3. bölüm · Küller Altında Emir

2~ 1. Operasyon: Gece çemberi

Lau's book Diary

Annesi o sabah Mira'yı uyandırmadı. Normalde her sabah saçlarını okşayıp "Günaydın, Güçlü askerim." diyerek uyandırırdı annesi Mira'yı. Bu sabah yanına bile gelmemişti.

Daha 5 yaşındaydı, Mira. Zamanın ne olduğunu bilmezdi fakat o gün bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Ev çok sessizdi. Fazla sessizdi. Sesler bile korkuyordu sanki. Sıla bile ağlamamıştı bu sabah.

Ufacık adımlarıyla ilerledi koridorda. Annesinin terlikleri kapının önündeydi. Çantası da. Peki annesi neredeydi?

Çıplak ayakları halısı olmayan zeminde üşüyordu fakat şuan annesini bulmalıydı. Evin salonuna ilerledi. Orada maskeli bir adam gördü. Annesine yaklaştı o adam. Annesinin ona bakışlarını gördü Mira. Annesi ilk defa bu kadar çaresiz bakıyordu Mira'nın gözlerine. Acı çekiyordu fakat son nefesinde bile belli etmiyordu Suzan olanları ve olacakları kızına. Oysa o, o maskenin altında kimin olduğunu en başından beri biliyordu. Aşık olduğu adam tarafından o gün, çocuklarının önünde öldürülecekti.

"Anne," diye seslendi Mira maskeli adam annesine yaklaşırken. Adam elindeki bıçağı hızla Suzan'ın karnına batırdı. Bir değil iki değil üç değil tam dört kere batırıp çıkardı bıçağı. "Anne!" Diye haykırdı Mira kanlar içinde kalan annesinin yüzüne bakarken.

Adam gözleri yaşlı halde duran küçük kıza baktı. Tek kelime etmeden 2. kattaki camdan atladı ve oradan uzaklaştı.

Mira'nın yaşı çok küçüktü elbette. Fakat biliyordu neyin ne olduğunu. Annesine doğru yürüdü. Suzan'ın kalp atışları çok yavaştı. Mira annesinin taş zeminde yatan kanlı bedeninin yanına ulaştı attığı ufak ama hızlı ve korkak adımlarla. Annesinin yanında diz çöktü. Beyaz, üzerinde kirazlar olan bir elbise vardı Mira'nın üzerinde. Elbisesi dizlerine kadar geliyordu. Annesinin üzerinde ise beyaz ve mavi karışımı bir gecelik vardı.

Annesinin simsiyah saçları kendi kanının kırmızısına bulanmıştı.

Mira annesinin kana bulanmış saçlarını okşadı. "Anne?" Dedi titreyen sesiyle sorar bir tonda. Suzan artık konuşamıyordu. Konuşmayı bırak, nefes bile alamıyordu. Zar zor araladı dudaklarını. "Kardeşine iyi bak, kızım." Dedi son sözlerini sıralar gibi. "Sizi çok seviyorum, Güçlü askerim."

Mira ağlamasını tutamıyordu bu sefer. Ağlarken sesini kısma gereksinimi duymuyordu. Daha çocuktu o. Ağlarken "Babam kızacak." Diye düşünmemesi gereken yaştaydı zaten.

"Anne söz veriyorum." Dedi yemin edercesine. "Sıla'ya iyi bakacağım." sesi titriyordu. Daha önce hiç titremediği kadar çok hemde. Babası kızdığında, babası annesini dövdüğündeki gibi değil. Kaybetme korkusuyla titriyordu.

"Babamın ona zarar vermesine izin vermeyeceğim." Dedi ağlarken bir çocuğa göre en kararlı şekilde. "Onun annesi de babası da ben olacağım." Sesi her saniye daha fazla titriyordu.

Annesinin yatan bedenine sarıldı. Annesinin bedeninden akıp koridor boyunca süz kan. Mira'nın dizlerine ve ellerine de bulaşmıştı o insanın en korktuğu tonda olan kırmızı. Annesi artık hareketsizce duruyordu. Gözkapakları ağırlaşmıştı. Teni soğumaya ve kanı çekilmeye başlamıştı. "Anne, lütfen bırakma beni!" dedi Mira ağlayarak.

"Söz veriyorum bir daha yaramazlık yapmam. Sıla'yı ömrü boyunca korurum. Babamı bir daha kızdırmam ama lütfen uyan!" annesi cevap vermedi.

Annesi Mira'ya hep derdi.

"Beraber yaşayacağız, söz veriyorum."

"Baban bize zarar veremez, kızım."

"Kardeşin doğduğunda her şey düzelecek, söz veriyorum."

Ama hiç sözünü tutamamıştı.

Ve Mira, annesine son nefesinde verdiği sözleri tutacaktı.

Mira'nın elleri annesinin kanına bulandı. Beyaz kirazlı elbisesinin kumaşı tamamen yarısına kadar kıpkırmızı olmuştu. Mira annesinin ölü bedenine başını yasladı ve saatlerce orada ağladı. Küçük kız ambulansın ve polisin siren seslerini duyduğunda kafasını annesinin ölü ve soğuk bedeninden kaldırdı. polis arabasının ışıkları açık olan tül perdeden içeriye doğru sızıyor ve küçük Mira'nın dolan gözlerini gizlemeye çalıştığı yüzünü aydınlatıyordu.

