5. bölüm · Küller Altında Emir
4~ Esarete Yenilen Cesaret
Oda karanlıktı. İçeriye ışık girmiyordu. Perde kapalıydı. Hava ağırdı.
On üç yaşındaki Mira'nın elleri bir iple bağlanmıştı. Canı çok acıyordu. Bilekleri kanıyordu. Dizlerinin üzerindeydi.
Çenesi yukarı kalkık, bakışları kendinden emin ve sabit, omuzları ise dik. Gözlerinde korku yoktu. Sadece alışılmışlık vardı.
Kapı açıldı.
Koyu renkli gömleğini giymişti ve omuzlarına kadar kıvırmıştı çocukluğunun katili. Siyah botları ise aşina olduğu bir görüntüydü küçük kızın.
Babası içeri girdiğinde odadaki hava daha da sertleşti. Botlarının sesi tüm zeminde yankılanıyordu.
Yalın kızına döndü. Karanlık odada bulunan tek eşya bir sehpaydı. Üzerinde odanın tek ışık kaynağı olan büyük bir el feneri ve Bir kaç adet tabak olan sehpa. Bir de odanın köşesinde bir şömine vardı.
Yalın kızına yaklaştı. Bu asi haline bayılıyordu. Çünkü Mira her geçen gün daha da taşlaştırıyordu kalbini. Babası bunu istiyordu.
Sehpanın üzerindeki tabakları aldı. Üst üste dört tabağı da Miranın üzerine fırlattı. Mira'nın vücudu çiziklerlr doldu. Kıyafeti yırtıldı ve camlarım bazıları derisine girdi. Bazıları ise kocaman çizikler oluşturdu.
Babasının dün akşam bedeninden bıraktığı yanık izleri yeterince acıtıyordu zaten.
Babası Mira'nın yanına geldi. Mira'yı şiddetle kaldırdı ve yere geri savurdu. Yüzüstü düşmekten elleri sayesinde kurtulan Mira'nın, ellerine batan camlar yüzünden canı daha da acıyordu.
Ama babasına bakmadı. Ağlamadı. Sızlamadı. İnlemedi bile.
Bir çocuk bu kadar sakin olabilir miydi? Mira hiç çocuk olamamıştı.
Yalın Mira'nın yanına geldi. Cebinden bir bıçak çıkardı. Nefes nefeseydi Mira. Göğsünün üzerine bir bıçak tutan babasına baktı öylece. Göğüskafesi hızla inip kalkıyordu.
Gülümsedi Yalın. "Acı eğitimdir." Dedi her zaman kullandığı tonda.
Hemen çömeldiği yerden kalktı ve Mira'ya şiddetli bir tekme savurup şöminenin başına geçti.
Elindeki bıçağı aldı ve şömineye tuttu. Elini hareket dahi ettirmedi. Arada bir Mira'ya bakıp tepkisini ölçüyordu.
Mira belli etmiyordu korktuğunu ama deli gibi korkuyordu.
Hayır, diye düşündü içinden. Vücudum yanık izleriyle dolu, diye geçirdi tekrar içinden. Acaba kızgın yağ mı daha çık acıtıyordu yoksa bu mu daha çok acıtırdı? Mira'nın bunları düşünmesi gerekmiyordu şuan.
Yalın kızının yanına yaklaştı. Kızın gömleğinin kolunu çıkarmaya çalıştığı. Elleri bağlı olan ve her saniye daha da kanayan Mira, kaçmak için sağ sola kaçmaya ve bağırmaya çalıştı ama nafile.
Yalın metal kaşığı Mira'nın koluna bastırdı ve hem bir yanık kokusu hem de bir cızırtı sesi geldi.
O an acıyla çığlık attı Mira. Haykırıyordu resmen. Bağırıyordu ama ne dediğini o da bilmiyordu.
Babası kaşığı bu sefer kolunun başka bir yerine bastırdığında acı dayanılmazdı.
Acıyla inlemeye devam etti Mira. Babası bir süre daha bunu yapmaya devam etti. Acı dayanılmazdı.
En son"Bana bak." dedi Yalın kızına.
Mira gözlerini babasına çevirdi. Tereddütsüzdü bakışları.
Sesi soğuktu Yalın'ın. Hep öyleydi zaten.
"Sana ne öğrettim?" Diye sordu babası.
Dudakları hafifçe aralandı. Nefesi kesik kesikti. Kan ter içindeydi.
"Zayıflık yok."
"Ve?" Diye sordu babası.
"Acı his değildir."
Yalın Bir süre sustu. Kızının gözlerine baktı. Yüzünü inceledi. Ne bir gözyaşı ne bir titreme.
"Yine hata yaptın." Dedi sertçe.
Kızın omuzları dikleşti. Vahşi bir yanı vardı; sokakta hiçbir çocuk ona yaklaşmazdı. Ama burada kurallar farklıydı.
Babası etrafında dolaştı. Onu inceler gibi. Bir askerini denetler gibi.
"Acı nedir?" Diye sordu.
"Eğitim."
"Zayıflık?"
"Affedilemez."
Adam başını onaylar gibi salladı.
"Bak bana." Dedi kız bir daha.
Kız başını kaldırdı. Göz göze geldiler babasıyla. İkiside çok güçlüydü. Ama birş merhameti elinden alınmış bir çocuk, biri ise taş kalpli bir yetişkin. Güç dengesi eşit değildi.
"Sen benim eserimsin." Dedi Yalın. "Seni ben şekillendiriyorum. Yumuşarsan kırılırsın."
