5. bölüm · Küllerin Mührü
Bölüm 4 : Dövmenin Açığa Çıkışı
🪼 Instagram : ellif.oruc
…
Parlayan tek şey kolyesi değildi. Duyguları, cesareti, aklı ve özgürlüğü…
***
“Kolyem!” elimle kolyemi tuttum ve havaya kaldırdım. Kolye hiç olmadığı kadar parlıyordu. İlk defa böyleydi ve ben bunun nedenini asla anlayamıyordum.
Kolyenin parlaklığı onun yüzünü bile aydınlatıyordu. Bana değil kolyeye şaşkın bir şekilde bakıyordu ve nefesini tutmuş gibiydi.
Kolyenin ucuna dokunduğum gibi onun sıcaklığına dayanamayarak çığlık attım. Onu boynumdan çıkarıp yere doğru fırlattığımda parlaklığı da aniden sönmüştü. Ortamda bir süre nefes seslerimiz dolaşırken yere çökmüştüm. Sıcaklık işaret parmağımı yakarak kırmızı bir iz bırakmıştı.
Bu da neydi böyle? Hiç bu kadar kuvvetli parlaklık ve sıcaklığa maruz kalmamıştım. Korkutucuydu. Hem de fazlasıyla.
“O…o da neydi öyle?”
Alleen anlamamış gibi bana baktı. Sanki tüm olanları biliyormuşum gibi açıklama da yapmamı bekliyordu.
Başımı iki yana salladım ve yutkundum. Konuşmaya başladığım sıra kelimeler sessizce dışarı çıktı.
“Bilmiyorum. Olanlar çok karmaşık.”
Kolye daha önce de parlamış, sıcaklık yaymıştı etrafa. Sanki bir büyünün kutsallığını taşıyordu. Annemden kalma, bilmediğim bir hayvanın kanadı olan küçük kolyemden bunu asla beklemezdim.
Kolyeye yaklaşmaya hazır olduğum vakit ayağa kalktım. “Prenses durun! Onu almak mı istiyorsunuz yoksa? Görmediniz mi neler oldu?”
Kaşlarımı kaldırdım ve hafifçe güldüm. “Korktun mu? ” diye sordum alayla. Ya da alaylı olma hissiyatı vermeyi zorlayarak.
“Ah, tabi ki de hayır. Prenses Ellysia, sizlere bir şey olmasını istemem. Tüm bu olanlar eminim ki taşın yapısından dolayıdır. Çocukluğumda dövüş hocam bazı taşların çok yüksek ısı yaydığını ve bazen parladığını söylerdi. Eminim ki ondan kaynaklıdır. Hem sabah sizde böyle olduğunu söylemiştiniz.”
Derin bir nefes verdim. “Her neyse Alleen. Artık buna son vermek istiyorum.” Kolyeyi elime aldım ve avcuma iyice bastırdım. “Buradan çıkmak istiyorum.”
Bir şey demedi. “Gerçekçi ol Ellysia. Buradan çıkmak istiyorsan, dizlerinin üstüne çöküp özür dilemelisin.” dilim mırıldansa da kalbim bağırıyordu her şeyi. Grand beni böyle görse “Ellysia, yapman gereken tek şey sabırlı olup beklemen. Geri kalanını ben hallederim.” derdi muhtemelen.
Ancak geri kalanını halledecek olan kişi bu sefer Grand değildi. Bendim ve hem sabırlı olup, hem de halletmem gerekiyordu.
Yerime oturdum ve bir süre kolyeyi karanlık bu ortamda izlemeye başladım. Karnım açtı. Başımın ağrısı hafiflese de hala ağrıyordu. Grand ormandaki mahzende kitliydi hem de benim yüzümden ve…
Ve sırlar daha çok düşünerek beynimi bulandırıyordu. “Alleen , sen ben olsan ne yapardın?”
“Kendinizi ne durumda görüyorsunuz Prenses Ellysia?”
“Sanırım sıkışmış ve çaresiz.”
“Böyle durumlarda genellikle önce derin bir nefes alır ve diğer insanları düşünürüm. ”
“Nasıl yani?”
