6. bölüm · Küller Altında Emir

5~ Veda Eden Gözler

Lau's book Diary

2007 16 Mayıs.

Sekiz yaşındaki Yağız evdeydi. Oturuyordu. Dizleri yara bere içerisindeydi. Elleri tozluydu. Kıyafetleri kirli ve eskiydi. Yerdeki cam kırıklarına baktı öylece.

Annesi şiddetle bağırdı. "Çık evden! Gözüm seni görmesin. Sakın!"

Yağız ilk defa kovulmuyordu evden. Kapıyı açtı ve altı yırtık olan botlarını giydi. Annesinin siniri geçene kadar eve giremezdi. Ya da babası eve gelene kadar. Oysa babası vefat etmişti. Yağız bunu bilmiyordu. "

Dışarıda yağmur yağıyordu. Yağız'ın ayakları üşüyordu. Ayakkabısı su sızdırıyordu.

Derken bir kadın gördü. Yirmili otuzlu yaşlarda olmalıydı. Siyah saçları omuzlarından aşağı dökülüyordu. Üzerinde kahverengi bir palto ve mavi kot pantolon vardı. Elinde ise bir şemsiye. Bu kadını bir kaç kere görmüştü mahallesinde. Hep gülümserdi ona. Bazen çikolata verirdi. Bazen sıcacık sarılır giderdi. Ama iyi bir kadındı işte buna emindi.

Kadına baktı önce. Yüzü solgundu. Gülümsemiyordu, ölü gibi bomboş bakıyordu. Gözleri dolu doluydu.

Kadının yanına gitti Yağız ufacık adımlarla.

"Sen.." Dedi kadının yanına ulaştığında. "Neden üzgünsün?" Diye sordu. Bir yandan titreyen ellerine üfleyerek ısıtmaya çalışıyordu.

"Üzgün değilim." Dedi kadın zorlukla tebessüm ederek.

"Neden gülmüyorsun?"

"Bir şey yok. Moralim bozuk biraz. Hava yağmurlu ya, belki ondandır."

"Haa..." Dedi Yağız aydınlanır gibi. "Yarın tekrar gel o zaman buraya. Yarın güneş açacakmış televizyonda gördüm."

"Ben Yarın burada olmayacağım." Dedi Suzan.

Küçük çocuk şaşırdı. Kaşları çatıldı.

"Neden?" Diye sordu merakla.

"Bir yere gitmem gerekiyor."

"Uzak bir yere mi?"

Onaylar bir homurtu çıkardı ve kafasını olumlu anlamda salladı Suzan.

"Çok uzak bir yere."

"Bir daha geri dönmeyecek misin?"

"Dönemeyeceğim."

Daha da bozulmuştu Yağız. Bu sokakta onu önemseyen tek kişi Suzan Teyzesiydi.

"Ama... Seni sevenler ne olacak?" Dedi titreyen sesiyle.

"Beni seven üç dört kişi var. Onlar birbirine sahip çıkacaktır."

"Benim kimsem yok." Dedi Yağız mızmızlanarak. "Beni yalnız bırakamazsın. Bana kim bakacak?"

Gülümsemesi daha da genişledi Suzan'ın.

"Hadi gel." Dedi Yağız'a. "Bir parka gidip oturalım. Hem sana çikolatada alırım olur mu?"

Hevesle başını salladı Yağız.

Parka vardıklarında bir banka oturup sohbet etmeye başladılar.

"Yağız," dedi Suzan.

"Efendim?"

"Ben çok uzaklara gideceğim. Senden bir şey isteyebilir miyim?"

Gülümsedi Yağız.

"Tabii ki!" dedi hevesle. "Sen benim için her şeyi yaptın. Sıra bende!"

"Güzel." Dedi Suzan. "Benim iki kızım var. Büyüdüğünde bile onları hep koru olur mu?"

"Olur." Dedi Yağız. "Ama bende bir şey isterim."

"Ne istersen iste yaparım." Dedi Suzan gülerken.

"Benim de annem olur musun?" Diye sordu.

Suzan'ın yüzü paramparça oldu. Gülüşü hızla soldu. Annesiyle arasını biliyordu Yağız'ın. Çok sert birisiydi annesi Derya Soldivan.

Öyle ki hiç acımazdı Yağız'a. Nehir vardı sadece o dönem Yağız'ın yanında. Çok küçüktü Yağız. Dövülmemeliydi, en ufak bir şekilde hakaretlere maruz kalmamalıydı, yaşıtlarının anlamını bilmediği küfürler duymamalıydı.

Kardeşi de yoktu zaten. Babası da yoktu. Yağız cidden çok yalnız bir çocuktu.

Suzan Yağız'ın yanına ulaştı. Onun elini tuttu ve ona doğru hafifçe eğildi.

"Ben zaten senin annenim." Dedi. "Oğlumsun sen benim."

Gülümsedi Yağız. Annesinin vermediği sıcaklığı ve anne sevgisini, Valensona eşi vermişti. O ise bunun farkında bilr değildi o sıralar.

"Peki... Hiç gelmeyecek misin gittiğin yerden?"

"Hayır. Gelemem. Ama belki geceleri arada uğrarım."

"Ben seni nasıl göreceğim ki? Annem öldürür beni." derken eliyle boynunu keser gibi bir işaret yapmıştı.

Gülümsedi Suzan.

"Onun ruhu bile duymaz. Sen merak etme." Dedi. "Hadi gel, oyun oynayalım."

Suzan Valensona, o gün sekiz yaşındaki bir oğlan çocuğuyla parkta salıncakta sallandı, ona pamuk şeker aldı, oturup saatlerce sohbet etti, gerek sadece kızıyla yapabildiği seviyede dertleşti, gerek onun kimseye anlatamadığı şeyleri dinledi.

Akşam vakti Suzan Yağız'ı evine bıraktı. Yağız annesinden dayak yedi. Çünkü akşam yemeğine geç kalmıştı Yağız. Yağız akşam yemeğini dayakla bitirdi.