Mira'nın boğazı düğümlendi ama yutkundu. Ağlamak yasaktı ona. Ağlamak cezaydı. Ağlamak kaderdi ona.
Yalın defalarca kez yaktı Mira'nın küçücük bedenini o saatlerde. Kesikler attı bedenine. Onu acıya alıştırmak için. Nefesini kesti. Onu öldürmekten beter etti.
En son Mira acıdan bilincini kaybetmeden önce zorlukla gülümsedi.
"Kızgın yağ bu kadar çok acıtmıyordu, baba."
☆ Oda karanlıktı. İçeriye ışık girmiyordu. Perde kapalıydı. Hava ağırdı.
On üç yaşındaki Mira'nın elleri bir iple bağlanmıştı. Canı çok acıyordu. Bilekleri kanıyordu. Dizlerinin üzerindeydi.
Çenesi yukarı kalkık, bakışları kendinden emin ve sabit, omuzları ise dik. Gözlerinde korku yoktu. Sadece alışılmışlık vardı.
Kapı açıldı.
Koyu renkli gömleğini giymişt ve omuzlarına kadar kıvırmıştı çocukluğunun katili. Siyah botları ise aşina olduğu bir görüntüydü küçük kızın.
Babası içeri girdiğinde odadaki hava daha da sertleşti. Botlarının sesi tüm zeminde yankılanıyordu.
Yalın kızına döndü. Karanlık odada bulunan tek eşya bir sehpaydı. Üzerinde odanın tekmışık kaynağı olan büyük bir el feneri ve Bir kaç adet tabak olan sehpa. Bir de odanın köşesinde bir şömine vardı.
Yalın kızına yaklaştı. Bu asi haline bayılıyordu. Çünkü Mira her geçen gün daha da taşlaştırıyordu kalbini. Babası bunu istiyordu.
Sehpanın üzerindeki tabakları aldı. Üst üste dört tabağı da Miranın üzerine fırlattı. Mira'nın vücudu çiziklerlr doldu. Kıyafeti yırtıldı ve camlarım bazıları derisine girdi. Bazıları ise kocaman çizikler oluşturdu.
Babasının dün akşam bedeninden bıraktığı yanık izleri yeterince acıtıyordu zaten.
Babası Mira'nın yanına geldi. Mira'yı şiddetle kaldırdı ve yere geri savurdu. Yüzüstü düşmekten elleri sayesinde kurtulan Mira'nın, ellerine batan camlar yüzünden canı daha da acıyordu.
Ama babasına bakmadı. Ağlamadı. Sızlamadı. İnlemedi bile.
Bir çocuk bu kadar sakin olabilir miydi? Mira hiç çocuk olamamıştı.
Yalın Mira'nın yanına geldi. Cebinden bir bıçak çıkardı. Nefes nefeseydi Mira. Göğsünün üzerine bir bıçak tutan babasına baktı öylece. Göğüskafesi hızla inip kalkıyordu.
Gülümsedi Yalın. "Acı eğitimdir." Dedi her zaman kullandığı tonda.
Hemen çömeldiği yerden kalktı ve Mira'ya şiddetli bir tekme savurup şöminenin başına geçti.
Elindeki bıçağı aldı ve şömineye tuttu. Elini hareket dahi ettirmedi. Arada bir Mira'ya bakıp tepkisini ölçüyordu.
Mira belli etmiyordu korktuğunu ama deli gibi korkuyordu.
Hayır, diye düşündü içinden. Vücudum yanık izleriyle dolu, diye geçirdi tekrar içinden. Acaba kızgın yağ mı daha çık acıtıyordu yoksa by mu daha çok acıtırdı? Mira'nın bunları düşünmesi gerekmiyordu şuan.
Yalın kızının yanına yaklaştı. Kızın gömleğinin kolunu çıkarmaya çalıştığı. Elleri bağlı olan ve her saniye daha da kanayan Mira, kaçmak için sağ sola kaçmaya ve bağırmaya çalıştı ama nafile.
Yalın metal kaşığı Mira'nın koluna bastırdı ve hem bir yanık kokusu hem de bir cızırtı sesi geldi.
O an acıyla çığlık attı Mira. Haykırıyordu resmen. Bağırıyordu ama ne dediğini o da bilmiyordu.
Babası kaşığı bu sefer kolunun başka bir yerine bastırdığında acı dayanılmazdı.
Acıyla inlemeye devam etti Mira. Babası bir süre daha bunu yapmaya devam etti. Acı dayanılmazdı.
En son"Bana bak." dedi Yalın kızına.
Mira gözlerini babasına çevirdi. Tereddütsüzdü bakışları.
Sesi soğuktu Yalın'ın. Hep öyleydi zaten.
"Sana ne öğrettim?" Diye sordu babası.
Dudakları hafifçe aralandı. Nefesi kesik kesikti. Kan ter içindeydi.
"Zayıflık yok."
"Ve?" Diye sordu babası.
"Acı his değildir."
Yalın Bir süre sustu. Kızının gözlerine baktı. Yüzünü inceledi. Ne bir gözyaşı ne bir titreme.
"Yine hata yaptın." Dedi sertçe.
Kızın omuzları dikleşti. Vahşi bir yanı vardı; sokakta hiçbir çocuk ona yaklaşmazdı. Ama burada kurallar farklıydı.
Babası etrafında dolaştı. Onu inceler gibi. Bir askerini denetler gibi.
"Acı nedir?" Diye sordu.
"Eğitim."
"Zayıflık?"
"Affedilemez."
Adam başını onaylar gibi salladı.
"Bak bana." Dedi kız bir daha.
