4. bölüm · KIRMIZI KAR TANELERİ
Yangın ve Sağanak
Zaman, aralarındaki uçurumu kapatmaya yetmemiş, aksine o uçurumun dibine keskin taşlar döşemişti. Aradan tam sekiz yıl geçmişti. Yağmur artık yirmisine merdiven dayamış, gözlerindeki o çocuksu hüzün daha da derinleşmiş genç bir kadındı. Ateş ise o ele avuca sığmaz çocuktan, omuzlarına sanki dünyanın tüm yükü binmiş, bakışları fırtınalı bir denizi andıran esmer bir delikanlıya dönüşmüştü.
Aynı kasabanın, aynı dar sokaklarında birbirlerine yabancı gibi davranmak, her gün ruhlarından bir parçayı söküp alıyordu. Sokakta karşılaştıklarında başlarını yere eğmek, sanki çocukken o çitlerin üzerinde hiç hayal kurmamışlar gibi davranmak en büyük işkenceydi. Ailelerinin kör nefreti, her iki evin pencerelerine gerilmiş kapkara birer perde gibiydi.
Ama kader, fırtınayı koparmak için doğru anı bekliyordu.
Kasabanın birkaç kilometre dışındaki eski tren garı, rayların pas tuttuğu, unutulmuş bir sığınaktı. Yağmur, evdeki o boğucu, nefret kokan havadan kaçmak istediği zamanlarda buraya gelir, eski bir vagonun gölgesinde oturtup defterine bir şeyler karalardı.
O gün de gökyüzü erkenden kararmış, hava ağırlaşmıştı. İlk damla Yağmur’un defterine düştüğünde, gök gürültüsü ovayı yırtarcasına yankılandı. Sağanak, saniyeler içinde adeta bir kırbaç gibi inmeye başladı yeryüzüne. Yağmur, ıslanmamak için kendini eski vagonun içine, o karanlık ve korunakli boşluğa attı.
Nefes nefese kalmıştı. Üzerindeki hırkanın sırıl sıklam olan uçlarını sıkarken, vagonun kapısında bir gölge belirdi.
Yağmur’un kalbi o an göğüs kafesini parçalayacakmış gibi çarpmaya başladı. Gelen Ateş’ti. Saçları yüzüne yapışmış, deri ceketinden sular süzülüyordu. O da yağmurdan kaçmak için kendini buraya atmıştı ama içeride karşılaşacağı manzaradan habersizdi.
İkisi de donakaldı. Aralarında sadece birkaç adımlık bir mesafe vardı ama o mesafede sekiz yıllık sessizlik, binlerce söylenmemiş söz ve ailelerinin o devasa günahları duruyordu. Dışarıda dünya yıkılıyor, yağmur vagonun sac tavanını dövüyordu. İçeride ise zaman durmuştu.
"Yağmur..." dedi Ateş. Sesi, adını ilk kez telaffuz ediyormuş gibi ürkek, ama bir o kadar da hasret doluydu.
Yağmur geri adım atmak istedi ama sırtı vagonun soğuk demirine çarptı. "Ateş... Gitmelisin. Biri görürse..."
"Kimse görmez," dedi Ateş, adımlarını yavaşça ona doğru atarken. Her bir adımda, aralarındaki o hayali duvarlar çatlıyordu. "Görmesinler zaten. Ben yoruldum Yağmur. Sekiz yıldır seni sadece uzaktan izlemekten, sanki hiç var olmamışsın gibi yaşamaktan yoruldum."
Yağmur’un gözlerinden akan yaşlar, yüzündeki yağmur damlalarına karıştı. "Biz düşmanız Ateş. Babalarımız..."
"Biz neden düşmanız?" diye sordu Ateş, aralarındaki mesafeyi tamamen kapatıp Yağmur’un önünde durduğunda. Kokusu, o çocukluğundaki odunsu rüzgâr, şimdi çok daha keskin ve erkeksiydi. "Bize ait olmayan bir nefretin bedelini neden biz ödüyoruz? Söyle bana, sen de bana baktığında sadece bir düşman mı görüyorsun?"