O gece Yağız yaralarına krem sürdü ve uyudu. Rüyasında Suzan'ı gördü. Suzan teyzesi geldi. Ona sarıldı ve öptü. "Kızlarımı koru. Sende benim oğlumsun. Birbirinize sahip çıkın." Dedi sadece. Yağız ona söz verdi.

O sabah uyandığında öğrendi ki, Suzan Valensona kızlarının gözü önünde vahşice katledilmişti.

Şaka gibiydi. Bir tür kamera şakası.

Ama Yağız'ın rüyasında sarıldığı beden, içine çektiği koku ve saçlarından öpen sıcacık dudaklar çok gerçekti. Fazlasıyla hem de...

Bazı karşılaşmalar tesadüf değildi. Bazıları korkunç birer kumpastı. Günah işlemek suçluluk hissettirirdi. Annem beni doğurduğu için suçlu hissediyor olmalıydı.

Gözlerimi araladığımda tanıdık olmayan bir ses duydum.

"Uyanıyor, Komutanım."

Gözlerimi açtığımda beyaz bir duvar gördüm. Neredeydi ve ne ara buraya gelmiştik, bilmiyordum.

Hafifçe doğrulmaya çalıştım ama yaralarım ve yoğun baş ağrım bunu epey zorlaştırıyordu.

"Kendini zorlama." Diyen ses ise tanıdık bir sesti. Sonra ise bayılmadan önce duyduğum son kokuyu anımsadım.

Yağız Soldivan, buradaydı.

Yanıma bir doktorun ve iki hemşirenin geldiğini gördüm. Hemşire kadınlar bana yaklaştı. Bir tanesi benim elimi ve belimi tutarak doğrulmama yardım etti, diğeri ise başımın altına bir yastık koydu. Artık oturabiliyordum. Kolumda ise bir serum takılıydı.

Başım çatlıyordu. Migrenim de tutmuştu sanırım ancak, bilincimi kaybetmeden önce başımı sertçe yere vurduğumuz hatırlıyordum.

Ardından Yağız'a baktım. Bana boş gözlerle bakıyordu. Ancak aynı zamanda çok şey anlatmak ister gibiydi.

"Ne oldu?" Diye sordum sadece.

"Patlamadan sonra bilincini yitirdin. Çok fazla duman soludun."

En son ne olduğunu hatırlamaya çalıştım. Zihnimi zorladım. Ama bu daha da yoruyordu beni. Ağrıyla inledim en son.

"Sakin ol, zorlama kendini."

Derin derin nefes aldım. Boğazım çok kurumuştu. Hala zar zor nefes alabiliyordum.

"Cevap ver bana, Valensona Laneti." Dedi. "İyi misin?"

Konuşmayı bırak nefes bile alamıyordum. "Su." Dedim sadece vücudumda hissettiğim son güçle.

Yağız'ın doktora ufak bir baş selamı hareketi yapması yetmişti doktorun suyu hemşireye verip bana içindesiniz söylemesine.

Su içtiğimde biraz daha rahatlamıştım. "Durumu nasıl, Nihat?" Diye sordu Yağız doktora bakarken.

"Hayati bir tehlikesi yok, Komutanım. Ancak epeyli dinlenmesi lazım. Kendini yormasın, düzenli olarak ilaçlarını alsın ve kullanıyorsa sigara ve alkolden uzak dursun." Dedi Yağız'ın Nihat dediği doktor.

"Anladım," dedi Yağız "Çıkın dışarı. Yalnız bırakın bizi biraz."

Doktor ve hemşire hanımlar ufak bir baş selamı yapıp çıktılar odadan.

Tekrardan yerimde doğrulmaya çalıştım. "Neredeyiz biz?" Diye sordum.

"Askeriyenin revirindeyiz."

"Askeriyedeyiz yani..." diye mırıldandım.

Sıla burada, Mira.

Başını evet anlamında aşağı yukarı salladı.

"Askeriyenin revirindeyiz." Dedi.

Kafamı aşağı yukarı salladım anladığımı belirtmek için.

"İyi misin?" Diye sordu.

"İyiyim."

"İyi olmasan söyleyeceksin de sanki..." diye mırıldandı.

Acı bir şekilde gülümsedim sadece.

"Birisi senin odana sızıp not bırakmış. Ayrıca kim böyle bir patlama yapar?" Dedi. "Güvenlik sistemimin dışına çıkmak çok zordur. İmkansıza yakın."

"Ama imkansız değil." Dedim. "Ve görünen o ki yapmışlarda."

Derin bir nefes aldı. Ağzını aralayacaktı ki buna izin vermedim.

"Neden beni kurtardın?" Diye sordum. "Ölmeme izin vermek bir yana dursun bana siper oldun. Neden?"

"Sana ihtiyacım olduğunu söylemiştim."

"Ölümün can kurtardığı görülmüş iş mi? Aşıksın bence bana." Diye dalga geçtim. Gözlerini devirmekle yanıt verdi bana.

"Onu bunu boşver de," diye lafa girdi. "Söylesene bana, Valensona Laneti. Yardım edecek misin bana?"

Anlamaz gözlerle baktım.

"Hangi konuda?"

"Köstebek bulma konusunda."

Burnumdan alayla güldüm.

"Köstebek mi? Ha eminsin yani güvenlik sisteminin kusursuz çalışıp sızamalacağına öyle mi?"

Yarım ağız güldü o da.

"Eminim." Dedi kendinden emin tavrıyla. Klasik Yağız Soldivan'dı işte.

"Bundan benim çıkarım ne olacak?" Diye sordum. "Düşmanıma çıkarsız iş birliği yapacağımı düşünüyorsan beni hiç tanımamışsın demektir."

"Ne istersen sağlarım." Dedi.

"Sıla'yı koru."

Tek kaşı havaya kalktı.

"Nasıl yani?"

"Basbayağı." Omuz silktim. "Onlarca ordun var, kocaman bir timin var, Kurmay Yüzbaşısın. Kardeşimin başına bir şey gelirse koruyamaz mısın?"

"Bunu zaten yapacağım ve yapıyorum da." Dedi. "Başka bir şey iste."

