2. bölüm · Küller Altında Emir
1~ Savaşın Acı Yüzü
Valensona Tesislerinde çocukların haklarını kısıtlayan bir sürü kural vardı. Lakin, Madde 9: Bir yetişkin eğer kabul edilemez bir hata yaparsa, Çocuklar tarafından öldürülmesi uygundur. Babası oyunu kurduysa, kızının payına düşen kurallarına göre oynamaktı.
Savaşın acısı tüm halkı kasıp kavuruyordu. Devlet adamları halkı asla önemsemiyorlardı. Tek istedikleri güç, para ve itibardı.
Bunun içinde halkın canını hiçe sayıyorlardı. İnsanlar çocuklarını hayatta tutmak için dükkan yağmalıyorlardı. Aptal ve acımasız devlet adamlarının verdiği korkak kararların bedelini halk misliyle ödüyordu.
Bu devlet adamlarının arasında en acımasız olarak bilinen kişi benim babamdı:Yalın Valensona. Babam hiç bizi düşünmemişti mesela. Onun itibarı kadar önemli değildik. Hiç olamadık. Babam annemin canına kıymıştı. Ben tam 5 yaşındayken eve maskesinden dolayı yüzünü göremediğim bir siluet hatırlıyordum. Annemin bedenini nasıl parçalara ayırdığını ve annemin kanının nasıl elime bulaştığını da çok net hatırlıyorum.
Anılar eskiydi ama acılar tazeydi.
Sıla o zamanlar yeni doğmuştu. Annem daha lohusalık dönemindeydi. Annem öldükten sonra babam kameralar karşısında onurlu adam rolünü yaparak ileri geri konuşup saatlerce ağlamıştı. Annemin kırkı çıkmadan başkasıyla evlenmişti. Kadın da aynı onun gibiydi. Bize acımadan vuran ellerinde annemin sıcaklığı yoktu. Çok mükemmeliyetçi bir kişilikti. Ürkütücü derecede hem de...
Ben ne öğrendim sonra biliyor musun? Babamın annemi öldürdüğünü öğrendim. Evet, her zaman şüphelerim fazlaydı ama tam 23 yaşında siber dedektif olduğumda emin olmuştum. Babama olan nefretim katlanarak artıyordu ve bu hiç iyiye işaret değildi. Malum, zalim hayat herkese güvendiği babasının annesini öldürdüğünü öğretmiyordu.
Hiç babamı desteklememiştim. Hiç onun tarafında olmak istememiştim.
Babama bunu söylediğimde vücudumda kazandığım kızgın yağ yanıkları çok acıtıyordu. Ben karşı çıktım, direndim. Ama beni kardeşim Sıla'nın eğitimi ve canı ile sınadığında, başka hiç bir şansım kalmıyordu. Tüm gardımı indiriyordum. Babamı savunuyordum. Bir davası olduğunda en iyi avukatları tutuyordum. Onun araştırmamı istediği herkesi araştırıyordum. Onu toplum içinde ve siyasette çok iyi savunuyordum.
En kötüsü ne biliyor musunuz?
Ben çok iyi rol yapardım.
Sabah alarmın sesiyle gözlerimi araladım. Tül perdeden odama hafifçe yansıyan güneş ışığı, yüzümü buruşturmama sebep oldu. Yattığım yerden doğruldum ve giysi dolabıma ilerledim. Siyah bir kot pantolon ve askılı kırmızı renk bir bluz giydim. Kahkülümü bir kez taradım ve elime deri ceketimi aldım ve odamdan çıktım. Mutfağa girdiğimde hemen tezgaha yaslanmış, bana öfkeli ve bıkkın gözlerle bakan kadını gördüm. Geç bile kaldı, diye geçirdim içimden.
Babamın eşi: Ezgi abla. Bu kadını ne zaman görsem kafamın içinde Müslüm baba çalması normal miydi?
Bence değildi.
"Neden bu saate kadar kalkmaya teşebbüs edilmiyor? Her şeyi ben mi söyleyeceğim? Defol git Sıla'yı uyandır. Kahvaltıyı nasıl yetiştireceksin? Bugün işin saat kaçta başlıyor?'' diye bana sevgi dolu sözcükler yağdırırken bende sakin bir şekilde Sıla'nın odasına yönlendirdim adımlarımı. Kapıyı tıklatma gereksinimi duymadan dan diye girdim. Hâlâ uyuyordu. Evet, Ezgi abla orda beni canımdan ederken kardeşim huzur içinde uyuyordu.
Peki iyi bir abla buna izin verir miydi?
Belki evet.
Ben iyi bir abla mıydım?
Sanmıyorum.
Ayrıca dersi falan yok muydu bunun? Neden yurtta kalmıyordu ki bu? Bu sorular aklımda dönüp dururken cam kenarında duran Sıla'nın çiçeklerini suladığı fısfıs şişesini aldım ve Sıla'nın yüzüne püskürtmeye başladım. Birkaç saniye sonra yüzünü buruşturdu. O da bu sefer "Sen ne biçim ablasın? Senden nefret ediyorum!" adlı şiirine başlamadan ben ağzına lafı tıkadım. "Nefretini sonra kurarsın çünkü eğer biraz daha uyursan Ezgi abla seni ters çevirip camdan sallandırır." Bir an tereddüt etti ve yüzüme baktı.
"Yapar mı?"
"Yapar."
"Nefret ediyorum şu kadından ya babam Ne bulduysa şu kadında."
Babam bir şey bulmamıştı o kadında. Yalnızca ben ölürsem 2. bir varise ihtiyacı vardı, hepsi bu.
"Cidden sinir bozucu bir kadın."
"Abla," diyerek duraksadı bir an.
Dinlediğimi onaylayan bir mırıltı çıkardım.
"Sen annemin ölümünü gördün, değil mi?" Dedi emin olmak ister gibi. Çoğu zaman bu tarz sorular sorardı. Annemi en güvendiği insan olan ablasından tanımak isterdi.
"Gördüm."
"Kimin onu öldürdüğünü peki?"
Duraksadım.
"Kim olduğunu biliyor musun?"
Sessizliğim kısa sürdü ve hayatımda ilk kez kardeşime yalan söyledim.