“Onların düşüncelerini tahmin etmeye çalışırdım.” dedi. “Böylelikle onları daha iyi tanımamı sağlar ve atacağım adım daha hesaplı olur. Daha sonra ise kendi sesimi dinler ve hangisinin doğru olduğuna karar verirdim.”
Dediği gibi önce derin bir nefes aldım ve verdim. Diğer insanlar demişti ve aklıma ilk Granden, sonra abim , adım , annem ve babam geldi.
Granden kendisi benim bu durumdan çıkarmaya çalışır, abim kızar ve vereceği tek yardım babamla konuşmak olur. Annem ise benim bu durumdan tek başıma çıkmam gerektiğini düşünürdü.
Babam…? Babamın ne düşüneceğini kestiremiyordum. Onunla asla yakın olmamıştım. Karşılıklı yaptığımız bir sohbeti bile hatırlamıyordum. Kim bilir belki de hiç yapmamıştık.
Kendi idealleri ve geleceği her neyse bizi de ona göre şekillendiridi. Gelecekte hazineye daha çok para koymak istediği için beni evlendiriyor, ben onlara torun verince tahtı bırakıp yaşlılığın tadını çıkarmak için tahtı abime bırakacaktı.
Onun düşeneceği şeyi tahmin etmek için kendimi zorladım ve canı ne zaman isterse beni de o zaman çıkarması hakkında düşüneceği olurdu.
Öz babamdı. Ama kalbime de bir o kadar üveydi.
Ve sonra Lowen geldi aklıma. Bencil, gözü yükseklerde olan, kendi değerleri önemli olan Belgraus Krallığı kraliyetinden birisi ile evlenme fikri cazip gelen egoistin tekiydi.
Onun düşüncesi sadece kendi onuruydu. Başka bir şey değil. “Sinirlenmiş gözüküyorsunuz.”
“Nasıl?” ona baktım ve ne demek istediğini anlayamadım. “Düşünün ama düşüncelerinizde boğulmayın.” o dediğinde fark etmiştim.Belki de gerçekten düşüncelerimde fazla boğuluyordum. Bu huyumu değiştirmeliydim. Bu huyumu değiştirmek için ben çabalamalıydım.
“Buradan çıkması gereken kişi benim. Benim çıkmam gerek. Bir sonraki yemek saatine kadar beklesem yeterli.” dedim. “Peki kimin sesini dinlediniz?”
“Kendi sesimi dinledim.”
***
“Kolye bana annemden kalmıştı. Şu an ki kraliçe benim üvey annem. Aslında bu biraz karışık bir durum. ”
Ve kelimeler ağzımdan birer birer dökülürken neden anlattığımı anlamamıştım. Onun gözlerine baktığımda beni izlediğini hissetmiştim. Bakışlarımı avuçlarımda duran kolyeye çevirdim. “Sır saklayabilir misin?”
“Mezara kadar.” dedi. “Bu sırrı kraliyetten başka kimse bilmiyor. Ha birde Teğmen Granden… babam başka bir kadını yani şu an ki kraliçeyi sevmiş. Onunla beraber olmuş ve abim dünyaya gelmiş. Ancak sonra dedem siyasi sebepler yüzüne babamın annem ile evlenmesini zorunlu kılmış. Ve ben doğmuşum…ancak annemi kimse tanımıyor. Çok dışarı çıkan ve halkı selamlayan birisi değilmiş ki sadece üç yıl kraliçe olmuş. Sonrasında beni doğururken vefat etmiş. ”
Başımı tekrar ona kaldırdığımda pür dikkat beni dinliyordu. Kalktım ve onun yanına doğru yürüdüm. Tam karşısına dizlerimi sağa doğru büküp oturdum. Kolyeyi iki parmağımın ucunda yukarı doğru tutarak korkulu bir şekilde güldüm. “Acaba bu annemin laneti mi? Sen ne düşünüyorsun bu konuda?”
Başımı iki yana salladı. “Zorlu bir hayat ve gerçekten sıradışı.”