Şaşırmıştım. "Zaten yapıyorsun derken?"

Boğazını temizledi. "İsteğin nedir, Valensona Laneti?"

"Eflin nerede?" Diye sordum.

"Askeriyede. Sıla'nın yan odasında çok iyi şartlar altında kalıyor."

"Onları görmek istiyorum."

"Ne?"

"Duydun, kardeşlerimi göster bana."

Derin bir iç çekti.

"Olmaz," dedi. "Ne malum kaçmayacağın?"

"Dediğimi yap. İllegal yollara başvurmak zorunda kalmayayım, Soldivan."

Gülümsedi.

"Öyle olsun." Dedi. "Odana çıktıktan sonra gönderirim odana onları. Bir süre revirde dinleneceksin."

"İyiyim ben." Diye itiraz etsemde beni dinliyormuş gibi gözmüküyordu.

"Hayır değilsin, Valensona Laneti. Dediğimi yapmazsan asla göremezsin onları."

"Pekala...." diye mırıldandım. "Dediğin olsun şimdilik."

Şimdilik...

Başım çok ağrıyordu. Başımdan aşağı doğru inen bir sıvı hissetmemle Yağız'ın eline bir tentürdiyot ve pamuk alıp yanımda bitmesi bir olmuştu.

"Kımıldama." Dedi sadece. Tentürdiyotu pamuğa damlattı ve kanadığının farkında olduğum alnıma sürdü. Acıyla inledim hafifçe. Canım yanıyordu.

"Çok acıyor mu?" Diye sordu. Cevap vermedim. "Sık dişini biraz olur mu?"

O bana bu kadar yakınken sözlerine odaklanamıyordum. Ancak bu aklımda canlanan anıları engellemiyordu.

"Gerek yok." Dedim sakinlikle.

"Saçmalama çocukluk etme. Bekle az."

"Bırak dedim!" Çırpınmaya başladım.

Gözümü kırptığım an aklıma gelen anılar beni çıldırtacak seviyede olduğundandı bu kargaşa.

On dört yaşındaydım. Babamın bana verdiği bir eğitimde hata yapmıştım. Başarısız olmuştum. O gün annemin ölüm günüydü. Dalgınlığıma gelmişti.

Babam bana yaklaştı. Bana öyle sert bir tokat attı ki yere düştüm.

"Kalk." Dedi soğuk sesiyle. Ben buydum işte. Düşsem de kalkmasını bilmek zorundaydım.

Ayağa kalktım. Babam arkamdaki birine kaşıyla beni işaret etti ve iki adım geriledi. Ben daha ne olduğunu anlamadan iki asker kolumdan tuttu. Biri Yiğit'in babası diğeri ise abisiydi. "Ne oluyor?" Diye sordum. Cevap vermediler. "Baba, ne oluyor?" Sessiz kaldı. Sessizlik beni korkuturdu hep. "Baba, sessiz kalma. Lütfen! Konuş benimle!"

Babamın gözlerinde nefret dışında hiç bir duygu göremiyordum.

"Baba!" Diye haykırdım bir kere daha. "Baba!" Baba. Baba. Baba. Babam... Tek acım babam...

İki asker tuttu kolumdan ve beni dışarı çıkardılar. Ben bağırmaya devam ettim. "Ne yaptım yine! Yemin ederim uslu duracağım!"

Askerler beni yürütmeye devam ediyordu. Beni bir sorgu odasına fırlattıklarında Yiğit'te oradaydı. Benden iki yaş büyüktü Yiğit. Güzel bir takım elbise ve kravatı vardı. Çok düzenliydi.

Askerler beni odaya fırlattı. Bacağımın üstüne yan bir şekilde düştüm. Çok acımıştı ama sesimi biraz olsun çıkarırsam daha da canımı yaparlardı.

Yiğit gülümseyerek kenara çekildi.

Odanın dört bir yanında askerler vardı.

"Bağlayın şunu." Dedi Yiğit.

Askerler bana yaklaşmaya başladı. "Üstünü arayalım mı, Efendim?"

"Arayın." Diye emir verdi Yiğit'in babası.

İki asker yanıma yaklaştı ve üzerimi aramaya başladı. Bunu yaparken detaylıca vücuduma dokunmaktan kaçınmıyorlardı.

Elleri ittirdim. "Çek o pis elini!" Askerler güldü.

"Bağlayın şimdi." Dedi Yiğit'in abisi Korhan. Yirmili yaşlardaydı o zamanlar.

Askerler bana dokunmaya çalıştı. "Bana dokunamaz kimse!" Diye haykırdım.

Askerlerin ellerini teker teker kırdım. "Yaklaşmayın! Hiç biriniz!"

"Çok vahşisin sen. Aynı annen gibisin!" Diye haykırdı Yiğit'in babası.

Bana yaklaştı ve kollarımı tuttu. "Bırak!" Dinlemedi bile. Direkt beni bir sandalyeye oturttu ve Korhan'a bağlaması için işaret verdi.

"Hayır! Olmaz! Bırak!" Diye bağırsamda kimse beni dinlemedi.

Beni dinlediler ama duymadılar. Çığlıklarım koridorda bir şarkı gibi yankılandı ve gitti. O kadar.

Korhan beni sandalyeye kocaman bir halatla bağladı.

Bana doğru yaklaştı Yiğit. Saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdı.

"Uzak dur benden!" Suratıma çarpan ilk sert tokatı yedim sözümü bitirmeden. Dudağımın kanamasına yetecek cinstendi.

Bir tekme savurdu sandalyenin ayağına. Sandalyenin yere düşmesiyle bende yere düşüp kafamı vurdum.

Oda çok sessizdi. Sessizlik korkutucuydu. Korkuyordum. Bana bağırsalar, konuşarak işkenceler yapsalar, işkence aletlerinin sesini duysamda, beni tehdit etseler bile ben korkmazdım. Ama sessizlikten çok korkardım.

"Susmayın!" Diye bağırdım. "Yalvarıyorum! Konuşun bağırın çağırın! Sessizlik olmasın. N'olur olmasın. Yiğit! Korhan abi! Serhat amca! Yalvarıyorum! Lütfen!"