Bir süre sonra eve bir kaç üniformalı polis, elinde sedye ile ambulans görevlileri, Eflin kucağında bir biçimde Eflin'in annesi Ceren teyze ve daha tanıyıp tanımadığı bir çok komşu dolmuştu.

Mira'yı kucağına alan bir kadın vardı fakat annesi değildi. "Annem iyi olacak değil mi?" Diye bağırarak soruyordu her kişinin yüzüne bakarak umutla. Ama kimse ona cevap vermiyordu. Yüzüne bile bakamıyorlardı. Baktıkça daha çok ağlıyorlardı. Sıla'da uyanmıştı ve ağlıyordu. Ceren Teyze de hemen Sıla'yı kucağına aldı.

Fakat kimsenin bilmediği bir şey vardı:
Sıla, tek annesinin kucağında susardı.

Mira insanlara neden ağladıklarını sormak istedi fakat boğazı düğümlendi. Kelimeler boğazına yutkunamadığı bir kılçıktı sanki.

Onu kucağına alan kadın yan komşuları Zehra Teyze'ydi. Ona sıkıca sarılmış, küçücük olmasına rağmen çoğu kişinin kaldıramayacağı şeyler yaşamış bedenini sıkıca sarmalamıştı. "Ah kuzum, kıyamam sana ben." Dedi hülyalı hülyalı Zehra Teyze.

"Rahmetli çok iyi biriydi." Dedi tanımadığı başka bir komşu.

"Hiç mi umut yok?" Diye sordu Ceren Teyze.

"İç organları çok zarar görmüş. Yara karın boşluğunda değil. Üst organlara da alt organlara da zarar vermiş. Öyle dedi doktor." Diye Devam etti başka bir genç kadın.

"Vah vah! Ortada kaldı yavrucak. Babası da şerefsizin önde gideni zaten." Dedi Zehra Teyze Mira'yı kendine daha da sıkı bastırırken.

Mira ne olduğunu anlamıyordur. Dolu gözlerinden olsa gerek, şuan tüm komşular ve tanıdıklar aynı geliyordu. Fakat annesi iyi değildi. Bunu anlamıştı sadece o yaşıyla başıyla konuşulanlardan. Annesi küsmüş müydü acaba ona? Bir keresinde Ceren Teyzesinin balkonuna taş atmıştı. O yüzden mi kızmıştı acaba annesi Mira'ya?

O gün Mira'ya annesinin gelmeyeceğini söylediler. "Uyudu," dediler.

Ama Mira biliyordu. Annesi onu uyutmadan uyumazdı.

"Nerede uyuyor annem? Söyleyin o zaman! O beni uyutmadan uyumaz!" Diye feryat figan bağırıyordu o incecik ve titreyen sesiyle. Kan içindeki elbisesinin kırmızıları kurumaya ve bordoya dönmeye başlamıştı bile. Elleri ve ayakları buz kesmişti ve yaz ayında olmalarına rağmen çok üşüyordu. O gün sabaha kadar yağmur yağmıştı.

Belki de kalbi üşüyordu. Tüm şehir Suzan'ın ruhuna ağlıyor, mezarını yağmuruyla suluyordu.

Komşularına ve yakınlarına sorduğu sorunun cevabını ise, Bir mezarlıkta annesinin mezar taşını okşarken öğrenmişti.

Üzerine siyah dizinin 2-3 parmak altında bir elbise giydirmişlerdi. Ayağına ise ayağına dar gelen ve topuklarına vuran siyah bir babet.

Yanında evine gelen kişiler vardı. Kadro değişmemişti. Fakat bu sefer babası da vardı. Kameralar arkasında ağlama numarası yaptıktan sonra cenazenin bitmesini bekliyordu sadece ifadesiz gözleri, çatık kaşları ve her zamanki sert duruşu ile.

Mira, annesinin mezarına doğru ilerledi. Mezarın önünde dizlerinin üzerinde çöktü elbisesinin çamura batmasını umursamadı. Ağlamaya başladı. Tüm mezarlığı inletecek ve tüm insanların yüreğini burkacak şekilde hemde.

Mezar taşında bazı yazılar yazıyordu. Fakat o okuma yazma bilmiyordu.

Yalın Valensona'nın eşi Suzan Valensona

D.T: 12.3.1980

Ö.T:19.5.2007

Anne adı: Tuğba

Baba adı: Mehmet

Ağlamaya devam etti Mira. "Anne," diye başladı titreyen sesiyle. Elini mezar taşının üzerine koydu. "Neden burada yatıyorsun? Hem bu taş çok soğuk. Üşümüyor musun? Evde de çok soğuktun." Ağlamaya devam etsin. "Anne, eve gidelim lütfen!" Diye bağırdı ve ağlaması şiddetlendi. "Bir daha sözünden çıkmam. Babamı kızdırmam ve Sıla'ya istediğin kadar bakarım. Söz veriyorum. Ama lütfen, uyan artık!"

Annesinin toprağını ıslatıyordu artık Mira'dan bağımsız dökülen gözyaşları.
Yağmurun arasına kaynıyordu, belli olmuyordu.

