5. bölüm · Kış Güneşi

4. Bölüm Bir Garip Dana Olayı

S (Ay_kızı)

Arabada öyle bir sessizlik vardı ki… Ve ben öyle bir sinirliydim ki. Berat ve Ömer nasıl becerdi bilmiyorum ama resmen ahır zırhlı bir arabanın camlarını kırmış, aynı zamanda tekerini patlatmış ve yakmışlardı.
Direksiyonu daha çok sıktım. Neredeyse bir saattir yoldaydık ve ön yolcu koltuğunda Batıralp, arka koltuklarda sağ tarafta Berat, ortada Bahar ve sol köşede de Ömer vardı. Pars ise arabanın bagaj kısmına geçmişti.
Ben sürücü koltuğundaydım ve sakin görüntüm bu sessizliğin tek sebebiydi. Pars çekingen bir şekilde bagaj kısmından bana bakıyordu. Batıralp ise kenardaki el tutma yerini sıkıca tutuyordu. Berat ve Ömer’in konuşmasını engelleyen Bahar resmen bakışlarıyla bile dövüyordu onları.
En sonunda Ömer’in verdiği sesli nefes sessizliği kısa sürede bozdu. Batıralp bana yan gözle baktı.
“Komutanım,” dediğinde olabildiğince sakin kalmayı deneyerek, “Söyle Batak,” dedim. Sesim düşündüğümden daha sakin çıkmıştı ama bu iyi bir şey değildi.
“Ya komutanım, bunlar araba yaktı, hiçbir şey demediniz. Ben iki adam dövdüm baya kızdınız!” dediğinde arabayı hızlandırdım. Batıralp daha sıkı tutundu ve sessizce dualar mırıldandı.
En sonunda öfkeli bir nefes verdim.
“Lan tamam, bak her şeyi anlarım ama… oğlum nasıl becerdiniz arabayı yakmayı lan!” diye sorduğumda sesim oldukça yüksek çıkmıştı.
Ömer korkuyla Bahar’ın koluna yapıştı. Berat ise küçüldükçe küçüldü ve eninde sonunda resmen koca adam Bahar’ın arkasına sığabilecek kadar oldu. Pars ise telefonuna bir şeyler yazıyordu.
Dikiz aynasından Pars ile gözlerimiz birbirine değdiğinde merakla sordum:
“Ne yazıyorsun Pars?”
Pars telefonu dikiz aynasına tuttu:
“Aklımdakileri yazıyorum komutanım,” dedi.
“Anladım,” dedim ve yazmaya devam etti.
Yolculuk yine sessizleşince arabayı yavaşlattım. Üç ya da dört saatin ardından bulunduğumuz konuma gelmiştik.
Arabayı durdurduğum yer tahminlerime göre köy meydanına giden bir yoldu. Arabadan inince Batıralp ve Pars sandıklarda getirdiğimiz yiyecekleri ve ilk yardım malzemelerini indirdi. Ben de etrafa bakındım.
Ev pencerelerinden gizlice bakan birkaç kadın ve çocuk gördüm. Köy düz bir alana yapılmıştı. Buna rağmen yeşil otlara ve verimli bir toprağa sahipti. Etrafta ağaç yoktu fakat evler sıralanmış haldeydi.
Köy meydanına indiğimizde meydanın tam ortasında bulunan küçük bir çeşme vardı. Etrafta yine evler ve bir kahvehane vardı. Batıralp ve Pars hâlâ sandıklardan birini taşıyordu. Bahar ise diğer küçük sandığı almıştı.
Köylüler hâlâ pencerelerden çekingen ve gizlice bakmaya çalışıyordu. O sırada elinde eski bir tüfek tutan, altmışlarında bir amca bize doğru yaklaştı.
Batıralp ve Pars sandığı yavaşça yere bıraktı ve silahlarını adama doğru kaldırdı. Ben ise sakin kaldım.
Adam silahı indirmeden yaklaşmaya devam ederken Pars ve Batıralp’in silahlarını görünce durdu.
“Kimsiniz siz? Yine neden geldiniz?” diye soran adam cesurca silahını bana doğrultmaya devam etti.
Yüksek bir sesle konuştum:
“Ben Yüzbaşı Gece Demir! Türk askeriyim. Size yardıma geldim!” diye bağırdım. Niyetim, evlerine çekilen halkın bizden korkmasını engellemekti.