Kız başını kaldırdı. Göz göze geldiler babasıyla. İkiside çok güçlüydü. Ama birş merhameti elinden alınmış bir çocuk, biri ise taş kalpli bir yetişkin. Güç dengesi eşit değildi.
"Sen benim eserimsin." Dedi Yalın. "Seni ben şekillendiriyorum. Yumuşarsan kırılırsın."
Mira'nın boğazı düğümlendi ama yutkundu. Ağlamak yasaktı ona. Ağlamak cezaydı. Ağlamak kaderdi ona.
Yalın defalarca kez yaktı Mira'nın küçücük bedenini o saatlerde. Kesikler attı bedenine. Onu acıya alıştırmak için. Nefesini kesti. Yarasına tuz bastı.
En son Mira acıdan bilincini kaybetmeden önce zorlukla gülümsedi.
"Kızgın yağ bu kadar çok acıtmıyordu, baba."
☆
Karargâhtaki odama güneş ışığı artık neredeyse tamamen giriyordu. Yataktan doğrulurken başım tam anlamıyla çatlıyordu. Bugün babamın toplantısı vardı. Benimde katılmamış istemişti ancak benim Sıla'ya sözüm vardı. Onunla alışverişe çıkmam gerekiyordu.
Yataktan doğruldum ve bir süre işaret parmağım ve baş parmağımı birleştirip alnımı sıvazladım.
Çalışma masama doğru ilerlemeye başladım. Sandalyeyi sertçe çektim ve oturdum. Aslında dosyalara bir kez daha bakacaktım ancak baş ağrım dayanılmaz derecede fazlaydı.
Ağrı kesici var mı diye masanın üzerine bakmaya başladım. Çekmeceleri açıp kapattım, içlerini aradım. Raflara baktım. Kitapları kaldırdım tekrar baktım. Yoktu. Son bir paket vardı. O da tamamen bitmişti.
Her gün bir paket ağrı kesici içtiğin için olabilir mi, Mira?
İçimdeki sesi susturup kafanı salladım. Eczanelerin bir aylık gelirini rahat bir şekilde tek başıma iki ayda ödüyordum resmen ağrı kesicilere.
Oturup dosyalara tekrardan bir göz gezdirdim. Kısa süre sonra başımı ellerime yaslayıp yüzümü kapattım.
En son pes edip ayağa kalktım ve ağrıya yenilerek hışımla odamdan ayrıldım. Odamdan ayrılmadan önce ise son süratle çantamı ve telefonumu aldım.
Karargâhtan ayrılıp derin bir nefes alacakken Yiğit ile karşılaştım. Önümü kesti ve yarımağız gülümsedi.
"Selam," dedi."Bayadır görmüyorum seni buralarda. Seni görmeyi neye borçluyuz, Valensona Laneti?"
Kaşlarım havalandı.
"Aslında dün geçerken uğramıştım. Sen görmemişsindir ben gördüm seni dün."
"Keşke bir selam verseydin." Dedi kınar bin tonda sahte bir üzüntüyle.
Sırıtarak. "Dikkatimi pek çekmedin açıkçası. Daha önemli işlerim vardı."
"Ne işin vardı?"
"Hiç hatırlamıyorum ya." Dedim düşünceli bir tavırla. "Ama eğer tek işim üçüncü ve ya dördüncü telefonumu şarj etmek olsaydı da sana selam vermek yerine işime bakardım sanırım."
Bozuldu ama pek belli etmemeye çalıştı. Bir gülümseme ile başarılı da olmuştu açık konuşmak gerekirse.
Oradan ayrılacakken tekrar önümü kesti.
"Toplantıya geliyorsun değil mi?"
Derin bir nefes verdim.
"İnan daha önemli işlerim var, Yiğit."
Bu sefer daya hızlı bir şekilde yürüyerek uzaklaştım karargâhtan.
Arabama binip eve doğru sürdüm. Sıla ile beraber çıkmadan önce yemek yiyeceğimize söz vermiştik.
Eve vardığımda arabadan indim ve hızla eve girdim. Anahtarı deliğe sokup çevirdiğimde Kapı açıldı.
Ev çok sessizdi.
Sıla ortalıkta görünmüyordu.
"Sıla," diye seslendim.
Cevap gelmedi.
"Sıla, hadi geç kalacağız."
Upuzun bir sessizlik.
""Sıla!"
Sessizlik devam etti.
Üst kata Sıla'nın odasına çıktım.
Yoktu.
Lavaboya, mutfağa, odama, salona her yere baktım.
Bomboştu. Kardeşim burada da yoktu.
Hızla cebimden telefonumu çıkardım. Kardeşim'i aradım. Çaldı... Çaldı... Çaldı... Kardeşim telefonu açmadı.
Vücudum öfkeden, endişeden ve üzüntüden kasılırken rehberden başka birini aradım.
İlk çalışta telefonu Eflin açtı.
"Alo?" Dedi sorar bir tonda neşeyle.
"Eflin..." diye mırıldandım ama sesim düşündüğümden de zayıf çıkmıştı.
"Bir sorun mu var, Mira?"
"Sıla yok." Dedim sadece. Yeterli bir cümleydi.
"Ne?" Dedi. "Nasıl yok?"
"Bildiğin yok. Eve baktım yoktu. Okulu yok bugün dışarı çıkacaktık. Aradım açmadı da."
"Geliyorum." Derken nefes mefeseydi muhtemelen koşuşturuyordu.
Telefon kapandı. Evi yakın olduğu için yaklaşık beş ila On dakika arasında Kapı çaldı. Eflin içeri girdi. Daha detaylıca olanları anlattıktan sonra derin bir nefes verdi.