"Uyuduğunu söylüyorlar. Sen beni ve Sıla'yı uyutmadan uyumazsın ki. Kafayı yemişler!" dedi sonlara doğru sesi kırgın fakat daha yüksek bir tonda çıkarken.

O an babası hariç herkesin gözleri doldu. Bazıları ağladı, bazıları ağıt yaktı fakat Yalın Valensona, hala duygusuz gözlerle eli yüzü toprak olmuş küçük kıza bakıyordu.

Ceren Teyze Mira'nın yanına gitti ve onu kucağına aldı. "Sakin ol, kuzum." Dedi yatıştırıcı sesiyle. "Ceren Teyze, söz bir daha yaramazlık yapmam. Lütfen annemi geri getirin!" Diye Ağlamaya devam etti Mira. O ağladı, Ceren Teyze ve Eflin onun omzunu sıvazladı, Babası ise sadece ifadesizce izledi.

Kısa süre sonra daha Mira'nın annesinin kırkı çıkmadan, Yalın Ezgi adında bir kadınla evlendi.

Suzan Valensona ise, artık adı sadece soğuk bir mezar taşında yazan çaresiz bir anneydi.

Kumral hafif dağınık saçları ve sinekkaydı tıraşı vardı sarı ışığın yansıdığı fotoğrafında.

Dosyasını okurken mırıldandım.
"Bilinen operasyonlar on iki. Üçü gizli."

Bilgiler çelişkiliydi. Resmi kayıtlara göre 2018 Ocak ayında ağır bir şekilde yaralanmıştı. Fakat aynı tarihte başka bir cephede görülmüştü. Yaralı bir asker aynı anda iki yerde olamazdı.

Defterimi elime aldım ve not aldım.

"Ya biri onu koruyor,
Ya da o herkesten bir adım önde."

Derin bir nefes aldım. Onu araştırma emrim açık ve netti:

"Tehlike arz ediyor. Gerekirse etkisiz hale getir." Kodlama buydu.

Ama benim içimi kemiren başka şeyler vardı. Soldivan'ın katıldığı operasyonlarda neredeyse hiç can kaybı yoktu. Sivil kaybı hatta sivil sayısı ise sanırım hiç yoktu. Ben zaten tesadüflere inanmazdım. Bu ise, zaten tesadüf olmaya çok uzaktı. Babam onun acımasız olduğunu söylüyordu ama raporlar aksini iddia edip benim kafamı bir hayli karıştırıyordu.

Bir kaç dakika sonra kapım çalındı. Genç bir memur vardı. Üzerinde üniforması altında ise siyah bir kot pantolon vardı. Bu esmer memurun adı Mahir'di.

Kapı hafifçe aralandı.

"Onu tek başınıza mı araştıracaksınız?"

Gözlerimi dosyadan ayırmadım. "Onu yakalayacaksam önce onu anlamam lazım, Mahir."

Kafasını hafifçe salladı ve dışarı çıktı. Tam iki gündür sadece Yüzbaşı Yağız'la ilgileniyordum. Diğer iki dosyaya bakamamıştım bile.

"Kimsin sen Yüzbaşı?" dedim fotoğrafa ve bilgilere gözlerimi dikmiş bakarken.

Simasını ve bilgilerini ezberlemek suretiyle dakikalarca baktım. En son bu böyle olmaz, diye düşünerek dosyayı kaldırdım ve diğer dosyalardan birine aldım.

Nehir Aksoy yirmilerinin ortalarında bir komiser yardımcısıydı. Terörle mücadele şubesiyle alakası vardı ve Operasyon Koordinasyon Birimi ile bağlantısı olduğu da açıktı. Askeriyelere ve karargâhlara da çok sık giriş çıkışı bulunmaktaydı. Bir ajan da olabilirdi. Araştırmaya değer bir konuydu.

Sıradan bir polis memuru değildi. Masabaşı işlerinden çok operasyonlarla ilgileniyordu. Resmi olarak emniyete bağlıydı fakat adı genelde askeri brifing odalarında geçiyordu. İstihbarattan da tanıdıkları bulunmaktaydı.

Babası Demir Aksoy, emekli bir astsubaydı. Amcası ise hâlâ aktif görevde bir yüzbaşı.

Çocukluk fotoğraflarından da anlaşıldığı üzere askeri eğitime yabancı değildi. Bir lojmanda büyümüştü. Üzerindeki üniforma farklı olsa bile, onu askeriyede ki çoğu kişinin tanıdığına emindim.

Zümrüt yeşili gözleri ve kahverengi saçları vardı. Bir de buğday teni. Kahverengi saçları omuz hizasındaydı ve oldukça büyüleyici gözüktüğü söylenebilirdi.

Bir kaç dakika öylece baktım kadının yüzüne adını içimden tekrar ederek. Her kimse beni zorlayacak gibi duruyordu. Onun simasını ve adını da adım gibi ezberlemek zorundaymışım gibi davranıyordum. Günlerdir odamdan çıkmadan Yüzbaşı Soldivan'ı araştırmıştım zaten.

En son dosyayı aldım ve masanın kenarına Yağız'ın dosyasının üstüne koydum. Diğer dosyayı aldım. Bu sefer gördüğüm simayla şaşırdım. Çok şaşırdım hem de. Sanki ellerim ve ayaklarım buz kesti. Haziran ayının sıcaklığı odamdaki klimaya rağmen bedenimi bir yılan gibi sardı. Derin bir nefes aldım gördüğüm bu yüzle. Yıllar sonra gördüğüm siluetle.