“Sıradışı olan nedir? Her ülkede olmaz mı böyle aile içi durumlar?”
“Bilemiyorum Prenses Ellysia. Ben basit bir askerim. ”
“Yüksek rütbeli bir ordu komutanısın. Bir şeyler bileceğini düşünüyorum. ”
“Bildiğim tek bir şey varsa o da yerine getirmem gereken emirlerdir. Sizler gibi bir sarayda büyümedim.”
Kaşlarımı çatarak “Şu an beni küçümsüyor musun?” diye sordum. Onunla sohbet etmem bir hataydı. Belki de sadece kendini üstün gören hayatı bildiğini sanan basit bir askerdi.
“Sizi küçümsemiyorum. Kaderi küçümseyemem.”
“Kaderi mi? Tanrı’ya inanmadığını imâ etmiştin.” derin bir nefes verdi ve kafasını duvara yaslayarak “Tanrı’ya inanmamak aptallık olur değil mi? İnanç konusunda konuşmaktan hoşlanmam. Her şey zihin ve kalpte bitiyor Prenses Ellysia.”
Omzumu silktim ve bir kolumu zemine yaslayarak cevap verdim. “Sanırım herkes seninle aynı şeyi düşünüyor. Bu konuda kimseyle sohbet etmişliğim yok. Granden’la bile.”
“Konumuz şu an dine mi çevriliyor?”
“Geçmişten, gelecekten veya hislerden bahsedeceksek inançtan neden bahsetmiyoruz?”
Sıkılmış gibi bir nefes verdiğinde gerçekten bu konudan hoşlanmadığı belli oluyordu. “Prenses Ellysia, lanetler gerçek değildir. Kolye ise yapıldığı taş yapısınca parlıyor. Endişelenmeyin. Eminim ki yarın buradan çıkacaksınız.”
Ve ortam bir kez daha sessizliğe büründü.
★
Parlayan tek şey kolyem değildi. Başım ani giren ağrıyla ateşin bir anda harlanması gibiydi. Sızlıyordu ve nefes almamı dahi engelliyordu.
Bu sefer yardım istesem iyi olacaktı. Ayağa kalkmaya çalıştım. Tökezleyerek yere düştüğümde kafamı sertçe yere çarpmıştım.Duyduğum son ses “Prenses Ellysia!” olmuştu. Adım hiç bu kadar yankılı gelmemişti.
Tanrım neyim var benim? Hiç olmadığım kadar üşüyorum. Hiç olmadığım kadar korkuyorum. Ağlamak istesem onu da beceremiyorum. Kim bilir belki de ölüm çizgisinde yürüyorum.
“Parlayan tek şey kalbin değil güzel kızım. Cesaret basamaklarını birer birer geçiyorsun. Kalbinde artık parlamaya başladı.”
“Nasıl, siz kimsiniz?”
“Kendine güvenmedin hiçbir zaman. Belki de artık kendime güvenmen için bu senin sebebindir. Ne de olsa hayatın ne getirdiği belli değil. Olması gereken bir prenses olmak zorunda değilsin. Olman gereken bir prensessin.”
***
“Of!” başım ağrımıyor , zonkluyordu. “Ellyisa. İyi misin kızım?”“Anne, sen misin?”
Gözlerimi açtığımda tam karşımda abim ve annem vardı. Annemi hiç bu kadar endişeli görmemiştim. En azından benim için.
Abim benim uyanmamla yanıma yaklaştı. “Mahzende bayılmıştın. Kafanı sert çarpmışsın. O mahkum,yeterince bağırmasaydı-”
“Tylor!”
“Pardon anne. Her neyse.”
“İyiyim merak etmeyin.”
Yerimde doğrulmaya çalıştım. “Kalkma Ellysia. Dinlen. Şifacılardan birisini çağıracağım. Abin seninle kalsın.”
dedi ve odadan elbisesinin tüm ihtişamı ile çıktı. Abim ile baş başaydım. Bana hiç birbirimizin üvey olduğunu hatırlatacak bir davranışta bulunmamıştı. Bu her zaman ona karşı gardımı indirirdi.