"Tekrar ara." Dedi sadece. "Yalın amca bir şey yapmış olamaz degil mi?" Diye sordu.
Olamazdı.
"Toplantıda. Ayrıca anlaşmamızı biliyorsun."
Kafasını salladı. O da en az benim kadar telaşlı görünüyordu.
Telefonu cebimden çıkardım ve tekrar Sıla'nın numarasını tuşladım hızlıca.
Bir kere çaldı.... İki kere çaldı... Üç kere çaldı...
Telefon açıldı.
"Alo?" Diye seslendim. Telefon hapörlerdeydi. "Sıla, neredesin? Seni bulamadım, Korktum."
Yanıt geldi bu sefer. Fakat duymayı beklediğim ve umduğum ses değildi bu ses. Kardeşimin sesi değildi.
"Kardeşin benimle güvende, Valensona Laneti."
Hayır. Hayır hayır hayır hayır.... HAYIR!
Bu sesin sahibini tanıyordum. Yağız Soldivan, hayatımın her köşesinde karşıma çıkmaya başlamıştı ve o an bunu anlamıştım ki,
Ben Mira Valensona, Yüzbaşı Yağız Soldivan'ı çok hafife almıştım.
"Sen..." dedim fakat devamı gelmedi.
"Ya..." Dedi son heceyi uzatarak. "Ben, Valensona Laneti. Ben. Yine ben."
"Sıla nerede? Ona zarar verirsen seni yaşatmam. Her şeyim üzerine yemin ederim ki seni yaşatmam!"
"Dur orada Valensona Laneti. Ben çocuk öldürmem."
"Ne istiyorsun?" Dedim sadece.
"Gel." Dedi. "Kardeşini bir kez daha görmek istiyorsan birazdan atacağım konuma derhal gel."
"Kardeşini bir kez görmek istiyorsan..." derken sesi sanki son kez görecekmişim gibi çıkmıştı.
Çok yanlış kişiyi manipüle etmeye çalışıyordu. Güldüm bu haline. Bu kadar mı zayıf gözüküyordum duygularımı gösterdiğimde? Herkesin gerçek yüzümle tanışmasının zamanı gelmişti.
Yağız Soldivan'a merhamet etmiştim. Ama o beni en büyük zaafımdan vurmuştu.
Telefon kapandı. Bende Eflin'e döndüm.
"Sen burada kal." Dedim sadece.
"Olmaz." Dedi. "Sıla senin Kardeşinse benim de kardeşim. Sende benim kardeşimsin. İki kardeşimi yan yana ölüme göndermem ben."
Derin bir nefes daha aldım.
"Tamam." Dedim. "Ama içeri girmeyeceksin."
Kafasını olumlu anlamda aşağı yukarı salladı.
"Hadi," dedim gülerek. "Hazırlanalım."
"Kurtarmamız gereken bir öğrenci ve ders vermemiz gereken bir asker var."
☆
Üzerimde siyah bir bluz altımda siyah diz destekli pantolonum ve üzerimde siyah deri ceketim vardı. Ayaklarımda ise siyah uzun çizmelerimi. Her zamanki gibiydi yani.
Eflin dışarıdan beni kontrol edecekti. Telefonum cebimdeydi.
Askeriyenin uzun ve kalabalık koridorları alışık olduğum bir şeydi.
Bazı askerler ön bahçedeydi. Sıraya dizilmişlerdi. Bazıları arka bahçedeydi. Antrenman yapıyordu bazıları. Bazıları dinleniyordu.
Bu görüntü bana pek hoş anılar hatırlatmıyordu.
Babamın beni askeriyenin ortasında dövdüğü, askeriyede eğittiği, diğer askerlerin beni taciz ettiği, suçlandığım,aşağılandığım,tekmelendiğim, gururumu hiçe sayıldığı o askeriye koridorlarında hatırlatıyordu bana.
İlerledim iyice uzun koridorda. Bahçelere baktım. Yoktu kimse. Tanıdık hiç bir yüz, hiç bir sima Yoktu hemde.
Pes etmeme ramak kalmışken bir ses duydum. Kulağımı delip geçen bir sesti. Kurşun sesi. Bu kurşun sesini duymam ile omzumda yoğun bir acı hissetmem bir olmuştu.
Hissettiğim acıyla inledim. Kurşun bana isabet etmişti. Birisi beni omzumdan vurmuştu.
Yere düşmedim. Ayakta dimdik durmaya çalıştım -ne kadar başarılı olabildiysem ki o an bunu düşünemiyordum- arkamı dönüp beni vuran kişiye baktım.
İşte oradaydı.
Kumral saçları, sıfıra vurulmuş sinekkaydı sakal tıraşı, üzerinde askeri üniformada bir ay yıldız Türk bayrağı arması... O. İşte oradaydı.
Yağız Sodivan, bu sefer sınırını gerçekten aşmıştı.
Yüzüne baktım yoğun bir nefretle. Bana döndü ve gülümsedi.
"Hoşgeldin, Valensona Laneti!" Dedi yoğun bir neşeyle.
Rahat gözükmeye çalıştım. Ki gayette başarılı oluyordum.
"Pek hoş bulamadım, Soldivan." Dedim gülümserken. Alaycı ses tonum kınar gibiydi. Dilimi damağıma üç kere vurdum ve cık cıkladım. "Her misafirini böyle mi karşılarsın?" Gözlerim ve kaşlarımla yaralı omzumu işaret ettim.
"Yok," dedi aynı şekilde gülümseyerek. "Hizmetimiz sana özel, Valensona."