Annem vardı bu dosyada. Annemin fotoğrafına baktım. Sıla doğmadan birkaç ay önce çekilmişti. Göbeği burnundaydı. Acı bir tebessüm oluştu dudaklarımda. Bilgileri okumaya başladım.

Annemin 2018'de yapılan bu operasyondan haberi vardı. Aynı zamanda 2007 yılında ölmeden önce Yağız Soldivan ile konuştuğunu öğrenmiştim fakat içeriğini bilmiyordum. Yağız Soldivan o zamanlar 8 yaşındaydı. yaşadığım kafa karışıklığıyla derin bir iç çektim. Elimi saçlarıma geçirdim ve koparmak istercesine geri doğru savurdum.

Dosyaları bez çantama koydum. Bez çantayı elime aldım ve şişmiş gözlerimle beraber karargâhtan ayrıldım.

Adımlarımı eve yönlendirdim. Yürüyerek gelmiştim. Hava almaya ihtiyacım vardı. Gün yeni yeni aydınlanıyordu. Saate baktım. 6.30 civarıydı.

Eve girdim anahtarla kapıyı açtım ve kapıyı sertçe kapattım. Derin bir nefes aldım ve kapıya yaslandım. Babamı aramaya başladım. Önce salona girdim. Şampanya rengi koltuklara baktım. Televizyona ve beyaz renkli halıya. adımlarımı Mutfağa yönlendirdim. Yoktu.

Babam burada da yoktu.

Üst kata çıktım. Önce Babamın odasına baktım. Sonra kendi odama ve en son Sıla'nın odasına hatta misafir odasına ve banyolara. Babam hiçbir yerde yoktu.

Babam hâlâ eve gelmemişti.

Karargâhtaki odasına da bakmıştım. Orada da yoktu. Salona ilerledim. Güneş ışığı vuran cam dolaptaki viski şişelerinden birini aldım ve kendimi koltuklardan birine bıraktım.

Sıla bu saatte okulda olmalıydı. Viski şişesinden büyük bir yudum aldım. Kafamı koltuğun arkasına doğru yasladım ve gözlerimi kapattım. Zaman algımı kolay kolay kaybetmezdim fakat şuan ne kadar süre öyle durduğum hakkında hiçbir bilgim yoktu.

Çok zor şeyler yaşamıştım fakat hepsinin üstesinden gelmiştim. Bu görevin de üstesinden gelecektim fakat benliğimi ve gururumu biraz daha yitip bir kez daha boyun eğmiş olacaktım.
Benim moralimi bozan şey de buydu.

Dakikalarca sadece orada oturup içtim. Kafamı arkaya yaslayıp uyuya kalmadan hemen önce ise tek duyduğum evimin kapısının anahtarla açılma sesiydi...

Kuzgun Tim'i, o gece sınır hattında terkedilmiş bir fabrikanın içinde saklanan silah sevkiyatını ele geçirmek ve çetenin liderini sağ yakalamak icin bir göreve çıktı.

Kuzgun Timi kim miydi?

Yüzbaşı Yağız Soldivan

Üsteğmen Yavuz Karatay

Teğmen Turgut Alp

Astsubay kıdemli başçavuş Yusuf Koç

Astsubay başçavuş Bora Kurt

Astsubay başçavuş Osman Doğan

Astsubay kıdemli çavuş Fırat Özkan

Hep olanlar ama asla varolmayanlar. Zorluğa karşı göğüs gerip, asla birlikteliği bozmayanlar. Onlardı işte: Kuzgun Timi.

Fabrikanın karanlık koridorlarında girmeden önce telsizden kısık ve dikkatli bir ses yükseldi. Sesin sahibi Yüzbaşı Yağız Soldivan'dı.

"Ses minimum. Hedefler içeride. Sessiz giriyoruz. Karıncalar bile sesinizi duymayacak. Leş kaçıranın helvasını pişiririm."

"Helva yapmayı biliyor musunuz, Komutanım?" Dedi büyük bit şaşkınlık ve alaycı bir tonla Fırat.

"Fırat, seni pişirmemi ister misin?"

Bora çatıda pozisyon alırken telsize doğru konuştu. "Komutanım, iki nöbetçi var. Biri sakız çiğniyor."

"Sakın çok tehlikelidir, Komutanım. Konsantrasyonu arttırıyor." Dedi Fırat nişan alırken telsizi ağzına doğru yaklaştırarak.

"Kes sesini, Fırat." diye yükselen kişi tabii ki de Yağız'dan başkası olamazdı.

Yavuz sakince bu atışmayı böldü ve operasyona yönelik konuştu.

"Kuzey Kapı zayıf noktaları. Ama içeride ikinci bir hat olabilir."

Kesik kesik gelen Osman'ın sesi duyuldu sonra. "Bir şey söyleyeceğim ama kızmayın..." Dedi telsizi kurcalarken. "Sinyal biraz gidip geliyor."

Turgut'un göz devirmesi telsizden görülemeyecek olsa bile sesi herşeyi açıklıyordu.

