdik. Sizler çok iyisiniz ve cesaretlisiniz. Hayatınıza kendiniz karar vermelisiniz. Ama dediğim gibi gideceğiniz bir yer varsa görmezden gelirim. Eğer yoksa bu çok tehlikeli. Hayır ailenizin sizi bulmasından bahsetmiyorum, savaşın kıvılcımları Belgraus ‘da da belli oluyor. Size bir şey olursa kendimi asla affetmem.”
“Bunu bu yüzden mi yapıyorsun?”
Ve elini siyah kıyafetinin sağ tarafındaki küçük cep kısmına götürüp bir şey çıkardı. Yerden şamdanı alıp elindeki şeyi yüzüme doğru tuttuğunda onun boynuna sarılmak istemiştim.
“Ne, Alleen sen ciddi misin?!”
Sesim öyle yüksek çıkmıştı ki aniden arkamı dönüp biri var mı diye kontrol etmiştim ama bu çok heyecanlandırmıştı.
Avuçlarımı açtım ve elindeki kolyenin avuçlarıma bırakmasına izin verdim. Kolyenin ucu dantelli eldivenlerime rağmen değer değmez parlamaya ve yakmaya başladı. Elimle kolyenin ucunu okşadım.
“Prenses Ellysia, kolye yanımdayken ne yandı ne de parladı. Siz olunca böyle şeyler oluyor. Belki de…”
Sustu. Yüzünü yere indirip demesi gerekenleri zihninde tartıyor olmalıydı. Ama benim de vaktim yoktu.
“Belki de bir güç…bir kehanet. Bilemiyorum. ”
Yutkundum. Kolyeye baktım ve bunun olamayacağını biliyordum. İmkânsızdı. İmkansız şeyleri düşünerek vakit kaybedemezdim. “Bu imkânsız Alleen. Sen de taşların bazen parlayabildiğini söylemiştin. Kim bilir belki de tenim hassastır.”
Kolyeyi boynuma taktım. Onun gözlerine bakamadan “Teşekkür ederim Alleen…gidecek yerim yok. Kaçmayı planlıyordum.” diye bir itirafta bulundum.
“Hapisten çıkalı sadece iki gün oldu. Kendimi sanırım güvenilirlik konusunda kanıtlamam gerek. Yoksa orduya alınmayacağım.” dedi.
Gözlerimi gözlerine çevirdiğimde sertçe yutkundum. Bu doğruydu. Onun benim için kendisini tehlikeye atmasının hiçbir anlamı yoktu. “Haklısın Alleen. Belki de geri-”
“Ama sanırım haberleri olmazlarsa sorunda çıkmaz. Öyle değil mi?”
“Ne?”
“Duydunuz. Prenses Ellysia bu krallıkta bildiğim çok yer yok. Siz kaçsanız eminim ki tekrar bulunacaksınız. Dük Lowen ölmezse kurtulamazsınız. ”
“Ama bu…çok ciddi bir şey.” Sesim sonlara doğru kısılmıştı ve evet bu doğruydu. Lowen ‘ı öldürmek benimde aklımdan geçiyordu ama bu şekilde değil. Lowen’ı ben öldürmesem bile, öldürülmesini istemem, bilmem de bu cinayete ortak olmaktı.
“Prenses salona dönün, nişana devam edin. Sizlere yardımcı olacağım. Yemin ediyorum.”
“Bunu neden yapıyorsun?”
Sessiz kaldı. Bunu neden yapıyordu? Günler geçse, haftalar geçse de düşüneceğim tek şey buydu. Neden yapıyordu?
“Sadece dönün. ” topuklarının üstünde döndü ve geldiği yoldan geri döndü. Herhangi bir söz çıkmaması adına beraber gitmeyecektik o salona. Bana güveniyordu ve benim döneceğimi biliyordu.
İstemeyerekte olsa döndüm ve sahte insanların içinde bir gece geçirmeye razı oldum.
Ben merdivenlerden yavaşça inerken bana doğru yaklaşan Lowen ‘a döndü bakışlarım. Sarı saçlarını geriye doğru taramıştı. Üstündeki siyah-gri ipekten kıyafeti ile oldukça ihtişamlıydı. Yavaş bir şekilde elini uzatıp hafifçe eğildi. Yaptığı reveransı kabul edip elini tuttum ve gülümsemeye kendimi zorladım.
Alkışlar eşliğinde Kralın önüne doğru yürümeye başladık. Prens Tylor Kralın hemen sağındaydı. Onun uyarıcı ve sert bakışlarını kısa bir süreliğine üstümde gezdirdi. Prens Tylor gerçekten büyümüş, gelecekte otoriter bir kral olacağının izlerini şimdiden belli etmeye başlamıştı.