O sırada etrafımızı askerler sarıyordu.
"Beni vurmana gerek yoktu be Soldivan. Uslu uslu giderdim ben."
"Biliyor musun? Geçmişine bakınca hiç de güven vermiyor sözlerin, Valensona Laneti."
Askerler daha da yaklaşarak etrafımızda bir daire oluşturuyordu.
"Beni araştırmışsın. Önemli hissettirdi. Biliyorsun, egoist bir insanımdır biraz."
Gülümsemesi gitgide genişledi.
"Teslim ol, Valensona Laneti." Dedi ciddileşerek. "Teslim ol, yoksa öleceksin."
"Benim ölmeye niyetim yok. Ben can alırım, Soldivan."
Askerler gitgide bana yaklaştı. Belimdeki tabancamda 8 kurşun vardı yalnızca. Bana yaklaşan onlarca askere baktım. Bana yaklaşmaya çalıştıklarında ilk sekiz tanesine ateş ettim. Sonra gelen bir taneye çelme taktım ve düşmesine izin vermeyip sırtından yakalayıp bir tekmeyle yere savurdum. Başka bir tanesinin kolunu tuttum ve ters çevirdim sonra ise dirseğimle sırtına vurdum. Bir diğerinin ellerinden yakalayıp bileklerini ters çevirdim ve diz kapağımla karnının altına bir tekme atıp yere serdim. Bana aynı anda gelen iki adamın kafasını birbirine tokuşturup duvara doğru hızla savurdum. Diğerinin kafasını tek hamlede çevirdim ve kırdım.
Ve diğerini... diğerini de.... Ve diğerini de...
Aldığım ufak sıyrıklar vardı elbet. Çok kan kaybetmiş ve bitkin düşmeye başlamıştım. En sonunda yorulup dizlerimin üstüne düştüm. Ve bilincimi oracıkta kaybettim...
☆
Bir insana boyun eğdirmek kolaydı. Ama tutsak etmek savaş isterdi. Çünkü özgürlük Kapı ise, esaret o kapının anahtarını başka birilerine vermekti.
Bazı sesler duyuyordum, ancak algılayamıyordum. Gözlerimi aralayamıyordum. Kılımı bile kıpırdatamıyordum.
Hala askeriyede miydik? Bilmiyordum. Öldüm mü kaldım mı? Bilmiyordum. Sıla hayatta mıydı? Bilmiyordum. Sıla neredeydi? Bilmiyordum. Ben, bu sefer gerçekten hiç bir şey Bilmiyordum.
Bir süre sonra sesler daha net duyulmaya ve elimi hareket ettirebilmek başladım. Yavaşça gözlerimi araladım.
Florasan lambanın titreyen ışıkları yüzünden yüzümü buruşturdum. Bomboş bir odadaydım. Neredeyse hiç bir şey yoktu odada.
Ellerim ve ayaklarım vahşi bir hayvan gibi zincirlenmişti. Yaralarım olduğu gibi duruyordu. Hatta sanırım daha da kötüye gidiyordu.
Yüzümde kan olduğunu anlamak zor değildi. Kan yüzümde ve elimde kurumuştu.
Ellerimdeki zincirler bileklerimi kesmeye devam ediyordu. Bileklerim resmen kan ağlıyordu.
Kısa bir süre sonra ağzımda hissettiğim demir tadıyla irkildim. Yana doğru eğildim ve ağzımdaki yoğun kanı tükürdüm. Derin derin nefes aldım.
Yağız Soldivan, odadan içeriye o an girdi. "Uyanmışsın."
"Uyandım."
Yanımda bir çöp kutusu vardı. İçindeki şırıngaları ve ilaçları görünce kaşlarım çatıldı.
"Sakin ol, mantıklı düşün ve endişelenme. Sadece sakinleştirici vermiştim."
Pek inanamamıştım ancak kafamı sallamaktan başka çarem yoktu. Zira başım çatlıyordu.
Yağız bana doğru yaklaşıp önümde eğildi ve bana baktı. Arkasında ise 6 tane adam vardı. Üzerinde askeri üniformalar vardı. Fazla iri yarı duruyorlardı.
Ben bu izbandut gibi adamlarla yaralı halimle nasıl dövüşecektim, amına koyayım?
Derin bir nefes aldı Yağız. Yüzü yüzüme daha da yaklaştı.
"Bu ne?" Dedim alayla. "Evlenme teklifi provası mi?"
Güldü. Evet baya baya kıs kıs güldü.
"Ben bir yüzbaşının kurbanına bakarken ki görüntüleri derdim. Ama sen nasıl istersen öyle olsun."
Gözlerimi devirdim ve sinirle güldüm. "Siktir ordan, Soldivan."
Arkasındaki 6 adam dikkatimi çekmişti. Onları incelediğimi farkeden Yağız gülümsedi. Ayağa kalktı ve arkasını işaret etti gözlerini benden ayırmadan.
"Hadi beyler!" Dedi arkasına bakarak. "Valensona Laneti sizi merak etmiş. Tanıtın kendinizi."
Arkadaki ekip güldü.
"Hatta durun!" Dedi Yağız. "Ben başlayayım. Ben Yağız Yüzbaşı. Yüzbaşı Yağız Soldivan. Kuzgun Timinin komutanıyım."
Hassiktir. Yağız'ın timimiydi arkadakiler? Kuzgun... Kuzgun Timi...
Üsteğmen Yavuz Karatay" Dedi orta yaşlı heybetli duran ve sıranın en başından duran adam.