"Biraz derken?" Dedi sorar gibi.

"Arada sesinizi doksanlar radyosu gibi duyuyorum." Diye yanıtladı Osman onu.

"Kesin zırvalamayı." Dedi sessiz fakat korkutucu bir tonda Yağız. "İçeri sızıyoruz."

Tim, tam kapıya yaklaştığı anda bir ses duyuldu ve kurşunlar metal kapıya vurmaya başladı.

"Temas! Siper alın!" Diye bağırdı Turgut.

Bora nişancılık yaptığı çatıdan aşağı bakarken üstten cevap verdi tüfeğine yaklaşmadan hemen önce.

"Komutanım, keskin nişancı var." Dedi Bora.

Sonra bir el ateş sesi duyuldu.

"Artık yok." Dedi tekrardan Bora neşeli ve gururlu sesiyle.

"Kapıyı patlatalım mı?" Dedi Fırat susturamadığı heyecanıyla.

"Hayır. Giriş planlı." Dedi Yağız.

"Her şey planlı zaten, amına koyayım!" diyerek şikayetçi ve üzgün bir ses tonuyla mırıldandı Fırat.

Üst kattan el bombası atmaya yeltenen bir adamı sadece Yavuz fark etmişti.
"Komutanım, üst platform!"

Tek atış sesi.

"Platform boş." diyen Bora'nın gururlu sesi doldurdu telsizi.

"Bakın, patlatsak daha iyi olurdu!" dedi Fırat dayanamayarak.

"Sus Fırat." diye bir feryat yükseldi Yağız,Yavuz ve Turgut'dan.

O sırada arka koridordan üç silahlı muhafız çıktı. Büyük bir çatışmanın başlangıcı oldular. Variller devrildi, kapıda kurşun izleri sırıtıyordu. Kısa bir süre sonra üçü de Bora tarafından etkisiz hâle getirildi.

Tim ofis katına ilerledi. Işıklar titriyordu fakat elleri hala korkusuz ve kendinden emin hareket ediyordu.

Kapı arkasından ateş açtılar. Kapı menteşesi kırıldı. En son kapı kurşunlara dayanamadı ve o da öne doğru kırıldı. İşte hedefleri, çete lideri oradaydı.

"Komutanım, ufak bir patlama yapsam? Ha? Olmaz mı? Minicik." yine dayanamamıştı Fırat.

"Bu operasyon bittiğinde ben seni patlatacağım, Fırat." Dedi Yağız Fırat'ın bittiğini kanıtlayan bir ses tonuyla.

Onlarca pisliğe karışmıştı bu çete lideri. Adı Tolga idi. Uyuşturucu,madde ve insan kaçakçılığı yapıyordu. Çocuk işçi çalıştırıyor ve kadınları pazarlıyordu. Ülkeye silah taşımacılığı da yapıyordu. En son Kuzgun Timi Özel Kuvvetler'den aldığı emir ve yetkiyle onu temizlemeye gelmişti.

Lider arka pencereden kaçmaya çalıştığında tüm tim silahını aynı anda ona doğrulttu.

"Silahını bırak," Dedi Turgut'un her zamanki soğuk sesi.

Adam tereddüt etti. Korkudan tir tir titriyordu. "Silahını bırak!" Diye haykırdı bu sefer Turgut. Dışardan hala tek tük silah sesleri geliyordu.

Bora'ya ait bir ses yükseldi telsizden. "Komutanım kaçarsa camdan atlaması gerekecek. Üç metre var."

"Üç metre iki patlayıcı için ideal-" diyen fakat sözünün tamamlanmasına izin verilmeyen kişi Fırat'dan başkası olamazdı.

"Fırat!" Diye bir feryat yükseldi tüm timden aynı anda.

Adam silahı bıraktı. Yağız'ın emriyle Tim adamı kurşuna dizdi. Operasyon başarıyla tamamlandı. Kuzgun Timi hafif sıyrıklarla atlattı.

"Operasyon başarılı." Dedi Bora telsize doğru keyifli sesiyle çatıdan aşağı atlamadan bir kaç dakika önce.

"2018'deki gibi." Diye fısıldadı Yavuz.

"Her zamanki gibi." Diye katıldı onlara Yağız.

Yaklaşık üç saat sonra gördüğüm kabuslar sebebiyle kan ter içinde uyanmıştım. Hala salondaki koltukların birindeydim. Muhtemelen babam hangi cehennemdeyse gelmişti. Bakmam gerekiyordu.

Ayağa kalktım ve ilk başta bir kaç kere sendeledim. Saate baktım 09.32 derin bir nefes aldım. Önce mutfağa doğru ilerledim ve bir bardak su içtim. Sonra ise yatak odama ilerledim. Telefonu elime aldım ve mesajlar bölümüne baktım. Sıla yazmıştı. Gülümsedim.

Kardeşim:

Abla.

Abla?

Uyuyor musun bu saatte hala?

Yine gece uyumadın değil mi?

Mesajı görünce ara.

Gülümsemem her mesajı okuduğumda daha da büyüdü. Adımlarımı Üst kat merdivenlerine doğru yönlendirdim ve koridorun sonunda olan odama ilerledim. O ara Sıla'yı arıyordum.

"Alo?" Dedi Sıla'nın aşina olduğum sesi sorar bir tonda.