"Bilmiyorum."
"Abla, annem bizi seviyor muydu?" Diye sordu titremesini engellemeye çalıştığı ama asla başarılı olamadığı sesiyle.
O an durdum. Annem o kadar silikti ki hafızamda. Ben annemin yüzünü en son kanlar içinde görmüştüm. Ben annemin yüzünü hatırlamazdım ki. Ama emin olduğum bir şey varsa:
Beni ve Sıla'yı her şeyden çok sevdiğiydi.
Sıla'ya döndüm ve ellerini avuçlarım arasına aldım.
"Annem," yutkundum. "Bizi çok seviyordu, Sıla."
"Peki eğer annem yaşasaydı... Babam seni sever miydi?"
Babam Sıla'ya değer verirdi. Hatta benim yanımda, Sıla'yı sevdiğini bile söyleyebilirdim. Fakat, Sıla'nın üzüntüsü biraz da bir aile olamamanın acısı ve bana duyduğu suçluluktu.
Sever miydi, Mira? Sevmezdi. Babamın kalbi, benim yıllardır aşamadığım buzullardı.
"Sevmezdi." Diye dürüst bir tepki verdim. "Babam beni ne zaman sevdi ki, Sıla?"
Sıla'nın yanağından dökülen bir damla yaşı görünce ona kıyamadım ve sarıldım. Annemi hiç tanımamıştı ve hep babamın bana zarar verme ihtimalinin korkusuyla büyümüştü. Bende Babamın korkusuyla büyüyordum. Ama bazen düşünüyordum. Eğer Babamın bana verdiği görevlerden birini yaparken ölürsem, Sıla bunlara onun için katlandığımı hiç bilemeyecek miydi?
Annemin bizim için neler yaptığını hatırlıyordum. Babam bana saldırmaya çalıştığında önüme hiç düşünmeden atlamıştı mesela. Ya da Sıla daha yeni doğmasına rağmen babam Sıla'ya saldırmaya çalıştığında kendini hiç düşünmeden siper etmişti Sıla'ya yine.
Tüm düşüncelerimi kafamdan attım ve kafamı iki yana sallayıp düşüncelerimi savuşturmaya çalıştım.
"Hadi,'' dedim sesimi yatıştırmaya çalışarak. "Babam kızacak. Kahvaltıya gidelim." Sıla başının yukarı aşağı salladı onaylarcasına. elimi tuttu ve hızlı adımlarla ilerlerken beni de peşinde sürükledi.
Kahvaltı ise her zamanki gibiydi. Ezgi ablanın bize bağırması, babamın onu koruması, Sıla'nın dolan gözlerini saklamaya çalışması, benim Sıla'yı korumamla babamın bana attığı sert tokat ve babamın bana akşam eve erken gelmem gerektiği çünkü 2 önemli işimiz olduğu hakkındaki -ki ben birincisinin beni öldüresiye dövmek olduğuna her şeyden çok emindim.- uyarısını vermesi ile kahvaltımızı sonlandırdık.
☆
Üzerime mavi bir crop, altıma ise beyaz ispanyol paça bir pantolon giymiştim. Elime siyah deri ceketimi aldım. Makyajı sade tutup halka küpelerimi taktım. Sokağın başına kadar ilerledim. Uzun bir süre yürüdüm. Bir sigara yaktım. İlerde gördüğüm bana ait olan yeni model arabanın önünde durdum ve sigaramın bitmesini bekledim. Sigaramı söndürüp yere attım ve siyah topuklularımla sigara izmaritinin üzerine bastım. Önümde duran siyah araca bindim ve Valensona Karargâh'ına doğru yol aldım. Bir sigara daha yaktım. Camı sonuna kadar açtım. Kasım ayının soğuk rüzgarı suratıma çarpıyor, saçlarımı dalgalandırıyordu. Telefonumdan Bluetooth sayesinde tüm arabayı dolduran şarkılar ise The Godfather'ın çalma listesiydi.
Rüzgar yüzümü okşuyor, Sigara dumanını camdan dışarı savuruyordu. Saçlarım rüzgarın soğuyla uyanırken, soğuk artık o kadar da üşütmüyordu.
Hava babam kadar soğuk değildi.
Yaklaşık yarım saat süren yolculuğumun ardından arabadan indim ve önümde görülen Valensona Karargâh'ına yürümeye başladım. Bugün operasyon planlama toplantısı vardı. Ona katılmam ve operasyon için tavsiye vermem gerekiyordu. Babam operasyonu yönetmemi istiyordu. Fakat bu operasyon pek de masum değildi. Başka karargâhlara saldıracaktık. Bu bir katliamdı fakat babam beni Sıla'nın eğitimi ve hayatıyla tehdit ettiğinde, babama bir kez daha boyun eğmek zorunda kaldım. Bu katliam gerçekleşecekti. Ve belki de bunun iyi geçmesini sağlayan, hatta ve hatta bu katliamı yöneten kişi olacaktım. Babam bunu istiyordu çünkü.
İlk seferim olduğu da söylenemezdi.
Uzun koridorda yürürken topuklularımın sesi tüm koridorda yankılanıyordu. Geçerken bazı askerler gördüm. Babamın bazı arkadaşlarını gördüm. Bana selam veren babamın yalaka arkadaşlarını da elbette. Sinir bozuculardı.
Toplantı odasından içeriye girdiğimde bir toplantı masası vardı. Beyaz bir örtü ile süslenmişti. Üzerinde tam 5 tane mum vardı. Karargâh'ımızda 5 sayısı çok fazla kullanılırdı ve değer verilirdi. Elbette bunun cevabını da bilmiyordum.
Masanın en ucunda babam vardı. Sanki çok iyi bir insanmış gibi samimice gülümsüyordu. O kadar garipti ki. Sanki babam yoktu o bedende. Ruhu ele geçirilmişti.
Babamın çaprazındaki sandalyeye yöneldim. Karşımda kamuflajlarından ve kırmızı beyaz Türk bayrağı armasından-ki bence o armayı kirletiyorlardı- belli olduğu üzere iki asker vardı. Rütbeleri üniformalarında belirtildiği gibi Birinde tek yıldız vardı birinde ise üç yıldız vardı. Tek yıldız olan Teğmen Burak Kocadan, Üç yıldızı olan ise Yüzbaşı Baran Erdinç'ti. Askeriyede birkaç kez görmüştüm onları. Babamın güvendiği askerlerdi.