Suratıma bile bakmadılar. Ağızlarını açmadılar. Sessizlik olmasın diye öylece bağırmaya devam ettim.

"Kes sesini." Yiğit kollarımdan kavradı. Ona nefretle baktım.

"Çıkar beni buradan. Ne yaptım ben? Ha, söylesene!"

"Başarısızsın, Valensona Laneti." Dedi Korhan. Geldi ve bana bir yumruk savurdu. "Hep başarısız olacaksın. Annen rahat uyuyamayacak. Baban seni hiç sevmeyecek." Bir yumruk daha. "Başarısızsın!"

Yiğit Karahan üzerime doğru yürüdü. Gömleğimin düğmelerini açmaya çalıştığında bağırdım. "Baba!" Diye haykırıyordum. "Baba, yalvarıyorum yardım et!" Cevap gelmedi.

Bana bir yumruk attı. Susturma amaçlı bir tokat daha attı sonradan.

"Kes sesini." Dedi sakinlikle.

"Anne! Anne, geri gel. Lütfen! Sen gittiğinden beri hiç bir şey güzel gitmiyor. Öleceğim ben! Öldürecekler!"

Bir tokat daha.

"Kes sesini kes!"

Bana tekrar yaklaşacaktı ki Kapı aniden açıldı. "Baba!" Dedim sonlara bir ümit.

Babam kapıdan içeriye girdi. Bana bakmadı bile."Ne isterseniz yapın."Dedi Yiğit, Korhan ve Sarhat Amcaya. "Cezasını çekecek!"

İşkencelere uğradım, dövüldüm, taciz edildim, iğrenç sözler duydum.

Günün sonunda ise Sıla odasında ağlarken ben kendime tentürdiyot, çeşitli ilaçlar ve pamuklarla kendime pansuman yaparken Ezgi abladan şunları dinliyordum.

"Ailemizin yüz karasısın! Nasıl olurda bir boku beceremezsin? Ne istedi ki baban senden? Aynı annene çekmişsin. Hepiniz annenize benziyorsunuz. Elinizden hiç bir iş gelmiyor!"

Sıla o sırada ağlayarak içeri geldi. Daha dokuz yaşında maruz kaldığı muhabbet onu rahatsız ediyordu. Annesi kötü biri miydi ki ondan böyle bahsediliyordu?

"Ezgi abla," dedi gözyaşları arasından. "Lütfen. Yeter, bağırma ablama. Onun bir suçu yok. Yaraları ağır zaten. O oda da ne yaptınız ablama?"

"Ne yaptıysak yaptık. Sana ne? İstiyorsan seni de gönderelim gör ne olduğunu. Ha, ister misin, Sıla?"

"Sakin!" Diye bağırdım.

O sırada babam tekrardan içeriye girdi. "Ne bu gürültü?" Diye bağırdı.

"Senin kızların büyümüşte bana karşı çıkıyor, Yalın." Dedi Ezgi abla.

Babam sinirlendi. Yanımdaki tentürdiyot ve ilaçları bir anda bana doğru fırlattı. İlaçların çoğu camdan şişelerde olduğundan camlar vücuduma battı. Yetmedi, babam camlardan birini alıp belime batırdı. Boysan boya hem uzun hem derin bir çizik oluşturdu. Nefes alamadım bir süre.

"Bunu da pansuman ve ilaçlarla halledersin!"

"Valensona Laneti!" Diye bağıran ses Yağız'a aitti. "Tamam yapmayalım pansuman falan. İyi misin sen?"

"Dinlenmeye ihtiyacım var. Çık dışarı olur mu?"

Kafasını salladı. Sanırım gerçekten dinleneceğimi düşünmüştü. Komikti.

Ayağa kalktı ve odadan ayrıldı. Pansuman yanıma bıraktı istersem yaparım diye.

O gittikten sonra yaralarımı umursamadım. Pansumanımı bitirmeden hızla serumu kolumdan söküp attım. Ayağa kalktım ve kapıyı açıp Yağız'ın gittiğinden emin oldum. Dışarıya çıktım ve Sıla'nın nerede olabileceğini düşünmeye başladım. Aynı zamanda Eflin'de burada olmalıydı. Aksi halde babam mutlaka beni bulurdu.

Koridora çıktım ve uzun süre odaları taradım. Ancak hiç bir yerde bulamadım onları. Derin bir nefes aldım. Koridorun ucunda Yağız'ı görünce hemen kolonun yanına saklanıp kendimi gizledim. Hiç bir yerde Sıla'yı bulamadım. O sırada kanamamın başladığını fark ettim. Kolumda bir sargı vardı ve kanıyordu. Onun varlığını bile farketmemiştim.

Adımlarımı hızla odaya doğru tekrardan yönlendirdim. Odada sargı bezi aramaya başladım. O arada kapının açılma sesini duydum. Yağız ve onun timinden Yavuz içeriye girdi.

"Ayağa mı kalktın?" Diye sordu telaşla Yağız.

"Su içecektim." Dedim.

Hayır. Aslında şöyle bir turlayıp geldim, diyemedim.

"Yaran kanıyor, Valensona Laneti!" Dedi Yağız. "Hareket mi ettin?" Diye sordu.

"Onu koridorda görmüştüm,Komutanım." Dedi Yavuz.

"Neden söylemedin o zaman?!"

Yavuz'un cevap vermesini beklemeden ben atladım hemen lafa.

"Sadece bir dolaşıp geldim." Dedim. "Kötü bir şey yapmadım bu sefer gerçekten!"

Gözlerini kapattı ve sakinleşmeye çalıştı. En son raftan bir yardım kiti aldı ve yanıma doğru geldi. Yanıma oturdu ve kitten bir sargı bezi ve losyon çıkardı. O sırada Yavuz'a revirden ayrılması için başıyla bir işaret yaptı.

"Dışarda bekliyor olacağım, Komutanım." Dedi ve odadan da aynı hızla ayrıldı Yavuz.