"Efendim," Dedim uykulu sesimle esneyerek. Gülmeden edemedi bu halime.

"Birileri yeni uyanmış sanırım."

"Ablayla dalga geçilmez."
Gözlerimi devirdim dolabımı açıp bir kot pantolon ve siyah bir gömlek çıkarırken.

"Neyse. Ya bir şey soracaktım ben."

Şaşırmıştım.

"Sor." Dedim şaşkınlığımı gizleyemeden.

"Salı günü müsait misin?"

"Neden?" dedim soruya soruyla cevap vererek. Mavi bol kot pantolonumu ve siyah gömleğimi üzerime geçirirken aynı zamanda onu dinliyordum.

"Seni bir arkadaşımla tanıştıracağım."

Göremeyeceğini bilsem bile kaşlarımı çattım. "Nasıl bir arkadaş?" dedim sorguya çeker bir tonda.

"Üniversiteden."

"Babam öğrense bacaklarını kırar biliyorsun değil mi?" dedim uykusuzluktan mosmor olmuş göz altlarımı kapatıcıyla kapatırken.

Telefonun arkasından derin bir iç çekti. "Arkadaşım kız, abla."

"Salı saat kaçta?" Diye sordum siyah dalgalı saçlarımı serbest bırakıp çantama yönelirken.

"Kaç gibi müsait olursun?"

"Valla ne yalan söyleyeyim dört buçuktan önce mümkün değil."

"Neden?"

Araştırmam gereken, annemizin ölümünde parmağı olan, babamın beni onu öldürmem için tehdit ettiği bir düşman askeri var, ablacığım.

"Karargâh'ta işlerim var."

Araştırmam gereken bir asker var.

"Tamam. beş buçuk uygun olur mu?"

Bilmem. Babam beni öldürmezse belki.

"Olur." Dedim alt kata inerken.

"Tamam kıza haber veririm şimdi dersim başlayacak bay bay." Dedi tek nefeste konuşmama izin vermeden. Ve telefonu kapattı.

Güldüm onun bu haline. Harbi deliydi bu kız. Merdivenlerden aşağı indim. İçerisinde dosyalarımın olduğu bez çantaya baktım uzun süre. Mecnun ve Leyla bile bu kadar bakışmamıştır. O derece bakıştık. En son bu bakışmayı milyonuncu kez kaybedip onu da koluma taktım. Arabama binip karargâha doğru ilerledim. İçeri girer girmez Yiğit'le karşılaştım.

Bir insan hiç mi değişmezdi? Yiğit Karahan hiç değişmiyordu.

Onu umursamadan odama yönlenirken önümü kesti.

"Sen buralara gelir miydin ya?"

Dün yedi saatimi burada geçirdim. Kör olman benim problemim değil,
diyen haklı iç sesimi derin bir nefes alarak susturdum.

"Dün uğramıştım aslında."

"Ben görmedim."

Körsün demek ki anasını satayım,
diyen iç sesimi bir kez daha bu sefer derin bir nefes vererek yatıştırmak zorunda kaldım.

"Anladım. Seni görsem uğrardım." hayatta uğramazdım, yolumu değiştirmek için camdan atlardım. "Babam geldi mi?" Diye sordum.

"Geldi. Karargâhtaki odasında olması gerekiyor."

"Neden burada?"

"Bir toplantı daha düzenleyecekmiş."

Bir ayda iki toplantı... Karargâhımız için rekor olabilirdi.

"Anladım. Teşekkürler,"
Dedim ve ilerlemeye çalıştım. Tekrar önümü kesti.

"Ne oldu?"

"Çarşamba müsait misin?"

Çekil git önümden! Ben burda iki kişiyi aynı anda araştırıp öldürmeye çalışıyorum. Diye haykıramadığım için yalnızca,

"Maalesef değilim. Teşekkürler." Dedim ve yanında uzaklaştım. Odama geçip çantamı ve ceketimi bıraktım ve babamın karargâhtaki odasına ilerlemeye başladım.

Topuklularımın uzun koridorda yankılanma sesine artık alışmıştım ve bu ses, bana huzur veriyordu. Koridorun sonlarına doğru babamın odasının kapısının önünde durdum.

Kapıyı tıklatma zahmetine girmeden içeri girdim. Babam çalışma masasında bir ajanda ve bazı dosyalara bakıyordu. Beni gördüğünde dudaklarında sahte bir tebessüm oluştu. Kapıyı kapatıp odadaki tekli koltuklardan birine oturdum.Derin bir iç çektim. Babam yüzünü önündeki dosyalardan ayırmadı ve ajandasına notlar almaya devam etti.

"İşler nasıl?" diyerek en son sessizliği o bozdu. Bu, babamın dilinde onları araştırdın mı? demekti.

"İyi." Dedim sadece

"Araştırdın mı onları?" Diye sordu derin bir nefes aldıktan hemen sonra.

Evet anlamında başımı aşağı yukarı salladım ve onaylayan bir kaç homurtu çıkardım.

"Ne zaman karşılarına çıkacaksın?"

"Ne zaman çıkmalıyım?"

Bir iç daha çekti.

"Sen görevlerde böyle değildin, Mira. Hiç olmadın. Çok kişi araştırıp öldürdün benim için. Peki şimdi ne değişti?"