Adam silahını indirdi ve kaşlarını çattı:
“Türk askeriysen bir kanıt isterim,” dedi.
Bakışlarım üniformamdaki Türk bayrağına indiğinde adama doğru yürüdüm. Adam yine tüfeği doğrulttu.
Ben yaklaştığımda üniformamdaki Türk bayrağını gördü ve gözlerinde bir parıltı oluştu. Silahını yere attı ve aramızda kalan boşluğu iki koca adımla kapatarak bana sarıldı.
Batıralp ve Pars silahlarını indirmişti.
Adamın gözleri yaşardı:
“Affet beni komutan. Sizi de onlardan sandım,” dediğinde hafifçe güldüm.
“Estağfurullah amcacım. Sonuçta sen kendini ve buradaki insanları korumak istedin,” dedim.
Daha çok gülümsedi. Batıralp yanıma geldiğinde adam ona da gülümsedi.
“Mehmet benim adım. Bu köyün muhtarıyım. Ee tabii korumak da benim işim komutan hanım,” dediğinde yan gözle Batıralp’e baktı.
Mehmet amca evlere bakarak el işaretiyle güvenli olduğumuzu belirtti. Birkaç kadın ve çocuk evden çıktı. Zamanla tüm köy halkı normal düzenine girmişti.
Birkaç saat sonra Mehmet amcanın eşi Gülgün teyze de yanımıza gelmişti.
Hep birlikte Mehmet amcanın evine girdiğimizde Gülgün teyze anlatmaya başladı. Köyde olan zulümden bahsetti. Teröristler ayda bir, tam da bu zamanlarda köye gelip köylülerin erzaklarını alıyormuş. Aynı zamanda erkek çocuklarından bazılarını da yanlarında götürüyormuş.
Bunları anlatırken Mehmet amca burukça gülümsedi. Gülgün teyzenin anlattıklarına göre onların oğullarını da kaçırmışlardı.
Pars, Mehmet amcanın yanında durdu:
“Merak etme Mehmet amca. Oğlunuzu ve diğer çocukları bulacağız,” dedi.
Köye vardıktan tam iki saat sonra Mehmet amca acıktığımızı söyleyip Ahmet amcayı aramıştı. Ahmet amca köyde hayvancılık yaparmış ve hayvanlarını gizlemek için yer altına gizli bir sığınak yapmış.
Bu beni oldukça etkilemişti. Ben, Mehmet amca neden Ahmet amcayı aradı diye düşünürken Batıralp çekingen bir şekilde sordu:
“Mehmet amca, kusura bakma da neden aradın şimdi hayvancı Ahmet amcayı?”
Mehmet amca gülümsedi:
“En besili danasını getirsin de keselim diye oğlum,” dedi.
Pars şaşkınlıkla bana baktı. Ömer ise Berat’a bakarak:
“Dana mı?” diye sordu.
Berat başıyla onayladı.
“Hiç gerek yoktu Mehmet amca,” dedim mahcup bir sesle.
“Olur mu öyle komutan kızım? Hem siz aç karna nasıl koruyasınız vatanı?” dedi Gülgün teyze, bir anne edasıyla.
Batıralp hevesle Gülgün teyzenin ellerini tuttu:
“Gülgün teyzem… Ah benim pamuk yürekli teyzem! O kadar haklısın ki,” dedi.
Baygın baygın Batıralp’e baktım. En sonunda mecburen Mehmet amcanın dana fikrini kabul etmek zorunda kaldım.
Gerçi adam zaten kesin bir şekilde söylemişti, benim fikrimin önemi kalmamıştı.
En sonunda Gülgün teyze Bahar’a ve bana birer şalvar, yelek ve yazma verdi. Bir odaya geçip giyindikten sonra artık halktan biri gibiydik.
Giyindikten sonra Gülgün teyze ile mutfağa girdim. Ömer’i ise gizliden gizliye Bahar’a bakarken yakaladım ama sessizce Bahar’ı da mutfağa çektim.
Ömer ekibe ilk geldiğinden beri Bahar’ı seviyordu. Bunu fark etmiştim ama bir gün Ömer gelip bana kendisi söylemişti.
Neyse…
Tezgâhın başına geçip Gülgün teyzenin bana verdiği domatesleri doğrarken Pars’ın sesini duydum:
“Komutanım, bir sorun var,” dedi.