Yanlarında ise bir çift vardı. Kadının kumral saçlarına omuzlarını biraz daha altına doğru dökülüyordu. Perçemlerini güzelce şekillendirmişti. Yanlış hatırlamıyorsam adı Yeşim'di. Yeşim Korkut. Adamın ise Siyah ceketi ve lacivert kıravatıyla resmi fakat bir o kadar da sıradan duruyordu. Adı Serkan'dı. Serkan Korkut. Korkut çifti babamın yine güvendiği insanlardı. İstihbaratla da bir bağlantıları olduğuna emindim, fakat Babamın bizimle bunu paylaşmak istemediğine de emindim.
Masanın öbür ucunda ise tüm egosu ile Yiğit Karahan vardı. Siyah bir ceket, siyah bir kot pantolon, siyah kravat, siyah gömlek ve siyah ayakkabılar. Kalbi gibi simsiyahtı. Babamın daimi ortaklarından ve kadim dostlarından olurdu kendileri. Tabii babamın sevmesi için tüm kriterlere sahipti. Savaş esirlerini işkenceyle öldürürdü mesela. Gözünü kırpmadan bir çocuğu katledebiliyordu. Babam nasılsa sevdiği insanlarda aynı onun gibiydi.
Neyse ki babam beni hiç sevmemişti. Tek tesellim buydu.
Benim yanımda ise sırasıyla 3 kişi oturuyordu. 2 kadın vardı. İstihbarattanlardı. Selin ve Ayşegül. İki kız kardeşlerdi. Babamla pek araları yoktu, fakat babam onları açıkça bilgi toplamak için kullanıyor ve bunu saklamaya pek de gerek duymuyordu.
Babam beni gördüğünde yüzüne sahte bir tebessüm yerleştirdi. Dışardan gerçekten kızını çok seven samimi bir baba gibiydi. Ayağa kalktı ve ben henüz oturmadan bana sarıldı. Kulağıma fısıldadığını duydum. "Operasyon planını en iyi şekilde planla. En zekimiz sensin. Toplantı sonu odama gel." gülümseyerek geri ayrıldı.
Samimi ama sahte bir tebessümle karşılık verdim sadece. Babam bu sefer yüksek ve herkesin duyabileceği bir tonda konuştu. "Hoşgeldin, Kızım." Gülümsememi bozmadan kafamı hafifçe aşağı oynatarak cevap verdim. Tebessümlerimiz sahteydi. Bunu babamı tanıyan bir insanın anlamaması mümkün değildi. Ama şöyle ki, babamın gerçek yüzünü sadece biz bilirdik. Suratıma karısını sırf itibarı için öldüren ve büyük kızını küçük kızı ile tehdit edip karanlığa sokan, kötülüğe batıran bir adam değil, kızlarına değer veren samimi bir baba gibi bakıyordu.
İyi bir eş olmakla iyi bir baba olmak aynı şey değildi. Babam ikisini de başaramamıştı. Ona "baba," derken bile o kadar ama o kadar yabancılık çekerdik ki anlatamam. Peki gün sonu sorgulamak gerekiyordu. Babam bu kadar güzel bir cümleyi hak ediyor muydu?
Sandalyeyi geri çektim ve oturdum. Babam ise sandalyesini çekti ve sandalye ile masanın arasında ayakta durdu. "Öncelikle burada beni dinlemeye geldiğiniz için teşekkürler. Sizinle konuşmak istediğim bir konu var." Babam oturdu ve masanın üzerinde duran dosyalara sırasıyla bakmaya başladı. Sonra ise devam etti.
"Biliyorsunuz ki ülkemiz şuan dış ülkelerle olan savaşının aksine bir iç savaş yaşıyor." diye başladı konuşmasına. "Bu iç savaşı durdurmak için önce halkın gözünü korkutmalı ve bizim kurallarımıza uymayan karargâhları, askeriyeleri, devlet binalarını sırayla imha etmeliyiz." Diye tamamladı.
"Gözdağı vereceğiz yani?" Dedi Selin sorar bir tonda.
"Evet," Diye onayladı babam.
"Peki ya halk? O insanlar yeterince korktu. Bunu hak ediyorlar mı?" Diye içimden geçenleri aktaran Ayşegül'e sarılmak istedim.
"Savaşta duygusal olamazsınız, Ayşegül hanım. İtibarımızı zedeleyemeyiz. Eğer biz saldırmazsak saldırıya uğrayabiliriz. Otoritemizin sarsılmasına izin veremeyiz." Dedi Yiğit. Gözlerimi devirmemek için çok zor duruyordum.
"Nereden başlayacağız?" Diye sordu Yeşim. "Teker teker her kurallarımıza uymayanı indirdikten sonra halk sessiz kalacak mı?" Diye de ekledi.
"Kalmayacak." Dedi babam.
"O zaman?" Dedi sorar gibi Selin.
"Halka yeterince gözdağı vereceğiz." Dedi babam tekrardan bunu hatırlatarak.
"Yani halkın güvenini sarsıp onları korkuyla susturacağız," Dedim. Kısa bir sessizlik oldu.
Babamın öldürücü bakışlarını tek ben görüyordum. Dışardan baba kız gibiydik ama babamın gözlerindeki nefreti tek biz görürdük. Bir baba gibi bakmazdı bana. Bazen bir askermişim gibi bazen bir yükmüşüm gibi bazen bir düşmanmış gibi.
Baba dediğim adam, bana hiç baba sıcaklığı vermemişti.
"Bu öyle bir şey değil, Kızım." Dedi gergin fakat samimi olmaya çalıştığı bir tonda. "Ailemiz ve itibarımız için yapacağız bunu. Böylece kurallarımıza uymayan kimse kalmayacak. Belki Sıla o zaman okuyabilir." Dedi son cümlesini altını çizmek ister gibi bastırarak söylemişti. Samimi ve ailesi için her şeyi yapabilecek bir baba gibi duruyordu dışardan. O sesinin altındaki emiri tek ben duymuştum.