Ateş elini kaldırdı, parmakları titriyordu. Dokunmaya kıyamaz gibi, Yağmur’un yüzüne düşen ıslak bir saç tutamını kulağının arkasına itti. O buz gibi parmakların sıcak tenine değdiği an, Yağmur’un içindeki tüm barajlar yıkıldı.
O an ne babasının öfkesi kaldı zihninde ne de dışarıdaki fırtına. Ateş’in gözlerindeki o saf yangını gördü. O gözlerde nefret yoktu; yıllarca bastırılmış, zincirlenmiş ama asla sönmemiş bir aşk vardı.
"Görmüyorum," diye fısıldadı Yağmur, sesi hıçkırıklarının arasında kaybolurken. "Hiçbir zaman görmedim."
Ateş, bu itirafla birlikte Yağmur’u kollarının arasına çekti. Birbirlerine o kadar sıkı sarıldılar ki, sanki iki beden tek bir sığınak olmaya çalışıyordu. Ateş, dudaklarını Yağmur’un saçlarına gömdü. Bu, kavuşmanın getirdiği bir zafer değil, yaklaşan fırtınanın farkında olan iki çaresiz ruhun sessiz feryadıydı.
O günden sonra dünya onlar için daha da tehlikeli bir yer haline geldi.
Eski gar, onların gizli cenneti olmuştu. Haftada bir kez, gecenin en karanlık saatinde, kasaba uykudayken buluşuyorlardı. Birbirlerine sarılıyor, sadece fısıldaşarak konuşuyorlardı. Çünkü biliyorlardı; bu aşkın duyulması, her şeyi küle çevirecek bir savaşı başlatacaktı.
Yağmur, Ateş’in göğsüne başını yasladığında, içindeki o kötü hissi hiç bastıramıyordu. Bu aşk, gizlendikçe büyüyor, büyüdükçe ağırlaşıyordu. Ailelerinin yüzündeki o yerleşik nefret çizgilerini her gördüğünde, kalbine bir bıçak saplanıyordu.
Bir akşam, bulutların yine kasabanın üzerine çöktüğü, havanın soluk almayı zorlaştırdığı bir günde Ateş, Yağmur’un ellerini tuttu. Gözlerinde, çocukluğundaki o deli fişek cesaret vardı ama bu sefer arkasında büyük bir kararlılık barındırıyordu.
"Böyle gizlenerek yaşayamayız Yağmur," dedi, sesindeki ton genç kadının içini titretti. "Bu nefret bizi yutmadan önce, ben o canavarla yüzleşeceğim."
Yağmur irkildi, ellerini çekmeye çalıştı. "Ne demek istiyorsun? Ateş, hayır, sakın..."
"Babanın karşısına çıkacağım," dedi Ateş, gözlerini ayırmadan. "Ona seni sevdiğimi söyleyeceğim. Bu düşmanlığın bizimle bir ilgisi olmadığını, bizi birbirimizden koparamayacaklarını kendi gözleriyle görecek. Ya bizi serbest bırakacaklar ya da..."
"Ya da ikimizi de öldürecekler!" diye haykırdı Yağmur, içindeki o karanlık önsezi bir çığlığa dönüşürken.
Ateş, Yağmur’un titreyen dudaklarına küçük, teselli edici bir öpücük kondurdu. "Ölüm bile, bu sessizce erimekten daha iyidir sevgilim."
Gökyüzü, sanki Ateş’in bu intiharvari kararını onaylar gibi uzaktan derin bir gürültüyle inledi. Sağanak yağmur, kasabanın sokaklarını dövmek için yola çıkmıştı bile. Ve o yağmur, sadece toprağı değil, bir daha asla silinmeyecek olan o kanı da yıkayacaktı.