Elimdeki bıçağı bırakıp orta boyuttaki salona geri döndüm. Pars pencereden meydanı izliyordu.
Merakla yanına gidince meydanda Mehmet amca ve yanında Ahmet amca olduğunu tahmin ettiğim adamı gördüm. Arkada ise oldukça besili bir dana duruyordu.
Uzaktan bakınca boğa bile diyebileceğimiz bir boyuttaydı.
Kaşlarımı çattım ve Pars’a baktım:
“Komutanım, Ömer ve Berat yok,” dedi.
Hızla salona baktım. Sadece Batıralp ve Pars vardı. Bahar ise hâlâ mutfaktaydı.
“Tuvalete gitmişlerdir,” dedim. Dedim ama… yine de içimde bir şüphe vardı.
Batıralp güldü:
“Umarım burada da ev yakmazlar komutanım,” dedi.
Pars da az da olsa sırıttı:
“Böyle giderse biz vatanı korumayı bırakır, ancak kendimizi koruruz komutanım,” dedi. Gülgün teyze pilavı hazırlarken ben de salatayı hallettim. Birkaç dakika sonra meydandan yüksek bir çığlık sesi geldi. Tekrar salona girdiğimde Pars’ın yanına Batıralp de oturmuştu.
“Neler oluyor Pars?” dediğimde artık korkuyla soruyordum. Bir an “İnşallah düşman saldırmıştır,” bile dedim ama hayır… Pars’ın siyah kod olarak değerlendirdiği bir şeydi: Berat ve Ömer.
Batıralp, ben, Ömer, Bahar ve Gülgün teyze hızla meydana indiğimizde şaşkınlıkla karşımdaki manzaraya baktım. Bir kovalamaca vardı. Önde Ömer, Ömer’in arkasında dana ve dananın arkasında ise Berat. Mehmet amca da kenardan bağırıyordu:
“Ya Ömer oğlum! Koş, koş! Cem seni ezer valla!”
Dediğinde Gülgün teyze koluma girdi:
“Dananın adı Cem, Gece kızım,” diyerek anlamama yardım etti.
“Berat! Kurtar lan beni!” diye yalvardı Ömer.
“Koş Ömer, koş! Bu dana taktı sana! Aşık oldu galiba!” diye koşmaya devam etti Berat.
O sırada dana, yani Cem, Ömer’e başıyla öyle bir vurmuştu ki zavallı Ömer önce kuş olup uçtu, sonra taş olup düştü. Berat ise Cem’in üzerine atlamış ve Cem’i yere sermişti.
Ömer yerde acıyla kıvranıyordu. Ahmet amca ve Mehmet amca ise hemen danayı kesmek için harekete geçti.
Pars hızla Ömer’i yerden kaldırıp bir köşeye çekti. Kısa sürede dana kesildi, temizlendi ve tüm köy halkına pay edilerek dağıtıldı.
Biz de kendi payımızı Gülgün teyzenin hazırlaması için beklerken Bahar endişeyle Ömer’i kontrol ediyordu. Şu anda Ömer’i tekrar Mehmet amcanın evine götürüp yatırmıştık.
Berat suçlu suçlu Ömer’in saçlarını okşuyordu. Ben ve Batıralp ise Gülgün teyzenin sofrayı hazırlamasına yardım ediyorduk.
Ortada oldukça çeşitli bir yer sofrası hazırlamıştık. Salon o kadar geniş olmasa da bizim için yeterliydi. Eve girdikten sonra hemen karşıda bir cam ve önünde mor renkli bir kanepe sizi karşılıyordu. Kapıdan girer girmez direkt salona giriyorsunuz. Camın sağ tarafında mutfak girişi, sol taraflarında ise büyük ihtimalle yatak odası ve banyo bulunuyordu.
Neyse…
Hepimiz sofraya oturduğumuzda Bahar, Ömer’e destek olarak oturmuştu. Benim sağımda Berat, solumda Batıralp ve Batıralp’in yanında Bahar ile Ömer oturuyordu. Pars ise yoktu.
Batıralp’e döndüm:
“Pars nerede Batak?” diye sordum.
Bilmiyorum dercesine omuz silkti.
Gülgün teyze elinde kavurma tabaklarıyla girince hafifçe gülümsedim. Kavurmanın kokusu salona dolduğunda Batıralp kocaman gülümsedi. Gülgün teyze de Batıralp’e kocaman gülümsedi.