Bu operasyonu yönet, diyordu. Emret. kontrol sende olsun, bizi kurtar, diyordu. Belki Sıla o zaman okuyabilir, diyordu.
Hayır! Belki o zaman Sıla'nın okumasını sağlarım diyordu.
Ama belkiydi işte. Ama ben anneme son nefesimde bile kardeşimi koruyacağıma dair söz vermiştim. Annem "Sizi hiç bırakmam," derdi bana. Hayal meyal hatırladığım güzel yüzü ve toprak gibi simsiyah gözleri bize sevgiyle bakardı. "Kardeşin sen ve ben beraber yaşayacağız. Baban bize zarar vermez, korkma," derdi. Annem hiçbir sözünü tutmamıştı. Tutamamıştı. Ama ben annemin aksine, verdiğim sözleri tutardım.
Derin bir iç çektim.
" Atalay Üs Komutanlığı'ndan başlayacağız," Dedi Yiğit. "En kolay ve iyi başlangıç o olur," Diye tamamladı.
Masanın üzerine babamın az önce serdiği bir harita vardı. Gözüm Atalay Üs Konutanlığı'nı aradı. Bu toplantının dün yapılması gerekiyordu fakat bir sinyal kesintisi olmuştu ve bugüne ertelenmişti. Ben tesadüflere pek inanmazdım. Sürekli tetikte olurdum. Haritaya baktım. Orası hariç çoğu yer tetikteydi zaten. Başka çaremiz olmayabilirdi. Fakat babam pek anlamamış gibi duruyordu.
Haritanın üzerindeki kırmızı işaretler odanın havasını daha da ağırlaştırıyordu.
Yüzbaşı Baran bu sessizliği böldü.
"Bu bölgeyi atlayalım. Risk fazla."
Kafamı hızla iki yana salladım.
"Atlarsak arkadan kuşatılırız."
Odadaki herkes bir anlığına bize döndü. Odadaki sessizlik zamanla hafif fısıltılara dönüştü. Babam ise sessizce bize odaklanmıştı. Dudağında yarım bir gülüş vardı.
Teğmen Burak araya girdi.
"İstihbarat kesin değil Varsayımla hareket edemeyiz."
Masaya yaklaştım ve parmağımı haritanın kenarına koydum.
"Bu bir varsayım değil, dün geceki sinyal kesintisi tesadüf olamazdı. Onlar tam olarak burada."
Yüzbaşı gözlerini kıstı.
"Bunun sorumluluğunu alıyor musun?"
Bir an bile düşünmedim, gerilemedim.
"Evet. Çünkü eğer almazsam, sabaha karşı çok kayıp vereceğiz."
Oda tekrar sessizliğe gömüldü. Yiğit derin bir nefes aldı ve araya girdi.
"Pekala, Plan değişiyor. Ama en ufak bir hata yaparsan.." devam etmesine izin bile vermedim. Ucunda kardeşimin eğitimi ve hayatı vardı. Bu plan, başarılı olmak zorundaydı.
"Yapmayacağım," Dedim kendimden emin sesimi bir an bile bozmadan.
Sesim Sakindi. Fakat o an o masada oturan herkes, bunun bir meydan okuma olduğunu ve asla bir masuma zarar vermek istemediğimi anladılar.
Parmağımı haritanın üzerinden ayırıp cebimden bir dal sigara çıkardım ve yaktım. sigarayı dudaklarıma götürürken aynı süratle toplantı odasından dışarı çıktım. Topuklularımla uzun koridor boyunca yürüdüm. Topuklarımın sesini tüm karargâhın dinlemesine izin verdim.
Fakat o an babamın yüzünde hiç bana karşı görmediğim bir ifade gördüm: Gurur.
☆
Babamın karargâhda ki odasında oturuyordum. Babamın gelmesini beklerken bir dal sigara daha yaktım.
Etrafı inceledim. Annemin fotoğrafı vardı her yerde. bacağına sarılmış küçük bir kız çocuğu vardı birinde. Hayalleri annesiyle birlikte gömülen. Birinde yeni doğum yapmıştı annem. Kucağındaki Sıla, ağlarken yüzünü buruşturmuştu. Annem o fotoğrafı çekilirken 17 gün sonra öleceğini bilmiyordu oysa. Bir diğerinde babamla annem vardı. Şık bir ortamdalardı. Bir masada oturuyorlardı. Masanın ortasında 5 demet beyaz gül ve etrafında kırmızı mumlar vardı. Babam siyah ceketini, siyah kravatını ve beyaz gömleğini giymişti. Annemin üzerinde ise bebek mavisi bir elbise vardı. Yüzündeki makyajla birlikte çok ihtişamlı görünüyordu. Babamın yüzündeki ifade her ne kadar soğuksa, annemin ki de bir o kadar sıcaktı.
Annem babamı seviyordu. Buna her şeyden çok emindim. Annem aşık olduğu adam tarafından öldürülmüştü. Ve Sıla hiç annemi tanıyamamışı. Annemin ismi ise artık yalnızca bir mezar taşında bulunuyordu.
Bir süre sonra babam girdi odaya. Siyah saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırdım ve hiç duruşumu bozmadım.
Sessizliği babam bozdu "İyi işti," dedi gururla bana bakarken. "Sana bir görev daha vereceğim." derken çalışma masasına doğru ilerledi.
"Ne görevi?" dedim merakımı sesime yansıtmamaya çalışarak.
"Birini daha araştırmanı istiyorum." Dedi fakat sesi az önceki kadar sakin değildi. Nefret doluydu bu sefer sesi. Her kimse, babamın Nefretini kazanmıştı ve bu hiç iyi bir durum değildi.
Babam tam karşımdaki koltuğa oturdu ve öne doğru eğildi. Bu sefer sessizliği ben bozdum. "Kim?" diye sordum sadece. Babam gülümsedi. Ama bu normal bir gülümseme değildi. Soğuktu, acımasızdı.
"Yüzbaşı Yağız Soldivan." adını ağzına aldığında bile nefretle irkilmişti.
"Onun neden araştırmamı istiyorsun?"
"Bunu sana söylemeyeceğim."