"Teğmen Turgut Alp." Dedi Yavuz'un hemen yanındaki kumral uzun boylu adam.
"Astsubay kıdemli başçavuş Yusuf Koç." Dedi diğerleri kadar olmasa bile güçlü duran kendinden emin bakışları olan bir adam.
"Astsubay Başçavuş Bora Kurt." Dedi onun yanındaki esmer adam.
"Astsubay Başçavuş Osman Doğan." Dedi sakalları yeni yeni çıkmaya başlamış olan hafif sarışın adam.
"Astsubay kıdemli çavuş Fırat Özkan." Dedi en son içlerinden en genç olanı.
Yağız tekrardan bana doğru yaklaştığında bu sefer Kapı tekrardan dan diye açıldı. Bu sefer gördüğüm sima hiçte yabancı değildi.
Kumral saçları... kahkülü.... sade makyajı... polis üniforması... buğday teni... Zümrüt yeşili gözleri...
Nehir Aksoy'dan başkası değildi bu.
"Bak!" Dedi Yağız neşeyle. "Bu da kuzenim. Nehir Aksoy. Ama sen zaten onunla tanışmışsındır."
"Sen..." dedim Nehir'e bakarken. "Sıla'yı sen Kandırdın. Kardeşimle yakınlaşması onu ağına çektin."
Ellerini çırptı. "Bravo, Valensona Laneti! Büyük ekranı görmüşsün!"
"Sıla nerede? Onu görmem lazım!"
"Neden?" Diye sordu Yağız.
"Aileni ne zamandır önemsiyorsun, Valensona Laneti?"
"Ne?"
Bu konuda konuşma hakkını ona kim veriyordu? Benim ailemle olan bağlantılarımın ne kadarını biliyordu?
"Eğer babanı öldüren adama hizmet ediyorsan kansız bir hainsindir. Cidden annenin emanetini bu kadar önemsiyor musun sen, Mira?"
Anneme ihanet ettiğimi, söylüyordu. Ama annesinin cansız bedenine sarılıp ağlayan küçük kızı hiç kimse göremiyordu.
Kafamı salladım. Bu raddede gözlerimin dolmaması için büyük çaba sarf etmeye başlamıştım.
"Ailem hakkında konuşma hakkı sana nereden geliyor, Soldivan?"
Hiç bir tepki vermedi.
"Senin annen seni hiç sevmedi diye mi bu hırsın?"
Bir an duraksadı. Derin bir nefes aldı. Sanırım söylediğime pişman olacağımı düşünmeliydim ama hayır. Yeni bir kuzum vardı. Tek zaafı annesi.
Sinirle beni zemine daha da yapıştıracak bir tekme savurdu.
"Beni öldürmeyecek misin?" Diye sordum.
"Henüz karar vermedim."
"Eğer beni sorguya çekeceksen..." dedim time ve Nehir'e bakarken. "Bunu tek başına yap."
"Fazla mı aptalsın fazla mı cesursun bilemiyorum, Valensona Laneti."
Yanlış cevap, Soldivan.
Yalnızca iyi bir oyuncuydum.
"Kuzen," diye Yağız'a seslendi Nehir. "Merkezden acil emir var. Bu güzellikle ilgili."
"Çık dışarı, Kuzen. Bu artık benim şahsi meselem."
Nehir suratını astı ancak denileni yaptı. "Tim!" Diye kükredi Yağız. Aynı anda bir ses yükseldi:
"Emredin, Komutanım!"
"Toparlan! Çık dışarı!"
Yeterli bir emir olsa gerek ki Tim saniyeler içerisinde sorgu odasından ayrıldı.
Vücudum gerilmişti. Bunu en derinden hissediyordum. Çünkü ben Yağız Soldivan'la ilk defa yalnız kalıyordum.
"Kendi ayağınla ölüme geldin, Valensona Laneti. Sana ölümün ta kendisi olduğumu söylemiştim."
"Kardeşim için yaptım." Dedim. "Söylesene, Soldivan. Birisi hiç seni, senin için ölüme gidecek kadar sevdi mi?"
Suratıma bir yumruk daha geçirdi.
Ailemin Laneti. Babamın Laneti. Sistemin lanetiydim. Başka bir şey değildim.
"Bana bak, Genç Valensona." Sesi sakindi. Ama milyonlarca duygu barındırıyordu. "Seninle bir defa konuşacağım. Beni çok iyi dinle."
Gülümsedim. Başımı hay hay, der gibi hareket ettirdim.
"Annene saygım sonsuzdur. Seni sırf bu yüzden öldürmeyeceğim. Ama eğer damarıma basarsan Suzan Valensona'ya olan sözümü de bozarım."
Çenemin bile gerildiğini hissettim. Dişlerimi sıktığımı yeni yeni farkediyordum.
Ben yutkunamadım bile. O ise devam etti.
"Sıla yaşasın istiyorsan dediklerimi yap. Ona iyi bir oda verdim. Güzel elbiseler getirdim. Çoğu şeye erişim izni de var. Eğer uslu uslu durursan Sıla'yı iki gün sonra bırakırım." Dedi. "Eğer uslu uslu durmayıp dediklerimi yapmazsan bu hafta iki kardeş ölür."
Öfkeyle soludum. "Asla boyun eğmem!" Diye haykırdım. Sesim boş odada yankılandı.
"Neden?" Diye sordu. "Sonuçta gün sonunda cesaretin esarete yenilmedi mi, Valensona Laneti?"
Bu kadarı fazla gelmişti. Beni bu kadar güçsüz göremezdi. Gerçekten sessizlik güçsüzlük müydü? Sikerdim böyle işi. Güç duygularını güzel ifade edebilmekti. Güç ağırdan alabilmekti.