Üvey annem yani kraliçe ise solundaydı. Onun arkasında Bayan Therquin yerini almıştı. Hepsi önümde bu evliliğe razı bir şekilde bakıyordu. Gözlerinde bir gramda olsa anlayış ve merhamet arıyordum.
Ama yoktu.
Kralın önünde ikimizde eğildik. Nişan töreni az sonra gerçekleşecekti.

“Çok sevgili Belgraus hanedanları, dükler ve düşesler… Hepiniz sevgili kızım yani Prenses Ellysia ‘nın bu mutlu gününde yanında olmanızdan dolayı tekrardan minnettarlığımı belirtiyorum. Burada çok kutsal bir işin içerisindeyiz. Ve bu işle Belgraus Krallığı’nında önemli getirilerin olmasıda güzel bir lütuf…”
Yanıma geldi ve elimden tutup havaya kaldırıp gülümsedi. “Evet. Ellysia, senin söylemek istediğin bir şeyler var mı?”
Annemle göz göze geldim. Gülümsemem için bazı işaretler yapıyordu. Ona uydum ve gülümsedim.
“Hepiniz öncelikle hoş geldiniz. Bu mutlu günümde yanımda olduğunuz için teşekkür ediyorum.” Sertçe yutkundum. Babam elimi öptü. Yanıma Lowen yaklaşıp babamın tuttuğu elimi bu sefer o tuttu.
“Birkaç şeyde ben eklemek istiyorum…” Lowen konuşmaya başladığı sıra bakış açıma Alleen girdi. Ellerini arkada bağlayıp dik bir şekilde etrafa bakmaya başladı ve sonunda gözleri beni buldu.

Askeri bakışları bir anda yumuşayarak tebessüme döndü. Sadece dönün, demişti. Dönmüştüm. Onun söylediklerini yapmıştım ve bir sonraki adım onun yapacaklarıydı.

“Ve diğer hayatımı Prenses Ellysia ile kurmaktan mutluyum.” olursun tabi o kadar para kazanacaksın.
Mideme bir yumru oturdu. Üstümdeki mavi elbise beni daha da sıkıyor, buradan koşarak kaçmam için beni teşvik ediyordu.
Lowen konuşmasını bitirdi. Ve elimi öptü. Tebessümümü sürdürdüm. Nihayet bir hizmetçi elinde tepsi ile içeri girdi. Saf altından yapılmış bu tepsinin üstündeki parlak taşlı yüzüğe odaklandım.
O yüzük şimdi parmağıma takılacaktı.
***
“Ellysia, gülümse. Dikkat çekmek istemezsin değil mi?”
Lowen kulağıma doğru fısıldamasının ardından kadehini kadehime yaklaştırdı. Kadehimle onun kadehini vurup iki yudumda içtim.
Masaya geri koyduğumda ileri de Alleen ile abimi konuşurken gördüm. Alleen şimdiden güven kazanma konusunda iyi gidiyordu. Böyle devam ederse iyi bir komutan olacağından şüphem yoktu. Onların ne konuştuğunu merak ediyordum.
Gecenin geri kalanı misafirlerle konuşmam, sahte kahkahalar atmam ve Lowen’la mutluymuş gibi gözükmemle geçti.
***

Sabaha karşı
04.58

Hizmetçilerin bile uyanmak üzere olduğu bu vakitte hala uyuyamamıştım. Bugün yaşanılan onca şeyin şokunu yaşıyordum. Zorla evlendiriliyordum ve ailem çok kararlıydı. Üstüne üstlük dertleşeceğim hiç kimse yoktu. Grand’ı kendi ellerimle orduya itmiştim. O gece belki de köylere yardım etmeseydik Grand burada olacaktı. Ya da ben Grand’a planımı anlatmasaydım, her şeyi tek başıma yapsaydım gene aynı olur muydu?Olurdu. Bu sefer beni koruyamadığı için gönderirlerdi. Zaten tek başıma da yapamazdım. Saray hazinesini koruyan muhafızları nasıl ortadan kaldıracaktım? Her ne kadar bu konu benim için bir gizem olsa da Grand’ın eline su bile dökemezdim.
Düşünceler zihnimi bulandırdığı sıra kalbim sıkışmaya başladı. Çaresiz bir şekilde nefes almaya çalışıyordum. Yerimden doğrulup oturma pozisyonuna geldiğim sıra kolyem parlamaya başladı.