"Onun hakkında ne öğrenmem gerekiyor?"
"Her şeyi."
"Peki sonra ne yapacaksın?"
"Ben değil, Sen yapacaksın, Mira."
"Ben ne yapabilirim ki?"
Derin bir nefes verdi.
"Onu öldüreceksin, Mira."
"Bir askeri öldüremem, Baba."
"Yapacaksın."
Elimin masum kanına bulunmasını istemiyordum. Bu savaşta haksız olan yer benim devletimdi. Halkın ve askerlerin ise hiçbir suçu yoktu. Bende isteyerek tüm kalbimle hizmet etmiyordum zaten. Babam beni Sıla'nın eğitimi ve canı ile tehdit ediyor ve ben buna dayanamıyordum.
Bazen "Yeter!" Diye haykırıyordu içimdeki ses. "Ona yardım etme," diyordu. "Sıla başının çaresine bakar. Adını kirletme. Elini kana bulama," diyordu. Ama günün sonunda ben yine tüm zaaflarıma esir düşmüş bir şekilde babamın yanındaydım. Kaybetmiş değil, yenilmiş bir şekilde.
"İşinde gücünde olan, yaptıkları elinde olmayan birini öldürmem. Hele ki bir askeri asla öldürmem. Öldüremem, baba." Dedim sonlara doğru yükselmesine asla engel olamadığım sesimle. Babam bunları duyunca öfkelendi.
"Ne yaptığını biliyor musun ki?"
"işte tam olarak bu yüzden öldürmem!" diye bağırdım. ''Eğer bana ne yaptığını söylersen bunu başarabilirim. Seninle masum bir askeri öldürmeyeceğim konusunda anlaştığımızı sanıyordum.''
"Senden önce yaptıklarını öğrenmeni istedim zaten, Valensona Laneti."
Babam bile bana ''Valensona Laneti'' diye sesleniyorsa işimiz yaş işti.
"Ama öldüreceğimi söylüyorsun."
"Her şeyin bir zamanı var."
Hâlâ kendinden emin bir tavır sergiliyordu.
"Kes artık! Anlamıyorum hiçbir şey!"
Daha fazla dayanamadım ve tün öfkem ve kararsızlığını ayağa kalktım. "Masum bir askeri öldürmeyeceğim, Baba. Sıla'ya dokunmana da izin vermeyeceğim. Beni kardeşimle tehdit edip istediğin her şeyi yapamazsın!" Diye içimdeki tüm öfkeyi kustum o an.
"Bir askere dokunmam." Diye Devam ettim. "Bu da benim zaaflarımdan."
"Peki bu asker, annenin ölümünde parmağı olan bir askerse?" Babamın sözleriyle irkildim. Olduğum yere çakılı kaldım sanki. Ellerim ayaklarım buz kesti. içimdeki öfke dindi mi yoksa daha da mı arttı? Bilmiyordum.
En son alayla burnumdan soluyarak güldüm. sonra dudaklarım tekrar alayla iki yana kıvrıldı. Kendimi tutamayıp bir kahkaha patlattım.
"Nasıl yani?" dedim gülüşümü zar zor dizginlemeye çalışırken. "Annemi sen değil de, bir asker mi öldürdü, Baba?"
Babam öfkeli bir nefes daha verdi. Ayağa kalktı ve yanıma ulaştı hemen.
"O gece anneni öldürmeme sebep olan kişi de onun babasıydı." duraksadım.
"O adamın ne suçu var?" Diye sordum.
"Orasını sana anlatamam."
"Yani sırf babasına acı çektirmek için mi onu öldüreceksin? Doğru, sen seversin insanların zaaflarıyla oynamayı."
"Babası sırasını savdı," dedi öfkesini gizleme gereksinimi duymadan. dişlerini sıkıyordu.
"Bu adamın kim olduğunu ve ne yaptığını öğrenmeden bir adım bile atmıyorum. Bana ne olduğunu söyle!"
"Öğreneceksin ama zamanın var. Şimdi zamanı değil. Kaldıramazsın, Mira."
"5 yaşındayken annemi gözümüm önünde katletmeni kaldırabililirdim ama değil mi?"
Babam iyi baba rolünü çok iyi oynuyordu. Ama her sözünün altındaki nefreti tek ben bilirdim. Çok iyi rol oynardı babam. Öyle bir oynardı, öyle bir manipüle ederdi ki hiçbir şey anlayamazdınız. Ama bilmediği bir şey vardı. Ben o kadar iyi kanmazdım. Ve ben de ne kadar istemesem de karakterimi babamdan almıştım. Bu da başka bir gerçekti. Şimdi ise düşüncelerimi bir kenara atıp babama döndüm.
"İyi baba rolünü oynamana gerek yok. Bak! Yalnızız şuan. Kes şovu."
"Büyüdükçe annene benziyorsun," dedi şikayetçi bir sesle. "Sonunun onun gibi olmasını istemiyorsan emirleri sorgulamadan yap. Yoksa zavallı Sıla eğitimine devam edemez. Hemde kimin yüzünden biliyor musun?" Dedi sonunda gerçek yüzünü ortaya çıkarıp alay etmeye başlamışken. "Onu canından çok seven ablasının yüzünden." durmadı. Bir an bile acımadan devam etti sözlerine.
"Ne üzücü olur değil mi? Annenin ölümü seni çok etkilemiş gibi, Mira. Sıla'nın ölümü çok etkiler miydi acaba? Denesek mi? Olamaz, çok dramatik! Kızım merak etme, görevleri ve emirleri sorgulamadan yerine getirdiğin müddetçe baban senin hep yanında!"
Sinirden ve ağlamamak için direndiğim gözyaşlarım yüzünden kıpkırmızı olan gözlerime baktı. Yanıma ilerledi ve simsiyah saçlarımı kulaklarımın arasına sıkıştırdı. Yanımdan geçip dolabına Yönelirken ise sertçe omzuma vurarak geçti. Hafif sendeledim ve bakışlarımı ona çevirdim. Dolabın en üstünden 3 adet tozlu dosya çıkardı. Çalışma masasının üstüne fırlatırcasına attı.
"Bu üç kişiyi araştırmanı istiyorum."
Dolabın en altından bir dosya daha çıkardı.