Tabaklardan birini Berat alıp önümüze koydu. Diğer tabağı ise Batıralp alıp Ömer’in önüne koydu.
Ömer tabağa baktı ve gözleri hafifçe doldu.
“Gülgün teyze… Cem mi bu?” diye sordu Ömer. Resmen kurban bayramında sabah oynadığı kuzuyu akşam tabakta görmüş gibiydi.
Gülgün teyze başıyla onayladı.
“Ye, sen oğlum,” dedi Batıralp, eline yaptığı koca dürümü yerken.
“Tamam, intikam soğuk yenen bir yemek ama…” dedi. Batıralp gülerek ağzındaki lokmayı bitirdi.
“...kavurma soğursa güzel olmaz!” diyerek kahkaha atmaya başladı.
Gülgün teyze de ona katıldı. Ben bile gülmüştüm.
Ömer Bahar’a baktı:
“Ama Bahar…” dedi, Bahar’ın adını uzatarak.
Bahar sinirle Batıralp’in kafasına vurdu:
“Karışmayın benim koca bebeğime!” dediğinde tekrar güldük.
Benim aklım hâlâ Pars’taydı. Herkes yemeğe devam ederken Ömer, yediği etin biraz önce onu yere seren dana yani Cem olduğuna hâlâ inanmıyordu. Benim aklım ise hâlâ Pars’ın nerede olduğundaydı.
Gülgün teyze sofradan kalkıp mutfağa gidince bana gözleriyle gelmemi işaret etti. Ben de yavaşça ayağa kalkıp mutfağa yöneldim.
Mutfağa girince Gülgün teyze koluma girdi ve beni evin çorak vadiyi gösteren tarafındaki pencereye çekiştirdi.
Birkaç evin ardında kayalık bir alan vardı ve eğer doğru görüyorsam Pars oradaydı. Ve Pars’ın yanında bir kız oturuyordu.
Gülgün teyze kulağıma eğildi:
“Sabahtan beri endişelendin Gece kızım. Bak, Pars oğlum orada. Yanında da bizim köyün en güzeli Güneş var.”
Kaşlarım ne zaman çatılmıştı, ben bile bilmiyordum. Gülgün teyzenin yüzünde üzüntülü bir ifade belirdi.
“Çocukken yine bir saldırı olmuştu. Güneş o saldırıda gözlerini kaybetmişti,” dedi. Sonra kolumu sıvazladı.
“İçin rahat etmiyorsa git bir bak Gece kızım,” dedi.
“Gülgün teyze… Bu mesafeden nasıl anladın acaba?” diye sormadan edemedim. Gözlerimde bir bozukluk olmamasına rağmen ben bile o kadar uzağı net göremiyordum.
Gülgün teyze ise maşallah radar gibiydi.
Pars yemeğe bile katılmamıştı; benim tanıdığım Pars, ne kadar sessiz olsa da yemek yemeyi seven bir insandı. Ben en iyisi sonra bunların yanına uğrayıp bir bakayım; yoksa bu iş burada kalmayacaktı.
Kararımı vermiştim zaten. Kavurmalar bitip tabaklar toplandıktan sonra gidip bu işe el atacaktım. Oradan bakınca operasyon yapmıyormuş gibi görünüyor olabilirdi. Hepimiz köylüler gibi görünüp bir sonraki saldırıyı bekleyecektik ve sonra teröristleri etkisiz hâle getirecektik.
Neyse…
Gülgün teyze gülerek kolumu çimdiklediğinde telefonumu çıkarmış, kameramla Pars ve adı Güneş olan kızı yakınlaştırarak izliyordum. Anca böyle görebiliyordum.
Kız bir şeyler anlatıyordu, Pars ise dikkatle dinliyordu. En sonunda kız Pars’ın yüzüne dokununca kameramı kapattım; daha fazla izlemenin bir anlamı yoktu.
Salona geri döndüm ve bu gördüklerimin gerçekliğini sorguladım. Bahar’ın ısrarlarıyla ise biraz da olsa bir şeyler yedim. Gülgün teyzeye sofranın toplanmasında yardım ettik.
Aklım ise hâlâ Pars’taydı. Geldiği zaman anlatmasını bir şekilde sağlayacaktım.
Sinirle tekrar mutfağa girdim.