Yağız yaklaştı ve kolumu tuttu. Kolum cidden çok acıyordu nasıl bu hale geldiği hakkında ise en ufak bir fikrim yoktu.

"Koluma ne oldu ki?" Diye sordum.

"Yere düştüğünde cam girmişti. Aynı zamanda hafif yandı. Her gün 2-3 kere hatta zaman buldukça krem sürmen gerekiyor."

Kolumdaki eski sargıyı yavaşça çıkarmaya başladı. Lakin pek başarılı olduğu söylenemezdi. Korkunç bir ağri vardı. Losyonu koluma hafifçe damlattığında çok sızladı ve hafifçe inledim. Bana endişeyle baktı ancak ben kafamı sallayınca işine devam etti. Saygıyı ardı ve sarmaya başladı.

Bir zamanlar aynı kolumda kurşun yarası açan adam, şuan aynı kolumdaki yarayı sarıyordu.

"Onlar için çıktın değil mi?"

Boşluğuma gelmişti.

"Efendim?"

"Sıla ve Elif miydi?"

"Eflin!"

"Ha Eflin! O işte. Onları aramaya çıktın değil mi?"

Sessiz kaldım.

"Bana bak, Valensona Laneti." Dedi. "Onlara ne yapıp ne Yapmayacağım tamamen sana bağlı. Ve ayrıca," derken kapıyı kontrol edip üstüme biraz daha eğildi ve fısıldadı. "İçimizdeki Köstebeği bulana kadar hiç bir yere gidemezsin."

"Peki sen, Ölüm?" Diye sordum ona bakarken. "Neden bana bu denli yardım ediyorsun? Ölmem ya. Fazla duygusal yaklaşıyor gibisin." Dedim.

Cevap vermedi. Ardından bu sefer ben fısıldadım.

"Eskiden vurup beni öldürmeye çalıştığın kolumu şimdi acıtmadan sarmaya çalışıyorsun."

"Sana dediğim gibi, Lanet." Dedi. "Beni kendine rakip olarak gören sensin. Senden ölesiye nefret ediyorum ancak ettiğim bazı yeminler nedeniyle yaşamak zorundasın." Dedi tane tane.

Yaşamak zorundasın, Hep yaşamak zorundaydım. Kendim için değil, başkaları için yaşamalıydım.

Annemin adını yaşatmak için, Sıla'yı güvende tutmak için, babamın sistemini kırmak için, babamın kurbanlarına -ki bence en büyük kurbanı bendim- yardım etmek için.... Yaşamayı sevmek için değil Hayatta kalmak için.

Derin bir nefes aldım. Hala yaramı sarıyordu.

"Tamam iyiyim ben uzatma." Dedim bıkkınlıkla. Gözlerim kapanmak üzereydi. "Uyuyacağım."

"En son bunu bana ne zaman söylesen iyi şeyler olmuyor, Valensona Laneti."

"Bana Valensona Laneti demeyi kes."

"Neden? Soyadının, soyunun,babanın,sistemin laneti sen değil misin?" Dedi. "Yat uyu. Yoksa kibar olmam."

"Bu kibar halin mi, Ölüm?"

"Sana çok bile, Lanetim."

Lanetim. Bir kişi daha bana lanetim dememeliydi.

Kısa süre sonra Yağız'ın telefonu çaldı. Yağız telefonu açtı ve kısa bir süre dinledi. Sonra ise sadece "Emredersiniz." Dedi ve ayağa kalktı.

"Benim gitmem gerekiyor." Dedi.

"Neden?"

"Görev var."

Kaşlarımı çattım.

"Ne görevi?"

"Askerim ya hani, Valensona." Dedi. "Askerler 7/24 müsait mi sence, amına koyayım?'

Gülmekle yetindim.

"Ben çıkıyorum kapıda askerler var yaralısın dayanamazsın zorlama uyu, dinlen."

"Sakin ol." Dedim. "Bneden bu kasar mı korkuyorsun sen ya?"

"Sus şımarma hemen. Yat uyu. Akşam işimiz var."

"Ne işi be?"

"Köstebeği bulmamız gerekiyor. Köstebeği bulmadan asla seni bırakmam demiştim. Hep yanımda kalmak istiyorsan böyle numaralara gerek yok."

Gözlerimi devirdim.

"Sen benimle vakit geçirmek için zaman kolluyorsun bence. Kendin de yapabilirdin sonuçta."

Derin bir iç çekti.

"Uyu artık."

Muhteşem bir isyan ve yüz ifadesiydi. Gülmekle yetindim bu haline.

Yağız odadan çıktığında benim de gözlerim kapanmak üzereydi. Daha fazla direnmedim ve kendimi uykunun kollarına bıraktım...

Yağız Soldivan arabayı karargâhın önüne çekti ve arabasından indi. Üzerine giydiği beyaz gömleğini dirseklerine kadar kıvırmıştı. Altında ise siyah kadife kumaş bir pantolon giymişti.

Geldiği karargâh ise herkesin ezberinde olan Valensona Karargâhıydı.

Kapıdan içeriye girdiğinde daha önce tanışmış olduğu Yiğit Karahan onu karşıladı. "Yalın Bey sizi bekliyor." Dedi sadece.

Yeterliydi Yağız için. Adımlarını hemencecik Yalın'ın odasına yönlendirdi.

Kapıyı çalmadan odaya daldı.

"Sonunda geldin, Soldivan." Dedi Yalın onu kollarını iki yana açıp büyük bir coşkuyla karşılarken.

"Davetini duyupta gelmemek ayıp olurdu be, Valensona."

"Geç otur." Dedi Yalın.

Yağız onun dediğini yapmadı ve ayakta dikilmesi devam etti.

"Fazla kalmayacağım. Bozma rahatını."

"Seni 2018 den sonra bir daha görmedim. Nasıl gidiyor, Soldivan?" Dedi Yalın ciddi ciddi. 2018 operasyonundan sonra hiç yüz yüze görüşmemişlerdi. Yıllar boyu Yalın Yağız'ı aramış ve en son son kozunu kullanarak onu bulmuştu: Mira.