Sanırım bu sefer ciddiye alacaktım. Ve artık kolyemin parlamasından korkmuyordum. Buna alışmıştım belki de bazı şeyleri çözmeye ihtiyacım vardı.
Üstümden beyaz örtüyü yere atıp yatağımdan kalktım. Sandalyenin üstünde bulduğum siyah pelerini omuzlarıma alıp , elimi masanın üstünde yanan şamdanı elime aldım.
Kolyeyi boynumdan çıkarıp şamdana yaklaştırdığım sıra yaydığı sarı ışıktan kırmızı ışığa geçmişti. Bunun bir tür renk karmaşası olduğunu düşündüğümden geri çektim ancak kırmızı yanmaya devam ediyordu.
Bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibiydi. Bu bilmediğim hayvanın kanadı olan kolyem birden çatladı. Kaşlarımı çatarak kolyeye bakıyordum. Bir hata mı yapmıştım yoksa? Tedirgin olmaya başlıyordum.
Kolye eşit bir şekilde uzunlamadığına çatlamıştı ve çatlak biraz daha büyüdü. Ortasından kılıç şeklinde bir pusula çıktı.

Bu küçük kolyeden nasıl böyle bir şey ortaya çıkabildiğine aklım almıyordu. Sadece şaşkın bir şekilde bakıyordum. Üstelik tam ortasındaki pusula sanki bir yolu tarif ediyordu.
Belki de benim o yola gitmem gerekiyordur ama korkuyordum. Eğer gitmezsem belki güvende olabilirdim. Diğer yandan bakarsam da çoğu şeyi kaçırabilirdim. Kim bilir kötü bir şey çıkmazdı altından?
Kolyeyi takip etme kararı aldım. Sessiz adımlar atıyor , sarayın karanlık koridorlarında daha yeni tanıştığım pusulanın gösterdiği yolu takip ediyordum.
Kırmızı olan kuzey olmalıydı. Çocukken abimin bir pusulası olduğunu hatırlıyordum. Ona Kaptan Ryanson hediye etmişti. Ve abim Kaptan Ryanson ‘dan öğrendiği bazı bilgileri bana anlatmıştı.
O günleri özlüyorum. O günlerin asla gelmeyecek olması acı veriyor.

Pusula beni sarayın arşiv odasına götürmüştü. Kapıda bir tane muhafız uyuklar bir şekilde nöbet tutuyordu.
Nasıl alt edebilirdim? Muhafız adeta uyuyordu. Eğer ki çok sessiz olabilirsem beni yakalayamazdı. Bu biraz riskliydi. Ancak denemeye değerdi. Belki yalan söyler beni abim gönderdi falan derdim.
Ama bu en son isteğimdi. Nefesimi tutmuştum ve çıplak ayaklarımın parmak ucunda yürüyerek kapıya yaklaştım. Muhafız artık biraz daha çok uyumaya başlamıştı. Hafif horlama sesini bu yakınlıktan duyuyordum.
İçerisinin karanlık olmamasını dinliyordum çünkü şamdanı geride bırakmıştım. Kolyeyi sıkı bir şekilde avuçlarımda tutarak muhafıza son kez baktım ve kapının kulpunu emin adımlarla tuttum.
Kısa bir aralık açarak içeri süzüldüm. Ruhum bedenimden ayrılmış gibi hissediyordum adeta. Yere yığılmış Tanrı’ya şükrediyordum. Kim bilir belki şükretmek için erkendi ama en azından içeri girebilmiştim.

