18. bölüm · KÜLLERDEN DOĞAN
(FİNAL): KÜLLERDEN DOĞAN KRALİÇE
Kadim varlık düştüğünde, dünya nefesini tuttu.
Ama karanlık hâlâ yaşıyordu.
Gölgeler bedeninden ayrıldı, göğe doğru yükseldi. Ateşim onları yakıyordu ama yok etmiyordu. Çünkü bu varlık tek bir bedene ait değildi. Korkudan doğmuştu.
“Beni öldüremezsin,” dedi sesi her yerden.
“Ben insanların korkusuyum.”
Ellerimi sıktım.
“Yanılıyorsun,” dedim.
“Ben onların umuduyum.”
Ateşi serbest bıraktım.
Bu öfke değildi. Bu yıkım değildi.
Bu… dönüşümdü.
Alevler gökten yağdı. Ama yakmadı. Toprağa değdiği yerde çiçekler açtı. Zincirler eridi. Gölgeler ışığa dönüştü.
Kadim varlık çığlık attı.
Çünkü korku…
umut karşısında tutunamazdı.
Ama bedel vardı.
Göğsümde bir yanma hissettim. Dizlerim titredi. Ejderha ateşi sonsuz değildi. Bu dünyaya ait değildi.
Kael bana doğru koştu.
“Hayır—” dedi.
Gülümsedim.
“Ben gidiyorum,” dedim.
“Ama yok olmaya değil.”
Aşkar kükredi. Kanatları beni sardı. Ateş beni yukarı taşıdı. Gökyüzü yarıldı.
Son kez Kael’e baktım.
“Elimi tuttuğun için,” dedim.
“Yanmadığın için.”
Sonra…
ateş oldum.
SONRA…
Dünya değişti.
Taht yoktu. Zincir yoktu.
Ejderhalar gökyüzüne döndü. Periler saklanmadı.
Ve geceleri…
Gökyüzünde bir yıldız vardı. Diğerlerinden daha sıcak. Daha canlı.
İnsanlar ona Küllerin Kraliçesi dedi.
Kael bazen tepelere çıkardı. Yıldızlara bakardı.
Ve ateş hafifçe titrerdi.
Çünkü ben hâlâ oradaydım.
Yönetmiyordum.
Yakmıyordum.
Koruyordum.
Ve dünya ilk kez…
ateşten korkmadı.