Yağız'ın sözleriyle Yalın başını salladı. "Seni karşımda görmeyi neye borçluyum, çocuk?"

"Beni neden çağırdığınızı öğrenip gideceğim. Vaktim yok." Dedi Yağız. "Malum, kızlarınız benimle onları yalnız bırakamam."Dedi ve omuzlarına silkti.

Yalın yüzünün katıldığını hissetti. Mira'ya bir şey olursa yıllık emeği çöpe gidecekti. Sıla'ya bir şey olursa Mira'yı asla yanında tutamazdı.

Buydu işte kızları Yalın Valensona için:
Emek, anahtar, itibar ve varis.

Başka hiç bir şey değil.

Yüzü kasıldı Yalın'ın.

"Onlara zarar verirsen," dedi. "Seni yeminler olsun ki yaşatmam, Soldivan."

"Eşinizi öldürdükten sonra onun emanetlerini bu denli sahip çıkma çabanız nedir, Bay Valensona?"

Yalın duraksadı. Cevap bile veremedi. Ağzını dahi açamadı.

"Ailem hakkında konuşma hakkını sana kim verdi, Soldivan?"

Kahkaha attı Yağız. Baya baya katıla katıla güldü.

"Demek ki Valensona Laneti sizden öğreniyor bunları."

"Evet. Çünkü o benim kızım. Sen baban var mı, Yağız Yüzbaşı?"

Derin bir nefes aldı. Sinirden yüzü soldu Yağız'ın. O hayatı boyunca annesinden hiç sevgi görmemişti. Babası onu seven tek ebeveyniydi. Ama onun annesi Suzan Valensona'ydı.

"Sakın." Dedi Yağız. "Ağzını bile açma, Valensona."

"Neden?" Dedi Yalın. "Üzdüm mü seni?" Dedi yapmacık bir üzüntüyle. "Çok üzgünüm! Kırmayalım seni değil mi?" Sonra bir anda o sahte üzüntüsü kayboldu. "Hadi ama Soldivan... Sen beni 2018 yılında yeterince üzdün zaten. Adil miyiz?"

"Her zaman adil oynarım, Valensona." Dedi Yağız. "Bir katliamı engellemek beni vatan haini yapmaz."

"Aykırısın yani?"

"Sistemi desteklemiyorum diyebiliriz." Dedi Yağız. "Dışarıda onlarca suç işleniyor. Kadınlar çocuklar öldürülüyor. İnsanlar dükkan yağmalamadan hayatta bilr kalamıyor. Peki hangisi umurunuzda? İnsanlar birbirini öldürürken, çocuklara örnek olunmazken, gençler bunun bedelini öderken, benim bir katliamı engellemem neden bu kadar battı size, Valensona?"

Cevap vermedi Yalın.

"Benim Suzan Valensona'ya sözüm var. Kızlarınız çok iyi insanlarmış. Ben değil, eski eşiniz öyle diyor. Siz mi işlediniz çocuklarınıza acımasızlığı lime lime? Yoksa sadece Mira'nın sizden sonra tahtınıza bir varis olması için mi yetiştirdiniz?"

Yalın Valensona, Kızlarına hiç değer vermemişti.
Ama bunu sadece o ve büyük kızı Mira Valensona bilirdi.
Namıdiğer Valensona Laneti. Babasının laneti...

"Ben kızlarımı severim de sayarım da. Bana hep saygı duydular." Dedi Yalın. "Onlar benim kızlarım. Elbette ki onlar için ölürüm bile."

"Deme öyle ha?"

Kafasını salladı Yalın.

"Evet, öyle."

"Madem baba sevgisine bu kadar önem veriyorsunuz, Bay Valensona." Yağız tane tane konuşuyordu. Sözlerinden alevler çıkıyordu. "Öyleyse neden 8 yaşındaki bir çocuğu babasından ayırdın?"

"2018 operasyonu-"

"2018 değil, Valensona. 2018 değil. 2006, 16 Mart 2006. Neden aldınız babamı benden?"

Yanıt vermedi Yalın.

Yağız hızla ileri atıldı ve Yalın'ın yaralarına yapıştı. "Babamı neden aldın benden? Annemi tanımıyor muydun? Babamı niye aldın!?"

Yalın hiç bir şey yapmadı.

"Babamı benden aldın!"

Yalın sakin bir tavırla Yağız'ın ellerini indirdi yakasından. "Sakin ol, Çocuk." Dedi. "Sana acımak istiyorum ama her seferinde aklıma 2018 yılında yaptıkların geliyor ve... İzin vermiyorsun, Çocuk."

"Bana Çocuk demeyi kes, Valensona."

"Sana Çocuk diyorum ancak 2018'de yaptıkların hiç bir çocuğun yapacağı şeyler değildi, Soldivan."

Yağız güldü sinirle.

"Yani, tüm bu yaptıkların Suzan Valensona'yı ölümsüzleştirdiğim için."

"Bak, Çocuk-"

"Seni daha çok dinlemek istemiyorum. Ne anlatacaksın bana? Annemin bana olan nefretini mi? Babamı nasıl öldürdüğünü mü?" Haykırdı Yağız.

Onu yakasından bir kez daha tuttu.

"Kızlarını anca rüyanda görürsün. Dediklerimi uygulamazsan belki rüyanda bile göremeyecek hale gelirsin."

Yakasını sertçe bıraktı Yağız.

"Çok güçlü bir kızın var. İyi yetiştirilmiş, güçlü, çevik hem zeki de. Ancak sen de beni hafife alma. Sen onu nasıl yetiştirdiysen babam da beni öyle yetiştirdi." Dedi Yağız.

Ancak Yağız bilmiyordu ki, Yağız'ın babası Yağız'ı yetiştirmişti. Mira'nın babası ise Mira'yı eğtimişti.

İkisi bambaşka şeylerdi.

"Senin yüzünü bile görmek istemiyorum. Ve eğer Kızlarını görmek istersen ararsın bu kadar."