Karanlık arşiv odasındaki dev raflı dolaplar beni ürkütmeyi başarmış gibiydi. Ayağa kalkıp perdeleri araladım. Az da olsa Ay ışığı odaya ulaşıyordu. Avuçlarımdan serbest bıraktığım pusula kendiliğinden havada süzülmeye başlamıştı bile. Bu olağanüstü durum karşısında tüm soğukkanlılığımı korumaya çalışıyordum.
Pusula kendi etrafında döndü ve daha parlak ışıklar yaymaya başladı. Bu ışık odayı öyle aydınlatıyordu ki en üst raftaki kitapların tozlarını dahi görebiliyordum.
“Ellysia, buraya kadar cesaretini korumaya zorladın. Devam et.”
Pusula beni odanın diğer ucuna götürdü. Etrafıma bakındığım sıra duvarın bir ucundan diğer ucuna kırmızı bir perde çekilmiş olduğunu gördüm. Perdeyi yavaşça aralamaya başladığımda ortaya çıkan tüm tozları da beraberinde yutmuştum.
Öksürüğümü kontrol etmek zorundaydım keza bu odadaki tek kişi bendim ve sesim berbat bir şekilde yankılanıyordu.

Kimdi bu kadın? Neyin nesiydi?
Bana benziyordu. Siyah saçları, yeşil gözleri…
Dudağındaki o sıcacık tebessümü bana bir şeyi anımsatıyordu.
Annemi…

Bu kadın gerçekten annem olabilir miydi? Eğer öyleyse bana neden hiç göstermediler? Neden sarayın arşivine, en nadir girilen yerlerden birinin en uç noktasına bir perde ile örttüler? Elimi tabloya dokunduğum sıra içime işleyen sıcaklık ile ağzımdan bir inleme döküldü.
Pusula tüm ışığını kaybetmiş gibi sönmeyi bırakıp kolyenin şeklini aldığında ortalık karanlığa büründü. Bu bana korku versede, burdan bir şeyler öğrenmeden çıkamazdım.
Resim tablosunda annemden başka kimse dikkatimi çekmemişti ve şu an karanlık olduğundan yeterince inceleyemiyordum. Elimle tablete bir kez daha dokundum ve bu kez hissetmeye başladım.

Ellysia…

Arkamı korkuyla döndüm.
Her şeyin belirli bir açıklaması vardır. Benim nasıl öldüğümün bile. Bunları öğrenme yaşına geldin çünkü kazanman gereken bir savaş var sevgili kızım…
Bu nasıl mümkün olabilirdi. Annem benimle nasıl konuşabilirdi?

“Sen…sen ne demeye çalışıyorsun? Neredesin? Karşıma çık!”
Ses yoktu. Etrafımda bir kez daha döndüm ve resme tekrar baktığımda güneşinde yavaş yavaş doğduğunu gördüm. Belki de gün doğumunu beklemeliydim.
Alnıma bir sıvı damlası temas etmesiyle yerimden sıçradım. Tavana baktığımda delik bir yer aradım ama yoktu. Gözlerim tekrar tabloya döndü. Resimde annemin ağzından kırmızı bir sıvı akıyordu. Sıvılar yere damlıyor birkaçı da alnıma geliyordu. Elimi alnıma götürüp ne olduğunu anlamak adına kokladım. İğrenç kokuyordu. Belki de…hayır bu zaten olamazdı. Kan olduğunu düşünüyordum belki de öyleydi.

Aklımı kaçırıyorum. Bunların hepsi rüya. Geçecek.
Boğazım kurumuş, soğumuş yutkunmamı dahi engellerken öksürmeye başladım.
Bunu öğrenmelisin.

Kolye tekrardan canlandı ve havalanarak pusulaya dönüştü ve bana bir yön göstermeye başladı.
Tabloyu sonra tekrar inceleyecektim çünkü asıl yapmam gereken bu pusulayı takip etmekti.Kalbimi sakinleştirmek için kendi kendime konuşmaya devam ediyordum.