"Adam asker baba."

"Ne olmuş?

"Yaptığı hiçbir şeyi kendi isteğiyle yapmadı, işinde gücünde mesleğinde, en azından vatanı için çalışıyor. Sen bir de üstüne bana bu adamın annemin ölümünde parmağı olduğunu söyledin. Sanki gözümün önünde onu öldürmemişsin gibi."

Nefes aldım ve devam ettim. "Kafamı çok karıştırıyorsun, baba."

"Kafanı topla, Mira." Dedi başını ilk defa önündeki evraklardan ayırıp yüzüme bakarken. "Yoksa kendi topuklarına sıkacaksın." Haklıydı.

Toparlanmak gerekiyordu. Silkelenmem ve acil eski Mira'ya dönüşmem. Babamın verdiği görevleri layığıyla yerine getirirdim eskiden. Ama hiç, bir düşman askerini öldürmemi istememişti.

Ben Mira Valensona, kardeşim Sıla için her şeyi yapacağıma anneme son nefesimde söz vermiştim.

Annemi hayal kırıklığına uğratamazdım. Annemin gözü arkada, Sıla'nın gölgesinde kalamazdı.

Kendimi toparladım. Eski hırsımı ve nefretimi kazanıp ifadesiz, hafif alaycı ifademi kuşandım. Yarım ağız gülümsedim.

"Yarın akşam karşısına çıkacağım." Dedim kendimden emin bir tonda. Babam gülümsedi. Onun istediği buydu.

"İyi bir planım var." diyerek tamamladım cümlemi. Babam gülümsedi. Ben ise adımlarımı hızlandırıp dışarı çıktığımda, artık o odaya giren kişi ile çıkan kişi aynı değildi. Babama her itaat ettiğimde benliğimi biraz daha kaybediyordum.

Koridor çok sessizdi. Ben sessizlikten korkardım. Evet, zaafları hariç hiçbir şeyden korkmayan ben, Sessizlikten çok korkardım.

Eve gittim ve kapıyı sertçe kapattım. Odama çıktım ve yatağıma uzanıp uyumaya çalıştım.

Yarın salıydı. Öğleden sonra Sıla ve arkadaşı ile buluşacaktım. Akşam ise bir hafta boyunca araştırdığım insanlara kurduğum planı uygulamaya koyma vaktiydi.

Mira henüz beş yaşındaydı. Günlerden 18 Mayıs 2007 idi. Mira'nın annesinin ölmeden önceki son gecesiydi. Fakat bunu Mira bilmiyordu.

Suzan öleceğini biliyordu. Yalın'ın telefon görüşmesini duymuştu. Sadece o değil, defterine yazdığı bazı notları da görmüştü.

"18.5.2007 bir annenin uyuması." yazıyordu birinde.

"Suzan o gün bir daha uyanamayacağını bilmeden uyuyacak." yazıyordu başka birinde

Suzan öleceğini en başından biliyordu. Yalın'ın bu kadar ipucu bırakmasının sebebi de buydu zaten. Bunu istiyordu. Çünkü Suzan kaçmayacaktı. Kaçmak istemeyecekti -ki istese bile kaçması mümkün değildi-

Bir gece kaçıp gitmek ve çocuklarını belirsizlikten büyütmektense, çocuklarının gözü önünde ölmeyi seçmişti Suzan. O, kızlarının onun nerde olduğunu bilmemesine ve belki de kızlarının ona kırgın olmasına ve ya ondan nefret etmesine dayanamazdı.

Ölürüm daha iyi dedikleri bu olsa gerekti.

Eğer Suzan yaşarsa, kızlarını görmeden duramazdı.

18 Mayıs 2007 akşamı Suzan yemek yendikten sonra bulaşıkları yıkadı ve Sıla'yı son kez emzirdi. Sıla'nın boynuna bir öpücük kondurdu ve onu uyutup mutfağa gitti. iki bardak süt doldurdu. Biri Mira için biri ise kendisi içindi. Süt tam yetmemişti. Eşit olsun diye bir bardağın anca yarısı dolmuştu. Bardakları eline aldı ve Mira'nın odasına gitti.

Kapıyı açtı ve Mira'yı yatağında ayıcığına sarılmış uyumaya çalışırken buldu. Bu haline gülmeden edemedi. Çok komik ve tatlıydı.

Mira kapı sesini duyar duymaz başını Kaldırdı ve annesinin geldiğini görünce hemen yatakta doğruldu ve bağdaş kurup oturdu. Ayıcığını da yanına koydu.

Suzan kızının yanına oturdu ve sütleri Mira'nın yatağının yanındaki komodinin üzerine bıraktı.

Suzan gün boyunca çok sessiz fakat anlayışıydı. Son zamanlarında iyi bir anne ve eş olmak istiyordu.

"Anne..." diyerek sessizliği bozdu Mira yaşından dolayı oldukça ince sesiyle. "Bir sorun mu var? Neden bu kadar sessizsin?"

Suzan acıyla gülümsedi. "Bazen insan çok düşünür ve düşüncelerini susturamaz. O zaman sessizlik iyi gelir."

Mira dizlerinin karnına çekti.
"Dün de böyleydin bugün de böylesin." Dedi üzgün bir tonda "Yarın böyle olmasan olur mu?"