"Bu da annenin ölümü ile alakalı bir dosya. Ne zaman istersen gelip bakabilirsin, Mira." Dedi ve bana doğru ilerledi. "Kızımın daha çok üzülmesini istemiyorum ben." Dedi belirsiz belirsiz.
Bu sefer biraz daha yaklaştı. "Beni desteklemediğini biliyorum. Ama benim otoritemi sarsamazsın. Beni koruyacaksın, Mira. Kardeşin için," dedi ve alayla güldü.
Çalışma masasının üzerindeki dosyalara baktım. Ben onlara baktım, onlar bana baktı. En son bu bakışmayı kaybedip dosyaları aldım ve arabaya ilerledim.
Dosyaları arabanın arka koltuğunda duran bez çantanın içine koydum ve arkama yaslandım. Gözlerimi kapattım. Bir süre sindirmeye ihtiyaç duydum.
Sahilde deniz kayalıklara vuruyordu. Güneş batmak üzereydi. Elimdeki viski şişesini tek dikişte kafama diktim ve şişeyi yarıladım. Derin bir iç çektim. Sadece bu şekilde oturmak istedim uzun bir süre. Henüz çok küçükken olgunlaşmıştım. Annemin ölü bedenine sarılıp ağladığımda, babam beni zorla eğittiğinde, babam beni ve elimi masum kanına buladığında...
Çok erken büyümüştük biz. Gerçi Sıla hiç büyüyememişti. Hiç güzel bir çocukluğumuz olmamıştı. Ama gün sonunda yine birbirimize sahiptik. Güzel zamanlarımız olmamıştı beraber. Ben annemi tanımışım. En azından belli bir yaşa kadar. Ama Sıla, annemin onu sevdiğini hiç onun ağzından duyamayacaktı, onun güzel yemeklerini yiyemeyecekti, babamdan korkunca annemin sıcaklığına sığınamayacaktı.
Sıla, çok yalnız büyümüştü.
Ben vardım tabii. Ama bende zaten onun okuması için elimden geleni yapıyordum. O bazen "Babam okumama izin veriyor. Belki de bizi biraz da olsa seviyordur," diye düşünüyordu. Fakat perdenin arka yüzünü bilmiyordu. Onu babamın karanlığında boğamazdım. Boğulmasına izin de veremezdim.
Zihnimde bir anı canlandı o an.
Babam bana boş bir alanda atış yapmayı öğretiyordu. Henüz 12 yaşındaydım. Babamın elime tutuşturduğu silah aslında çok ağırdı. Bunu belli etmemek ise bir o kadar zordu. Kollarımı hafifçe ileri uzattım ve hedefe doğru odaklanmaya çalıştım.
"Duruşun bozuk, omuzlarını dik tut."
Babamın her zamanki soğuk ve acımasız sesi kulaklarımı doldurdu.
"Özür dilerim dikkat ederim," Dedim sesimin titremesine engel olmak için derin bir nefes aldıktan hemen sonra.
"Özür dilerim, burada bir işe yaramaz. Sadece emir uygulanır."
"Peki."
Bir süre ben atışa odaklanmaya çalışırken askeriyenin ön bahçesindeki askerlerin ve babamın botlarının sesi dışında hiçbir şey duymadım. Askeriyenin bahçesinde her şey her zamanki gibiydi. Arka bahçedeydik ve babam tüm bahçeyi boşalttığı için kimse yoktu.
Gözlerimi hedefe çevirmeye çalıştım fakat bir türlü başarılı olamadım. Deli gibi korkuyordum. Gitmek istiyordum buradan. Annem bana eskisi gibi sarılsın ve benim öğretmen olma hayalimi desteklesin istiyordum. Burası hiç hoşuma gitmemişti. Küçük bir çocuktum işte. Umutları çabuk sönen bir kız çocuğu
"Gözlerin neden yerde? Hedefe bak," dedi babam sert bir sesle.
"Yanlış bir şey yapmak istemiyorum..."
"Korku hata yaptırır. Askerler korkmaz."
"Ben asker değilim. Ben sadece-"
lafımı devam ettiremedim.
"Burada sadece askerler vardır. Duygularını kapının arkasında bırakacaksın!" Diye yükseldi babam. Sonra ise derin bir nefes aldı ve yanıma yaklaştı. "Bakışların bir asker gibi soğuk olmalı. Duruşunda öyle. Kimseye acıyamazsın ama acınacak hale de düşemezsin. Ağlayamazsın fakat kimsenin sana ağlamasına da izin veremezsin." Diye sırayla sıraladı cümlelerini.
"Deniyorum. Gerçekten deniyorum." Dedim. Evet deniyordum ama hiç istemiyordum. Sıla için deniyordum.
"Denemekle yetmez. Hep güçlü durmak zorundasın."
"Güçlü olmak, hep sert olmak mı demek?"
"Evet. Dünya merhameti affetmez."
"Ama ben merhameti seviyorum. Annem de çok merhametliydi."
"Sevgi ve merhamet seni zayıflatır!"
"Belki... Ama beni insan yapıyor." Dedim sonlara doğru kısılan sesimle.
Babam ifadesiz ve sert yüzüyle tekrardan bana baktı.
"Gözlerindeki bu yumuşaklıkla hayatta kalamazsın."
"Gözlerimdeki bu yumuşaklık sayesinde hala ayaktayım, baba." Dedim bir çocuğa göre akıllı ve duygulu bir biçimde.
Babam öfkelendi.
"Cevap vermene izin vermedim."
"Haklısın." Sesim titremesine karşı koyamadım. Babama teslim oldum.
"Ağlamayacaksın."
"Ağlamıyorum. Sadece sesim titriyor..."
"Titremeni de ağlaman gibi bastıracaksın."
"Peki.. Sen istiyorsan."
"Benim istemem önemli değil. Hayat isteyecek."
"O zaman, umarım hayat bana senin baktığın gözlerle bakmaz, baba."
Uzun bir sessizlik oluştu. Çok uzun bir sessizlik. En son babam bozdu bu sessizliği.
"Dağıl. Bugünlük bu kadar yeter. Yarın 9'da avluda ol." Dedi elimden silahı alırken.