Sen güçlü bir kızsın Ellysia.
Tekrar o ses.
Bunu yapabilirsin.
***

Arşiv odası kraliyet odasından daha büyüktü. Odanın köşesinden de iki koridora ayrılıyordu. Pusula beni soldakine götürdü. Hava aydınlanmaya başlasada pencereler olmadığı için karanlık artıyordu ama pusulanın ışığı olduğu sürece sıkıntı yoktu.
Biraz daha yürüdükten sonra bir kitaplığın önünde durduk. Pusula yere düşerken avuçlarımı açtım ve elime düştü.
Karşımdaki koca kitaplığa bakıyordum. Krallığın ilk yıllarına dair bilgiler olmalıydı. Üstündeki dosyaların tarihleri buna göre atılmıştı.
Kitaplığı elimle dokunurken tozların bıraktığı hisler ile ürperdim. Son dokunduğum yerin ahşap hissinden başka bir şey hissetmemle birkaç adım geriledim ve bunun kitaplık olmadığını anlamam birkaç dakikamı aldı.
Gizli bir dolap veya geçiş olmalıydı. Bu krallığın sırlarla dolu olduğunu çocukluğumda da düşünüyordum ama bu kadarını beklemiyordum.
Elimle birkaç yeri yokladım. Herhangi bir çıkıntı aradığımda bulamamanın stresi ile birkaç adım geri atıp kitaplığın bütününe baktım.
Abimle eskiden satranç oynarken demişti bunu bana. “Eğer ki bir şeyleri bulamıyorsan, resmin bütününe bakman gerek Ellysia.”

On sekiz raf ve tozlu kitaplar, tozlu bilgiler… Raftan bir tane kitap aldım. İçini karıştırdığımda Krallığın ilk yıllarına ait bir anayasa olduğunu gördüm. Geri kapattım.
Bir tane daha çektim ve bir tane daha. Diğer çektiğim ise kitap değildi. Onu çekmemle yüksek bir ses işittim.
İlk önce bunun bana yapılmış olduğunu düşündüğüm bir baskındı. Ama sonra karşımdaki koca kitaplık aralandı.
Pusula tekrar havalandı ve ışık yaymaya devam etti. Şaşkınlığım her saniye daha da artıyor, yüreğim her saniye daha da hızlı çarpıyordu.

Kendi yansımamı görene kadar bunun bir ayna olduğunu anlayamamıştım. Ancak pusula neden beni bir aynaya yönlendirmişti ki?
Çok geçmeden siyah saçlı bir kadının bir şeyler diktiğini gördüm. Yanına iki hizmetçi geliyor ona içecek bir şeyler getiriyordu.
Diğeri ise ona kırmızı renkte kalın bir örtü uzatıyordu. Kadın örtüyü dizlerine örttü. Gözleri yeşildi. Tablodaki kadınla aynı kadındı. Annemdi.
Bu durum karşısında ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Annemi izliyordum. Canlı canlı. Onun narin hareketlerini, sıcacık tebessümüne şahit oluyordum ve boynundaki kolye bana bıraktığı kolyeydi.
Elimle aynaya dokunduğumda başka bir anı gösterilmeye başladı. Bu sefer annem balkondaydı. Elini balkondan havaya doğru uzatıyordu. Uzattığı elde bir salkım üzüm vardı.

Önce bir kuş olabileceğini düşündüm. Ancak başka bir şeydi. Bu hayvan tamamen gösterilmiyordu. Sadece kocaman ağzını ve çıkan dumanlara şahit oluyordum.
Sertçe yutkundum ve derin bir nefes verdim. Gözlerim dolmaya başladığında anne hasretiyle dolup taştığımı fark ediyordum.

Aynaya tekrar dokundum. Annem kahvaltı yapıyordu ve sonra acı çekmeye başladı. Babamı görmemle kaşlarımı çattım.

Annem doğum yaptığı aşikardı hizmetçiler gelip onu bir odaya çıkarttılar. Annem acıyla boğazını tuttu. Acısı beni doğurması mıydı yoksa başka bir şey miydi? Annem morarmaya başladığında sanki bunu engelleyecekmişim gibi aynaya atıldım.
Nafileydi. Annem ölüyordu ve ben buna şahit oluyordum. Boynundaki kolyeyi ebeye uzattı. Gözlerimdeki yaşlar daha da çok akarken annemle bir kez bile konuşamamanın hasreti ile yanıyordum.
Annem ölürken teni mosmordu. Dudağı bembeyazdı. Ağzından kanlar akmaya başlamıştı.
Annem öldürülmüştü. Zehirlemişlerdi onu.

Ve aynada kendi görüntümü görmeye başladım.

*Devam edecek*

💖 Instagram // ellif.oruc