Suzan bir an için duraksadı. O cümle boğazına bir düğüm attı sanki.

"Yarın... Her şey daha iyi olacak."

"Yalan söylüyorsun." Dedi Mira.

Yaşıtlarına göre hep daha olgun olmuştu. Hayat onu erken büyümeye zorlamıştı.

Suzan hafifçe güldü ve dolu gözlerini kızından saklamak için komodinin üzerindeki sütü içip büyük bir yudum aldı.

"Sen ne zaman bu kadar büyüdün?"

Küçük kız gururla omuz silkti.

"Sen üzgünken anlarım."

Suzan yatakta Mira'ya yaklaştı ve saçlarını okşadı.

"Bak bana." Dedi en son dolu gözlerinin sert ve ciddi bir sesle.

Zavallı kız başını kaldırdı.

"Hayatta ne olursa olsun. Kimsenin seni korkutmasına izin verme. Güçlü ol. Ama kalbini taşlaştıracak hiçbir şey yapma. Kardeşinin ikinci annesi de sen ol. Tamam mı?"

Kız korkmaya başlamıştı. Anlam veremiyordu annesinin bu haline.

"Sen yanımda olursan korkmam."

"Ben... hep yanında olacağım."

"Nasıl?"

Suzan elini Mira'nın küçük fakat umutlu ve sevgi dolu kalbinin üzerine koydu.

"Burada."

Mira'nın gözleri dolmaya başladı. Ürperiyordu.

"Anne... kötü bir şey mi olacak?" Dedi titreyen sesiyle.

Annesi onun ufacık bedenini sıkıca sarıp sarmaladı. Normal bir sarılış değildi bu. Sanki aklına kazımak ister gibiydi. Kızının saçlarını okşadı gözyaşları arasından.

"Eğer bir gün yanında olamazsam. Gökyüzüne bak. En parlak yıldız ben olayım. Anlaştık mı?"

"Saçmalama, anne."

"Anlaştık mı?" Diye yineledi Suzan.

İstemeye istemeye kafasını aşağı yukarı salladı Mira.

"Tamam." Dedi anlam veremezken.

"Seni Dünya'daki her şeyden çok seviyorum." Dedi Suzan.

"Ben de ama... gitme."

"Gitmeyeceğim. Dinleneceğim sadece. Uykum var beraber uyuyalım mı?"

O gece kız annesinin dizinde uykuya daldı. Ve annesi sabaha uyanamadı.

O günden sonra annesi olmadığı için Mira korktu, kalbini taşlaştıracak şeyler yaptı, merhametini kaybetti, yıldızlardan korktu. Tek bir şansı kalmıştı annesine olan sözünü tutmak için:

Sıla'ya iyi bakmak.

Mira annesini sessiz bir sabahta kaybetmişti. Ve Mira o günden beri hep sessizlikten korkardı.

Üzerime kırmızı bir kazak ve altıma mavi bir kot pantolon giydim. Makyajı ve takıları sade tuttum. Ayaklarıma ise siyah botlarımı giymiştim. Evden çıkıp Sıla'yı almak üzere onun okulunun önüne kadar yol aldım.

Üniversitenin kapısının önünde beklemeye başladım. Kısa süre sonra Sıla okuldan çıktı ve arabamı gördüğünde hemen benim yanıma yürüdü.

Geldi ve ön koltuğa, yanımdaki koltuğa oturdu. Çok güzel olmuştu. Saçlarını tepesinde bir at kuyruğu yapmıştı. Üzerinde mor uzun kollu bir bluz altında ise siyah bir pantolon vardı. Üşümemek için siyah trençkotunu da giymişti.

Sıla Valensona, git gide annesine benziyordu.

Mekana geldiğimizde düşündüğümden çok çok daha şık bir yer olduğunu görünce kaşlarım çatıldı.

Sıla'nın kulağına eğildim.

"Sence ufak bir kahve için bu kadar görkeme gerek var mıydı, Sıla?"

"Ay sus artık, bir şeyden de memnun olsan dişimi kıracağım, Abla!"

"Ablaya 'sus be' denilmez."

Derin bir of nidası çekti.

"Ablaya oflanmaz. Böyle mi öğrettim ben sana?"

Derken yürüyorduk yan yana. En son bir masaya vardığımızda karşımda gördüğüm suretle olduğum yere çakılı kaldım resmen.

Kumral saçları, düzgün perçemleri, Zümrüt yeşili yemyeşil gözleri ve o duru güzelliği...

Nehir Aksoy. Haftalardır araştırdığım Nehir Aksoy şuan tam karşımdaydı.

Beni gördüğünde gülümseyip ayağa kalktı. Tokalaşmak için elini uzattı.

"Siz Sıla'nın ablası olmalısınız." Dedi gülerek.

"Evet." Dedim. "Mira Valensona. Tanımışsındır."

"Tanıdım." Dedi. Yaptığım imayı havada kaparak.

"Ben Nehir. Nehir Aksoy. Sıla'nın çok yakın bir arkadaşıyım."

Uzun bir sessizlik oldu. Kafamın içinde sadece üç cümle dönüp duruyordu.

"Ben Nehir. Nehir Aksoy."

"Sıla'nın çok yakın bir arkadaşıyım..."