Yağız bana hep "Valensona Laneti." Demişti. Ancak o sadece Mira Valensona'yı tanıyordu. Eğer böyle devam ederse hepsi teker teker Valensona Lanetiyle tanışacaktı.
Ben ağzımı araladığımda konuşmama izin vermedi. Lafı ağzıma tıktı. Ben laflarımı yatarken o kapının ardına doğru seslendi.
"Nehir," dedi. "Kuzen, gel buraya!"
Bir kaç dakika sonra Nehir odanın kapısında görüldü. "Efendim Kuzen?"
"Valensona Lanetini odanıza götür."
Odanıza? Odamız? Nehir ve benim odamız?
"Biliyorsun ne yapman gerektiğini. Yorma beni. Hadi, Kuzen."
Nehir'in yüzünde o alaycı gülümseme yer edindi tekrardan.
"Hay hay, Soldivan." dedi ve benim yanıma geldi.
Elini elime uzattı. Sonunda beni bir yerden bir yere savunmayan biri.
Şüpheyle baktım ona. "Hadi," dedi. "Tut elimi. Takip et beni."
Elini tuttum ve Yağız'ı arkamızda bırakıp odadan çıktık.
Uzun koridora çıktık. Koridor karanlıktı. Her yerde mumlar, meşaleler vardı. En son bir odanın içine girdik. Güzel bir odaydı. İki yatak ve bir dolaptan oluşuyordu. Bir televizyonu da vardı. Odanın içerisinde bir kapı daha vardı minicik bir tuvalete açılıyordu.
"Evet, Valensona Laneti." Dedi Nehir. "Bir süre bu güzellikle oda arkadaşı olacaksın." Dedi kendinden bahsedip böbürlenirken.
"Umarım gece tuvalete kalktığımda korkudan ağlamam."
Gözlerini devirdi. Ama bir yandan da gülümsemesi sürüyordu.
Bir anda ciddileşmesiyle ona döndüm. "Ben nadiren ciddi olurum, Mira." Dedi. Bana Mira, Dedi. Bunun anlamını tahmin bile edemezdim benim için.
"Yağız seni ya da Sıla'yı öldürmez. Ama sınırlarını fazla zorlama. Sana zarar da vermeyecek. Sadece Yalın'ı yani babanı buraya çekmek istiyor." Dedi tek nefeste.
Bunu tahmin etmiştim. Taşlar yavaş yavaş yerine oturuyordu. Bu yolun sonunda ikimizden biri ölecekti.
"Anladım." Dedim sadece. Yeterliydi. Tek kelime bazen çok şey anlatırdı.
"Benim biraz işim var sakın kaçmaya falan çalışma. Kapının önünde askerler bekliyor olacak."
Ne? Ciddi miydi bu? Ben yaralı halde onun onlarca askerini etkisiz hala getirmişker cidden tek önlemi bu muydu Soldivan'ın?
"Çok dikkatli ve tedbirli bir önlem." Demiştim gülerken ancak bunun elbette bir illüzyon olduğunun farkındaydım.
Bu da benim illüzyonumdu.
"Askerlerden bazıları yarın senin kıyafetlerini getirir. Şimdilik benimkilerden giy. Ayrıca duş al."
"Ha ben kokuyorum yani?" Dedim sitemkar bir tonda.
"Kan içindesin, güzelim."
"Güzelin miyim gerçekten?"
Gülmeye başladı. Hatta kısa bir kahkaha bile attı.
"Sen iflah olmazsın, Valensona Laneti." Dediğinde bu sefer gülme sırası bendeydi.
Bu kadına kanım çok fena kaynamıştı. Tabii kardeşimi ve beni kaçırıp beni vurduran adamın kuzenine böyle bir sempati duymam da ayrı bir merak konusuydu ancak şuan konumuz bu değildi.
"Benim polisiye de biraz işlerim var. Geçerken de belki Valensona Karargâh'ına uğrarım." Dedi.
"Selamımı iletirsin." Dedim.
Kıs kıs güldü sadece.
Dolabı açtı ve siyah bir kot pantolon ve lacivert renginde bir kazak aldı. Yatağın üzerine koydu dolaptan almış olduğu kıyafetleri.
"Duştan sonra bunları giyersin." Dedi sadece. "Benim çıkmam gerekiyor. Hadi akşam görürsün güzel yüzümü artık."
"Yavaş gel de korkmayayım."
Gözlerini devirdi bir kez daha. Sanırım bu ekiple tanışınca göz devirme otomatikmen yüzde seksen falan artıyordu.
"Hadi, ben gidiyorum." Dedi ve kapıdan dışarı çıktı.
Bende bir bornoz aldım ve odanın içindeki küçük lavaboya ilerledim.
Sıcak suyu açtım ve üzerimi çıkardım. Sıcak su vücudumu kandan ve pislikten arındırıyordu.
Duştan çıktığımda Nehir'in bana bıraktığı kazağı ve pantolonu giydim. Bu fırsattan istifade odayı aramaya başladım. En azından ufak bir şey bulsam bile Sıla'yı ve kendimi kurtarabilirdim.
Çekmeceleri aradım
İşe yarar hiç bir şey yoktu.
Dolaplara baktım.
Boş.
Masalara baktım.
Temiz.
En son dikkatimi bir şeyler çekti. Yastığın altını kaldırdım. Üzerinde bir şeyler yazıyordu. Altında imza yoktu. Ve araştırdığım belgelere göre Nehir ve Yağız'ın el yazısına benzemiyordu.