Yağız kapıyı sertçe çarptı ve odadan ayrıldı. Şimdi ise aklında dönüp duran asla sorularına cevap bulamadığı tek bir kişi vardı: Mira Valensona Hayır! Valensona Laneti


Babam bana bir tokat attı. "Başarısızsın!" Diye haykırdı. Bir tokat daha attı. "Beceriksizsin!" Bir tokat daha. "İşe yaramaz!" Bir tokat daha ve bir tokat daha...

Bir baba kızından neden nefret ederdi? Bir babanın elleri neden kızına vurmak için kalkardı? Bir baba neden kızına elini hiç uzatmazdı? Neden eli hep vurmak için utanırdı kızına? En önemlisi, bu soruların cevabı var mıydı? Bu soruların cevapları, kızın kırık kalbini onarır mıydı ki?

Babam bana ardı ardına vurdu. Canım acıyordu. "Baba!" Diye haykırsamda durmadı. "Öleceksin! Annen gibi acı acı öleceksin! Anneni sen öldürdün!"

"Ben öldürmedim!" Diye haykırdım

"Cevap verme bana." Babam saçlarımı çekerek kavradı ve beyaz mermere sertçe kafamı çarptı. Başım kanıyordu artık.

Eline bir hançer aldı ve bacağıma sapladı. Acıyla çığlık attım. "Baba!" Diye bağırdım. "Neden yapıyorsun? Nolur yapma baba!"

Kan kaybetmekten ve acı çekmekten başım dönüyordu ama hâlâ bağırıyordum.

"Böyle ağlayacak mısın düşmanın karşısında?!" Diye bağırdı babam. "Bana bak! Güçlü olmak zorundasın!"

"Baba, güçlü olmak istemiyorum! Sevilmek istiyorum!"

"Sevgi işine yaramaz!" Saçımdan tekrar tuttu ve beni yere doğru fırlattı.

"Başarısızsın, Valensona Laneti. Hep başarısızsın!" Diye haykırıyordu babam. Haykırışları sayıklamalara dönene kadar bağırdı çağırdı.

"Baba, ben senin kızınım." Dedim ağlarken. "Neden böylesin bana karşı? Herkese karşı iyisin, neden kızına karşı merhametsizsin? Neden sevgini benden esirgiyorsun?"

"Sen benim kızım değilsin!" Diye bağırdı babam. Bana bir yumruk attı. Kanım onun eline bulaştı. "Sakın bir daha bunu ağzına bile alma."

"Kimim baba ben? Sen söyle bana."

"Valensona Lanetisin Sen." Dedi babam. "Mira Valensona değilsin. Valensona Lanetisin. Soyumun, ailemin, soyadımın, benim, annemin, Sıla'nın, sistemin... Sen sadece lanetsin Mira."

Bu kadar mı nefret ediyordu benden babam? Biraz da mı sevmiyordu beni?

"Benden bu kadar mı nefret ediyorsun, baba?"

"Nefret ettiğim Sıla. Sen değilsin."

Valensona Laneti duygusuzdu. Ama Mira son bir umut kırıntısıyla içindeki küçük çocukla beraber baktı babasına.

"Beni seviyor musun yani?"

"Nefret önemli ve büyük bir duygudur, Mira." Dedi. "Ben sana karşı nefret bile duymuyorum. Ben seni senden nefret edecek kadar bile umursamıyor, sevmiyorum."

Duraksadım o an. Gerçeklerin ne kadar kalbimi kırdığınız farkında daha değildim. Babam beni hiç umursamamıştı.

O gün Valensona Laneti ağlamadı ama Mira içine içine kan ağladı durdu.

"Ben senin kızın değil miyim?" Dedim kırmızı gözlerle.

"Sen benim yalnızca lanetimsin."

"Annemi sen mi öldürdün baba?" Diye sorduğumda bir anda yüzü daha da kasıldı.

"Bu ne cüret? Saçmalama." Diye bağırdı. "Ne bu sorular? Sen en son dersini almadın mı? Bir daha mı istiyorsun?"

"Hayır!" Diye bağırdım. "Hayır! Baba hayır! Yalvarıyorum! Hayır!"

"Haddini aştın. Dersini alacaksın."

"Hayır! Baba! Yalvarıyorum."

"Düşmana da böyle yalvaracak misin?"

"Hayır! Beni sen eğittin! Yapmam ben bunu!" Diye haykırdım kendimi kurtarmak adına.

Babam beni dinlemedi. Suratıma dahi bakmadı.

"Ezgi," diyerek Ezgi ablaya, annem ölür ölmez evlendiği kadına seslendi sadece.

"Hayır!" Bağırışlarımı hiç kimse duymuyordu.

Ezgi abla geldi ve beni kolumdan tuttu. O zamanlar daha yirmilerindeydi. Babama kendi isteğiyle boyun eğiyordu ve onunla evlenmişti. Ona aşık olduğu aşikardı.

Ancak babam ona aşık değildi. Babam ikinci evliliğini neden yapmıştı biliyor musunuz? Ben ölürsem ikinci bir varis ihtiyacı olduğu için. İşte buydum ben. Evlat değil. Varis ve Lanet. Yeri doldurulabilir bir proje. Cerrahi bir hata.

Ezgi abla geldi ve beni kollarımdan tuttu. "Hayır!" Diye haykırıp direnmeye çalışsamda ne kadar başarılı olduğum anlaşılırdı. "Çok güçlü bu velet." Diye bağırdı ve benden şikayet etti Ezgi abla. Kollarımı daha sıkı tuttu ve beni bir odaya götürmeye başladı.

Beni odaya fırlatırcasına attı. Baldırıma yediğin hançer yarası kanıyordu. Dayanamıyordum. Sızım sızım sızlıyordu. Başım ağrıyor ve dönüyordu.

Odanın duvarları bembeyazdı. Bir gece lambası vardı yalnızca o da yerdeydi. Odanın başka bir ışık kaynağı yoktu. Ancak karanlıkta sayılmazdı. Bu oda da daha önce de cezalandırılmıştım. Odanın olayı işkenceler görmem, aç susuz kalmam, karanlıkta kalmam ve ya günlerce çıkmamam değildi.