Elimden silahı aldığında küçük bir tabancanın bile ne kadar ağır olduğunu daha da iyi anladım.
Giderken bir anda durdum ve döndüm.
"Baba..." Diye başladım. Biraz duraksadım ve yutkundum. "Bir gün beni güçlü olduğum için değil de, kızın olduğum için sever misin?"
Babamın yüzündeki acımasızlık hiç dağılmadı. Cevap vermedi bana sadece gitmemi bekledi.
Ben uzaklaştım. O sorunun cevabı ise hep belirsiz kaldı.
Derin bir nefes aldım bu hatırladığım anılarla. Şuan kendime cevap vermek istedim. 12 yaşındaki Mira, baban seni hiç sevmeyecek. Onu korusanda, otoritesini sağlasanda, ününe ün katsanda, defalarca mapustan kurtarsanda, baban seni hiç sevmeyecek.
Viski şişesini kafama diktim ve bu sefer tek dikişte bitirdim. Güneşin son ışıkları yüzüme çarpıyordu. Rüzgar saçlarımı dalgalandırıyor ve yüzümü okşuyordu. Ayağa kalktım ve arabama ilerledim. Arabaya bindim ve ilerlemeye başladım.
Yarım saatlik bir yolun sonucunda evime varmıştım. Sıla uyuyor olmalıydı. Şampanya rengi koltukların karşısında bir televizyon vardı. Koltuklardan birine oturdum ve telefonumu çıkardım. Kendimi kötü hissettiğimde tek bir ismi arardım. Arama kısmından Eflin'i aradım. 3. çalıştan sonra telefon hemen açıldı.
"Efendim," dedi Eflin her zamanki neşesiyle.
"Nasılsın?" dedim bir o kadar da yorgun olan sesimle.
"Ben iyiyim de... Sen pek iyi değil gibisin." diyerek hemen tanımladı beni.
"Yok ondan değil de.. Gelsene konuşalım biraz."
"Anlaşılan prensesimizin morali bozuk bugün."
"Eflin!" dedim uyarıcı bir tonda.
Kulağıma Eflin'in gülme sesi ilişti.
"Tamam tamam geliyorum," dedi ve hat kapandı.
Eflin benim çocukluk arkadaşımdı. Annelerimizden dolayı tanışıyorduk. Annem öldüğünde çok küçüktük ama, O gün Eflin'in bana ve anneme olan sevgisinden emindim. Annem öldüğünde çok küçüktüm ama annemin cenazesinde benim yanımda olan tek kişinin Eflin ve Eflin'in annesi olduğunun farkındaydım. Erken büyümek buydu işte. Ben hep bir şeylerin farkındaydım.
Çok güzel anılarım vardı Eflin'le. Kötü anlarımda yanımda olmuş, iyi anlarımda benden çok sevinmiş, rezil olduğumda benimle en çok dalga geçen kişi olmuştu ama başka kimsenin ağzını açmasına izin vermemişti.
Sıla ile de çok iyi anlaşırdı mesela. Biz üçümüz beraber büyümüştük aslında. Babam Ne yaparsa yapsın, annemin emanetlerini ayıramamış, üzememişti.
Bu hayatta zaafım olan tek insanlar onlardı: Sıla ve Eflin. Onlara kimsenin zarar vermesine izin vermezdim. Onlar benim kardeşlerimdi.
Ayağa kalktım ve Eflin'i beklerken kendime sütsüz az şekerli sert bir kahve yaptım. Koltuğa geri oturdum ve öylece telefonumda gezinmeye başladım.
Bir süre sonra Sıla'nın odasından çıktığını duydum. "Abla," duyduğum sesle başımı kaldırdım. Benim uykucu kardeşim, yine saçı başı dağınık bir şekilde pijamalarıyla bana bakıyordu. Bu hali çok komikti fakat gülersem kafamda mutfak masasını parçalayabilirdi. Az değildi o. Ben yine de güldüm. "Günaydın ya, kaç saattir uyuyorsun sen?" Diye şakıdım. Bu neşeli halim bir kardeşime bir Eflin'e vardı işte.
Gözlerini devirmekle yetindi. "Vize haftama az kaldı. Bırak yatayım biraz. Babam gelmedi değil mi?" İşte bizim korkumuz buydu. Babam. Dilimi damağıma vurdum ve cıkladım. "Gelmedi. Rahat ol. Hem Eflin'i de çağırdım gelir birazdan." Eflin'in geleceğini duyunca yüzünde güller açmıştı. "Eflin ablayı çok özledim," dedi neşeli bir sesle. Eflin sadece benim değil, Sıla'nın da en yakın arkadaşıydı.
"Kendime kahve yaptım. Sende ister misin?"
"Olur." Dedi sadece aynı neşesiyle.
Ben mutfağa gittim ve kahve hazırlamaya başladım. iki bardak aldım. Üst raftan kahve çıkardım. Suyu kaynamak üzere ocağa koydum ve beklemeye başladım. Bir süre sonra zil sesi duyuldu.
"Ben bakarım," diyen Sıla'nın sesi ilişti hemen kulağıma.
Bende kahveleri hazırlamaya devam ettim. Kahveleri hazırladığımda içeri geçtim. Eflin ve Sıla salondaki şampanya rengi koltuklarda oturuyorlardı ve hararetle birşeyler konuşuyorlardı.
Kahveyi koltukların önündeki ufak Masaya bıraktım. Eflin beni görünce ayağa kalktı ve yanıma gelip sarıldı. "Çok özlemişim ikinizi de!" Dedi bedenime kollarını dolarken. Sarılışına karşılık verdim. "Hadi otur, sana da kahve yaptım." Dedim kahve bardağını zorla onun eline tutuşturmaya çalışırken.
Oturduk ve uzun bir süre sohbet ettik. Sıla'nın okulundan ve arkadaşlarından bahsettik. Üniversiteye yeni başlamıştı fakat çok çabuk uyum sağlamıştı. Bunu konuştuk. Sıla zorlandığı dersleri ve arkadaşlıklarını bize anlattığında da çok rahatlamış görünüyordu. Bir süre sonra ders çalışmak suretiyle -ki ben onun uyuyacağına emindim- yanımızdan ayrıldı. Bende Eflin'e içimi dökmek için gerekli boşluğu bulmuş oldum.