İkisinden biri seçilmeli.
Ölüm mü güçlü yoksa Lanet mi?
Ufak cinayetler işin temeli.
Bir tehditle iş bitmemeli.
Derin bir nefes aldım. Bu da neydi böyle? Nasıl bir saçmalıktı bu?
Sonra pencerenin yanındaki vidalardan birisi dikkatimi çekti. Ona dokundum ve söndürdüm. Bir ses geldi. Sesin kaynağına baktım hızla.
Bir kamera. Odanın en köşesine bakan bir kamera.
Beni izliyor, diye düşündüm Yağız Soldivan, beni izliyor.
Kısa süre sonra kapı tekrar açıldı. Kapıda iki asker vardı. Onlar Kuzgun Timindenlerdi. Sanıyorum ki birinin adı Fırat diğeri ise Bora olmalıydı.
İçeriye hafifçe girdiler. "Komutanım çağırıyor." Dedi Bora sadece.
"Ben onun köpeği falan miyim?" Diye sordum.
"Lütfen zorluk çıkarmayın. Bakın biz emir kuluyuz." Dedi Fırat.
Gözlerimi bir kere daha devirdim. Buraya geldiğimden beri en sık yaptığım şeyler sırasında göz devirmek net ilk üçe girerdi.
"Yürüyün." Dedim en son pes edip yanlarına giderken. "Görelim bakalım derdi neymiş komutanınızın."
☆
Yağız Soldivan'ın odasının önüne vardığımızda Fırat sağımda Bora solumda duruyordu. İçeri girdiğimizde Fırat konuştu:
"Getirdik Komutanım." Dedi yalnızca.
"Siz çıkın, Özkan." Sesi oldukça otoriterdi.
Bora ve Fırat hemencecik dışarıya çıktı. Biz Yağız'la tekrardan yalnız kalakalmıştık.
"Otur." Dedi sadece.
"Bana emir verme." Dediğimde daha ılımlı bit ses tonuyla konuştu.
"Zorluk çıkarma, Valensona. Otur."
Karşısındaki sandalyeye oturdum.
"Odanda rahat mıydın?" Diye sordu.
"Bir esir olduğumu hesaba katarsak evimden daha rahattı."
Evimden daha rahat olduğumu söylediğim kısım şaka değildi.
"Ne oldu?" Diye sordum.
"Notu gördün."
"Gördüm."
"O notu ben yazmadım."
"Nehir yazmıştır." Dedim ama imkansız olduğunu zaten biliyordum.
"Bu dediğine kendin inandın mı, Valensona Laneti?"
"Her neyse. Konuyu nereye çekiyorsun?"
"Askeriyede bir köstebek var." Dedi. "Ve onu bulmadan kimse buradan da askeriyeden de hiç bir giriş çıkış yapamaz."
Kaşlarım havalandı.
"Saçmalama." Dedim. "Sıla'yı eve bırakmak zorundasın."
"Bu onun için daha tehlikeli. Zarar görebilir." Dedi.
"O zaman Sıla'yı görmek istiyorum."
"Sıla burada değil. Askeriyede."
"Biz şuan neredeyiz?"
Gülümsedi. Kocaman gülümsedi hem de.
"Soldivan Karargâhı."
Bende gülümsedim bu sefer.
"Her neyse." Dedim. "Onun kim olduğunu hızlı bulsan iyi edersin, Soldivan. Burada bir mahkum olmaktan pek memnun değilim."
"Bende bunun için çağırdım ya zaten seni." Dedi. "Bana yardım etmen için."
"Anlamadım?" Diye sordum.
"Duydun." Dedi. "Bana yardım et. Gözlem ve araştırma konusunda muhteşem olduğunu biliyorum." Dedi.
Bana fırsat vermeden devam etti.
"Şüphelileri bulup teker teker araştırmanı isteyeceğim senden. Yalnızca bu."
"Bunu yapmanın sebebi beni yanında daha uzun süre tutmak mı yoksa beni şüpheli konumuna getirmek mi?"
"Bana yardım edebileceğini biliyorum. Krizi fırsata çevireceğim sadece."
"Düşmanıma yardım etmeyeceğim."
Yutkundu.
"Bunları yaraların iyileşince konuşacağız."
"Beni ne zamana kadar böyle erteleyeceksin? Yeter. Kardeşimi de beni de-"
Lafımı bitiremeden haykırdı.
"Mira!"
Bir anda yerden bir ses geldi. Turuncu alevler ve yoğun bir duman bastı odayı. Sanki sis inmiş gibiydi. Aynı zamanda da yanıyordu. Alevler dumanlarla dans ediyordu.
Defalarca kez öksürdüm. Yağız hemen yanıma ulaştı ve kendini bana siper edip ağzımı ve burnumu kapatmaya çalıştı.
Ama nafile.
Çok fazla duman çekmiştim içime. Nefes almak her saniye daha da zorlaşırken burnuma duman kokusu hariç başka bir koku geldi. Deniz kokusu gibiydi. Huzurlu bir kokuydu. Bir an ölüyorum sanmıştım ama bu kokunun kaynağı Yağız'dı. Yağızdan geliyordu bu koku. Yağız'ın kokusu.
"Dayan, Mira!" Diye haykırdı Yağız. Ama artık nefes alamıyorum. Bilincimi kaybetmeden önce gördüğüm son şey Yağız'ın bana siper olmuş gövdesi ve endişeyle yüzüme bakan yüzüydü. Burnumda ise duyduğum en güzel koku vardı. Yağız kokusu...