“Rüyanda ne gördün? ‘of’ diye uyandın.”
“Ah, evet ben…” konuşamadım. Geçenki gibi rüyamı anlatamadım. Grand’a da anlatamamıştım zaten. “Hatırlamıyorum.’’
Başını sallayarak yanıma yaklaştı ve yatağımın ucuna oturdu. “Neden böylesin?” diye mırıldanarak elimi tuttu. Son derece merhametli görünüyordu. Abim krallığın kurallarına uyan birisiydi.
“Bazı şeyleri kabullenmek gerek Ellysia.”
“Bazı şeyleri…?”
“Bu sarayda bir prenses olarak dünyaya geldin. O yüzden ona göre davranmalısın. Bir taşralı değilsin. Kurallara aykırı davranmaman gerek.”
“Bu anlamsız!” diyerek ona karşı çıkmaya çalıştım. Rüyam bana kendime güvenmemi haykırırken artık susamazdım.
“Herkes kurallara göre davranıyor. Mahzende ne oldu bitti bilmiyorum. Belki de bünyen kaldırmadı Ellysia. Ama oraya düşmen kurallara aykırı davranman yüzündendi. ” elimi sıktı ve yüzünü yaklaştırdı. “Tamam biliyorum zor ve bu anlamsız geliyor olabilir sana. Ancak senin iyiliğin için her şey. Lord Low- Dük Lowen ile evlenmen, güzel bir yuva kurman ve sakin kalman gerek.”
Omzumu silktim ve elimi çektim. “Bana yüzünü dönüyorsun. Peki tamam…bunu sanırım sindirebilirim. Dinle, seni güzel bir yere tatil yapman için gönderebilirim. Kafanı dinlersin ve düğün öncesi motivasyon olur.”
“Ne, ne düğünü?”
“İki hafta sonra. Evleniyorsun.”
Yerimde dik bir pozisyona geldim. “Sen neyden bahsediyorsun? Bu asla olmayacak!”
Kaşlarını çatmıştı ve geriye doğru çekildi. “Ellysia, saygını koru. Sana bu son ikazım. Eğer ki Lowen ile evlenmezsen uzak bir diyarın yaşlı herhangi bir kralla evleneceksin. Duydun mu beni? ”
Gözlerim dolmuştu ve elimin tersiyle silerek abime baktım. Artık ona da kırgındım. “Pekâlâ.” dedim sinirle ve artık kimseyle konuşmak istemiyordum. “Grand nerede?”
“Granden, artık orduda görev yapacak. Belgraus toprakları bir savaşa girmek üzere. ” dedi sakin bir tonla.
“Ne?” bu çok ani olmuştu. Çok çok ani olmuştu. Abim gayet sakin bir tonla benim dostum, kardeşim, arkadaşımın orduda görev yapacağını söylüyordu.
O ölebilirdi. Ve ben onu bir kez daha göremeyebilirdim. Kötü ihtimaller beynimi allak bullak ediyordu.
“Dinle, evet bu çok korkunç bir şey. Ne de olsa Granden bizimle büyüdü. Senin koruman oldu ve siz yakınsınız. Ancak Granden üç kural çiğnedi Ellysia. Onun idam edilmemesi bile bir lütuf değil mi sence de?”
Başımı iki yana salladım ve ayağa kalkmaya çalıştım. “Onu görmek istiyorum!” diye bağırdığımda anında kalkıp beni durdurdu. Kolları arasına aldığında annemin ilk bayıldığım günki gibi bakmaya başladı. “Sakin ol…”
“Onu görmek istiyorum!”
“Neden Ellysia? Alt tarafı bir korumandı senin. Ne bu tavrın?”
“O…o benim…”
“O senin…”
Şüpheyle bakarken göz yaşlarımı kolumla sildim. “Derttaşım, dostum, kardeşim gibi abi!”
“Daha çok sevgilin gibi Ellysia. O bir alt tabaka. Sense bir kraliyet hanedanısın. Kendine gel.”