Bu odanın duvarları özel malzemelerden, kapısı ise çelikten yapılmıştı. Odaya dışarıdan hiç bir ses gelemezdi ve bu malzemeler odanın dört bir yanından çevreliydi. Benim sesim onlara gidebilirdi ancak onların sesi bana gelemezdi. Beni cezalandırdıkları şey buydu: Sessizlik.

Ezgi abla beni odaya fırlattı. Kapıda Yiğit ve Korhan bekliyordu. Nöbette ve tetiktelerdi daima.

"Hayır!" Diye bağırdım.

Sessizlik.

"Abla, çıkarın beni buradan!"

Ses yok.

"Yardım edin! İstemiyorum. Sessiz kalamam!"

Sessizlik.

"Bari bir müzik açın! Yalvarıyorum. Bir daha yapmayacağım!"

Sessizlik tek cevabımdı.

Bana cevap vermediler. Sessizliğe mahkum ettiler. Annemin ölümü hatırlattılar. Yere çömeldim. Yaram acıyordu. Kanım kendi üzerimde kuruyordu.

Bacaklarımı kollarıma doladım. Kafamı kollarıma ve bacaklarıma gömüp gözlerimi sıkıca kapattım.

Annemi arıyorum ama bulamıyorum,

"Anne!" Sessizlik.

Maskeli bir adam görüyorum,

"Hayır! Yapmayın!" Sessizlik.

Adam annemi tam dört kez bıçaklıyor.

"Anne!" Ses yok.

Annem kan içindeyken bana yalvarıyor, sesleniyor.

"Anne! Hayır, anne! Anne!" Defalarca haykırmama yine yanıt yok.

Aklımda beliren anıları silmek için çığlık atmaktan başka çarem yoktu. Sessizlik olmamalıydı. Bu bana verilen en ağır cezaydı. Çığlık atarken hiç bir şey söylemiyordum. Sadece ses olması için bağırıyordum öylece. Yalnızca arada bir sayıkladığım bir isim vardı. "Anne! Anne!"

En son kapıda benden 7 yaş büyüktü olan Yiğit'in abisi Korhan abi belirdi. Hemen yalvararak ayaklarına yapıştım. "Korhan abi! Lütfen!"

Beni sertçe tuttu ve ayağa kaldırdı. "Beş saattir bağırıyorsun. Alt tarafı iki saat sessizlikte kalacaksın, onu bile beceremiyorsun!"

"Sessizlikte kalamam. Ne olursun en azından müzik açın. Ya da konuşun benimle. Ama sessizliğe boğmayın!"

Korhan abinin yanına Yiğit ve Ezgi abla geldi. Kulaktan kulağa konuşup güldüler. Sonra Ezgi abla bir radyo getirdi elinde.

Radyoda son ses The Godfather Apollonia çalıyordu. "Teşekkür ederim." Diye mırıldandım. Tam her şey bitti derken Yiğit beni tuttu ve bir sandalyeye bağladı. "Ne oluyor?" Diye sorsam bile cevap alamadım.

"Sessiz kalmak istemiyorsun değil mi?"

"Evet. Sesim duyulsun istiyorum. Beni sessizlikte bırakmayın ne yaparsanız yapın kabulüm."

"Demek öyle..." Dedi Korhan Abi. "Pekala."

Bir çubuk aldı eline. Çok uzun bir çubuktu bu. Yanıma yaklaştı ve elimi tuttu. Diğer eliyle de çubuğu tutuyordu. Ne yapacağını merak edip korkarken kocaman gözlerimle ona bakıyordum.

Çubuğu aldı ve tırnağımın ve parmağımın arasına tırnağımın altına doğru soktu. Cığlıklarım odada yankılanırken bana hiç acımıyordu.

"Yapma! Ç-çok acıyor! Lütfen!" Daha da ilerletti çubuğu içimde.

"Acıyor!" Diye haykırıyordum. "Anne! Yardım et! Anne!"

"Yeter!" Diye bağırdı Yiğit. "Sıla uyanıp da bodruma mı insin? Onu mu istiyorsun?!"

"Öleceğim! Ölmemi mi istiyorsunuz asıl siz lan?! Çok acıyor! Babamı çağırın!" Diye bağırdım. Bana cevap vermediler.

"Baba!" Diye bağıracakken Korhan abi ağzımı kapattı eliyle. "Yeter be! Amma kafa ütüledin!"

Yiğit yanıma yaklaşıp üzerimdeki yeleği çıkarmaya ve bana dokunmaya çalıştığında bağırıyordum ama sesim çıkmıyordu bile.

Tam o sırada çığlık atarak rüyadan uyandım.

"Anne!" Diye bağırdım. Bir anda revirdeki yatağımda yatarken doğruldum. Gece vaktiydi. Ay ışığı dışında bir ışık kaynağı yoktu. Kan ter içinde uyanmak ve kabuslar görmek alışık olduğum bir şeydi lakin yanımda çömelmiş bir halde bana bakan Yağız'ı görmeyi beklemiyordum.

"Yağız..." diye fısıldadım ancak sesim tahmin ettiğimden daha da zayıf çıkmıştı.

"Şhhh.. Sakin ol geçti, kabus gördün." Dedi yatıştırıcı bir sesle.

Bana su getirmek için yandaki sürahiyi uzanacaktı ki elini tuttum. "Gitme." Dedim. Ancak ne yaptığımın farkında bile değildim. Uyku sarhoştum sanki. Sahi ne yapıyordum ben?

Bana çevirdi başını. İlk başta sert bir sesle "Saçmalama," dese bile artık ona nasıl baktıysam bakışları yumuşadı ve ayağa kalktı.

"Çocuk gibisin, Valensona Laneti." Dedi ve yanıma uzandı.

Onun kokusunu duyduğumda çok daha huzurlu hissettim ve ona duyduğum -neden olduğunu bilmediğim- bir güvenle uykuya kendimi teslim ettim.

Ve normalde asla uyuyamayan, gece sürekli uyanan, baş ağrısından 5 dakika huzur bulamayan ben, o gece kesintisiz bir uyku çektim.