Babamın bana yaptığı her şeyi bilirdi Eflin. Şuan herşeyimi anlatıyordum ama o ilk başta ona güvenip anlattığımda değil, yaşarken yanımda olduğundan biliyordu. Tabii Sıla da yanımdaydı fakat ona asla babamın bu yüzünü anlatmamıştım. Onunla tanışmasını hiç ama hiç istememiştim.
O, baba sevgisini tatmış, sığınacak bir yuvası olan bir çocuk olmalıydı. Daha yeni reşit olmuştu sonuç itibariyle.
Eflin'e kısaca durumumu anlattım. Beni büyük bir özenle dinledi ve arada kısa yorumlar da yaptı. Ona babamın bana nasıl davrandığını, geçmişte neler yaşadığımı, babamın bana olan harketlerini ve acımasız söylemlerini bilmem kaçıncı defa anlattım. Hiç sıkılmadan bana sarılıp bir kere daha dinledi. Bu yüzbaşından da bahsettim. Henüz oturup dosyasına bakma cesaretini bulamadığımı ve işinde gücünde bir askeri babamın kötülüğüne yem etmek istemediğimi söyledim. Çünkü şunu biliyordum ki, kötü olan sistem ve yönetim bizimkiydi. Babam yüzünden olmuştu bunlar. Şimdi suçunu bilmeden bir askere zarar vermek istemiyordum. Beni büyük bir hevesle dinledi Eflin. Kısa süre sonra Eflin'in telefonu çaldı.
"Bir saniye Erdem arıyor," dedi ve mutfağa ilerledi. Erdem onun nişanlısıydı.
Çocukluğumuzdan beri tanışırdık Erdem'le. Babamın eğittiği çocuklardan birinin abisiydi. Babamın sistemindeki "korunan" çocuklardandı. Eflin'le asla iyi anlaşamazlardı. Eflin nefret ederdi ondan. Babası sebebiyetiyle nişanlanmıştı onunla. Tartışıp dururlardı.
Bir süre sonra yanıma geldi. Bu sefer yanında Sıla da vardı. Oturduk ve uzun bir süre daha babamdan, Eflin'in hayatından ve Sıla'nın okulundan sıradan fakat sıcacık eğlenceli bir sohbet ile devam ettik
"Sen anlat Sıla," dedi Eflin hevesli bir sesle. "Var mı birileri?"
"Yani.. Biri var aslında. Çok iyi bir çocuk tanısanız siz de kesin siz de çok seversiniz."
Sohbetin ezbere bildiğim kısımları geldiğinde kapının önüne, dışarı çıktım ve bir sigara yaktım.
***
Uyuyamayacağımı anladığımda yataktan doğruldum. Komedinin üzerinden telefonumu alıp saate baktım. Saat 4.35'i geçmişti. Babamın bana anlatması gereken çok şey vardı. Konuşmamız gereken çok konu vardı. Suratına çarpmam gereken çok kapı vardı. Hala gelmemişti babam. Saat 5'e geliyordu.
Bir süre camı izledim. güneş kendini belli etmemişti henüz. Fakat artık gökyüzü o kadar karanlık değildi. Bir süre sadece dışarıyı izledim. Ve sonra ayağa kalktım.
Mutfağa gittim ve bir bardak su içtim. Odama geri dönmek için arkamı döndüğümde, Sıla'nın odasından sesler duydum. Oraya doğru ilerledim. Kapı hafif aralıktı. Odanın yarısından da fazlası görünüyordu. Anormal hiçbir şey yoktu. Fakat Sıla uyumamıştı. Bu saate kalmazdı normalde hiç. Yeşil örtüye, yorgana ve beyaz yastığa sahip olan yatağında bağdaş kurmuş bir şekilde kitap okuyordu. Bu görüntüye hafif bir tebessümle cevap verdim. Ve koridorda ilerledim. Bu gece Eflin'de bizde kalmıştı. Odasının kapısına doğru yürüdüm. Kapalıydı. Ses yapmak istemedim ve çok hafifçe kapıyı açtım. Huzurla uyuyordu. Onu izlerken gülümsediğimin farkında değildim. Ben ne zaman bu kadar duygusal bir insan olmuştum? Kapıyı kapattım ve bu sefer odama ilerledim.
Kafayı yiyecektim. Başımın ağrısı asla geçmiyordu. Sürekli terliyorum. Uykusuz kaldığım her gece -yani çoğu gece- zaten başım ağrırdı fakat stres ve migren ağrısı da buna eşlik edince çekilmez oluyordu.
Odama girdim ve kapıyı hafifçe kapattım. Yeni doğmaya başlayan güneş ışığı, odaya sızıyor ve yüzüme çarpıyordu. Terlemiştim. Her dakika daha da terliyordum. Elimi saçlarıma attım ve geriye doğru savurdum.
Çalışma masama doğru ilerledim. sandalyeyi sertçe çektim ve kendimi bıraktım. Güneşin hafif vuran ışığıyla rengini hafif belli eden kahverengi masamın alt çekmecesi açtım ve bir kutu ağrı kesici aldım. Kutudan bir tane çıkarıp içtim ve sonra masanın köşesinde duran su şişesini alıp kıtlıktan çıkmış gibi içtim.
Derin nefesler alıp verdim. Yatağa geçtim ve uyumaya çalıştım. Denedim Denedim... uyuyamıyordum. Baş ağrım ve gözümü kapatır kapatır gördüğüm kabuslar uyumama asla izim vermiyordu. Gerçeklerden bir şekilde kaçıyordum ya da kaçtığını sanıyordum fakat kabuslarımdan kaçamıyordum. Üzerimdeki battaniyeyi büyük bir sinirle üzerimden savurdum ve yatakta doğrulup yan bir şekilde oturdum. Baş ağrım dayanılmazdı ve katlanarak artıyordu. Ellerimi önümde birleştirdim ve başımı buz kesmiş ellerime yasladım. Yere değen çıplak ayaklarım üşüyordu.
O gece boyunca hiç uyuyamadım
Ve emindim ki,
Babam o gece boyunca eve hiç dönmedi.