“O benim sevgilim değil.”
Dudakları yavaşça yukarı doğru kıvrıldı. Beni yatağa yavaşça bırakıp geri çekilirken sadece “Umarım öyledir.” dedi.
Yaklaşık bir iki dakika sonra kapı açıldı ve annem bir şifacı ile içeri girdi. Şifacının sorduğu sorulara cevap vermedim. Ağzımı açamadım. Kendime güvenip bazı şeyleri kabullenmemem gerekirken zorla evlendiriliyor ve Grand ile görüşemiyordum.
Elim boynuma gittiği sırada orada olmadığını fark etmiştim.
Aniden yerimde doğruldum ve hemen yanında duran masanın üstüne baktım. Belki bulup oraya koymuşlardır diye düşünmüştüm ama yoktu. Abime “Kolyem yok.” diyerek baktığımda anneme baktı.
Annem “Kolyeni nerede bulacağız şimdi? Sana yenisini alırız.”
“Hayır! O bana annemden kalan tek şey!”
şifacılar anneme baktığında annem kızardı ve kaşlarını havaya kaldırdı. “Ben…ben öyle demek istemedim anne… ancak-”
“Açıklama yapma. Sanırım bir şeyin de yok. Biz çıkalım dinlen sen.” dediğinde odadan çıktı.
Yıllardır sarayda görev yapan bu Şifacı on yedi yıl önce yaşanan senaryoları biliyordu. Selam verip annemin peşisıra çıkarken abim kısa bir süre gözlerime bakıp ifadesizce odadan çıktı.
Artık yalnızdım. Zihnimde dönen düşüncelerle her zaman yalnız olmama rağmen şimdi fizikende yanımda kimse yoktu. Başımı dayayacak bir omuz yoktu şimdi. Kolyem yoktu.
Kolyem elimden düşüp mahzende kalmış olmalıydı. Ayağa kalktım ve odada bir ileri bir gideri giderek onu ordan almanın bir yolunu bulmalıydım.
Sanırım tek yolu abime ya da herhangi bir muhafızdan rica etmekti. Ertesi sabah yapmalıydım bunu. En azından hem annem ve abim hem de ben sakinleşmiş olurdum.
Yatağa tekrar sırtüstü uzanıp tavanı izlemeye başladım. Son bir iki haftadır yaşadığım türlü şeylere rağmen asla pişman değildim.
Tüm gece uyuyamadım. Sabah beni uyandırmak için geldiklerinde ne yazık ki uyanık olduğumu görmüşlerdi. Salleen elindeki gümüş tepsiyi masanın üstüne koydu ve bana gülümseyerek günümü selamladı.
“Günaydın Prenses Ellyisa. Umarım iyisinizdir. Kahvaltı öncesi sütünüz ve elbiseniz de az sonra burada olur. Şimdi sizleri yıkayalım.”
Bir tepki vermeden ayağa kalktım ve her gün yaptıkları bu düzende bugünde ilerledim. Korsemi çıkarmada başladılar. Ardından elime süt bardağını uzattılar.
Gümüş bardak elimde kaymasın diye sıkıca tutup birkaç yudum aldım ancak daha fazlası yoktu. Midem daha fazlasını kaldırmadı ve birkaç yudum daha alarak bardağı tepsiye bıraktım.
Odanın sağ bölmesinde yıkandığım bir alan vardı. Bu alana sadece ben ve beni yıkayan hizmetçiler giriyordu. Bugün de aynı hizmetçiler aynı vakitte , aynı şeyleri yaparak ılık suyun altında beni yıkadılar.
Tasın içinden akan ılık su zihnimi dinlendiriyordu sanki. Hiçbir şey düşünmüyordum.
***
“Sana da günaydın Ellysia. Ancak konuşacak vaktim yok. Bu yüzden kahvaltı sonrasını bekle.”
“Olmaz!” dedim sertçe ve abimin oturduğu masaya biraz daha yaklaştım. “Sana meşgul olduğumu söylüyorum. Daha sonra!”
Net bir ifade ile beni başından gönderiyordu. Bunu onun lafını dinlemediğim zaman ortaya resmiyeti sokardı. “Kahvaltıya daha bir saat var. ”
“O zaman o kadar bekleyeceksin. Üzgünüm Prenses Ellysia, ancak benim bugün ittifak kuracağım ülkelerle toplantım var.”
“Sadece bir izin ve emir. Başka bir şey istemiyorum.’’
Başını kaldırdı ve kaşlarını sorarcasına yukarı kaldırdı. “Ne emriymiş bu?”
“Kolyemi mahzende unutmuş olmalıyım. Orayı aramak istiyo-”
“Hey…sen farkında mısın dün gece hakkında bir özür bile dilemeden hala kolyeni sorgulamaya başladın. Seni büyüten seni doğuran kadın değil Ellysia ve sen dün aile hanedanı olmayan birisinin yanında anneme bağırdın.” kinayeli sesi beni odada küçültüyordu. Birkaç adım geriye atıp bakışlarımı yere indirdim.
Beni büyüten annem miydi, yoksa hizmetçiler, dadım Therquin ve diğer öğretmenler…
“Kahvaltıdan sonra detaylı konuşuruz. Şimdi gidebilirsin.”
“Ancak, beni yetiştiren annemden ziyade başımda tuttukları kişilerdi. Annem daha çok seni önemsedi.”
Ben hep geride kalan ve tarihin hiç olmayan sayfaların derinliğinde kaybolan basit bir prensestim.
Sesli bir nefes verdi ve ayağa kalktı. Tam karşımda durduğunda başımı kaldırmak zorunda kalmıştım. “Bu aralar fazla zorlamaya başladın. Eğitime gitmeden önce böyle değildin. ”
“Nasıldım abi? Kendimi önemsiyorum diye göze mi batıyorum? Senin gibi olunca ne oluyor?”
Ona yaklaşarak bir adım attım. “Sen ben değilsin. Sen erkek değilsin. Ellysia, kabullen bunu artık. Kalbini kırmak istemiyorum ama zorluyorsun.”
Öfkeyle nefes verdiğimde kolumu tuttu ve başını indirdi. “Öğle yemeğini Dük Lowen ile yiyeceksin. Hazırlan. Yarın nişan törenin var. ”
“Ne? Ama bu haksızlık!”
Beni bıraktı ve yerine oturduğunda ona bir iki adım attım. Bana eliyle dur yaptı. “Daha fazla ileriye gitmeden ilk önce annemden özür diliyor sonra krala seni afettiği için teşekkür ediyorsun. Tabi seni huzuruna kabul ederse.”
Her şey muammaydı.
***
Arkamda bir muhafızla annemin odasına doğru yürüdüm. Kapıyı bir iki defa tıklatıp onun beni içeriye davet etmesini bekledim. Ancak kimse bir şey demedi. Odada değildi.
Sarayın tüm katlarını dolaşmama rağmen onu bulamamıştım. Belki de ilk baş kraldan özür dilemeliydim.
Kraliyet salonuna gittiğimde kapının önündeki muhafızlar kralın müsait olmadığını biriyle görüştüğünü söylediler.
“Benimle görüşmeye vakti var mı?”
“Belki Prenses Ellysia. Ancak uzun sürebilir.”
Şu an yanımda Grand olabilirdi. Üstümdeki kırmızı elbiseyi süzmeye başladım. Grand bana kırmızıyı çok yakıştırırdı. Ah sevgili dostum… senden kalbimce özür diliyorum.
Bedenimi sarayın soğuk duvarına yasladım ve gözlerimi kapattım. Soğuk duvar içimi bir anlığına titretse de kraliyet salonunun büyük kapılarının açılması ile ayağa kalkmamla titreme kesilmişti.
Önce siyah çizmeli bir çift ayak ve tanıdık gözler…
Dövmesini net görebiliyordum bu sefer. Her ne kadar saçları örtse de dövmesi benim kolyemle aynı hayvanın kanadına sahip olan bir dövmeydi.
***
Instagram // ellif.oruc
