12. bölüm · KIRMIZI KAR TANELERİ
Sağanak Altında Bir Söz
Zaman, bu evrende bir cellat değil, iki gencin ömrüne en güzel ilmekleri atan usta bir zanaatkârdı. İtirafın üzerinden geçen aylar, Yağmur ve Ateş’in arasındaki bağı daha da kopmaz kılmıştı. Artık tüm kasaba onların bu duru, saklanmaya ihtiyaç duymayan aşkını konuşuyor, geçtikleri sokaklarda insanlar onlara imrenerek bakıyordu.
Ateş, askerliğini bitirip kasabaya döndüğü gün, kafasındaki o büyük kararı çoktan netleştirmişti. Artık bekleyecek tek bir gün bile yoktu. Çocukken çitlerin üzerinden birbirlerine uzattıkları o masum elleri, şimdi bir ömür boyu bırakmamak üzere birleştirmek istiyordu.
O akşamüstü, gökyüzü aniden kurşunî bir renge büründü. Bulutlar kasabanın üzerine ağır ağır çökerken, sağanak yağmur mermer basamakları deli gibi dövmeye başladı. Topraktan kalkan o ekşi, taze koku sokağı sararken, Ateş sırılsıklam olan saçlarına ve deri ceketinden süzülen sulara aldırmadan Yağmur’un evinin demir bahçe kapısına doğru kararlı adımlarla yürüdü. Gözlerinde ne korku vardı ne de endişe; sadece birazdan sevdiği kadının babasının karşısına çıkacak olmanın verdiği o tatlı heyecan...
Kapının zilini neşeyle çaldı.
İçeride, odasında oturan Yağmur, pencerelere vuran yağmur damlalarını izlerken zilin sesiyle irkildi. Pencereden aşağı baktığında, bahçenin ortasında, sağanağın altında sırılsıklam olmuş vaziyette dikilen Ateş’i gördü. Dudaklarında o bildik, içini ısıtan muzip tebessüm vardı. Yağmur, kalbi göğüs kafesini yırtacakmış gibi atan bir heyecanla merdivenlerden aşağı fırladı.
Kapıyı açan Yağmur’un babası oldu. Karşısında sırılsıklam olmuş Ateş’i görünce yüzündeki çizgiler derin bir kahkahayla esnedi. "Yahu Ateş! Delirdin mi oğlum bu sağanakta, geçsene içeri, sırılsıklam olmuşsun!" diyerek onu içeri davet etmek istedi.
Ancak Ateş, basamakların başında durdu. Yağmur’un babasının gözlerinin içine, büyük bir saygı ve kararlılıkla baktı. Sesi, yağan yağmurun gürültüsünü bastıracak kadar gür ve netti:
"Amca, içeri girmeyeceğim. Müsaaden olursa seninle burada, bu bahçede konuşmak istiyorum. Çünkü burası bizim Yağmur’la çocukluğumuzun geçtiği, ilk hayallerimizi kurduğumuz yer."
O sırada Yağmur da holün kapısına gelmiş, elini kalbine bastırmış bir halde onları izliyordu. Arkasından uzanan annesi ve abisi, yüzlerinde kocaman, muzip tebessümlerle genç kadının omuzlarına sarıldılar. Onu tutan eller pranga değil, arkasındaki en büyük destekti.
Ateş, yağmur damlalarının yüzünden süzülmesine izin vererek konuşmaya devam etti:
"Ben kızınızı seviyorum amca. Çocukken bu çitlerin üzerinden ona verdiğim sözü, şimdi bir ömür boyu tutmak istiyorum. Yağmur’un elini tutmama, onunla aynı yuvanın altına girmeme müsaade eder misin?"
Yağmur’un babasının gözleri gururla ve duyguyla doldu. Bir anlığına elini beline doğru götürdü; ama silah çekmek için değil, cebindeki köstekli saatini çıkarıp saatine bakmak için. Yüzündeki o babacan gülümsemeyle basamaklardan aşağı indi, yağmurun altında duran Ateş’in yanına yürüdü. Her iki ailenin de pencerelerden onları izlediği o anda, yaşlı adam elini kaldırdı ve Ateş’in sırılsıklam olmuş sırtına güçlü bir şekilde vurdu.
"Ulan Ateş!" dedi, sesi neşeyle gürleyerek. "Zaten bu bahçeler de bu evler de sizin. Ben sana kız değil, ömür boyu sırtımı yaslayacağım bir evlat veriyorum. Hadi geçin içeri, zatürre olacaksınız!"
O anda bahçede sağır edici bir ses yankılandı: Ama bu ses bir silah sesi değil, iki ailenin pencerelerden yükselen neşeli alkışları ve Yağmur’un mutluluk çığlığıydı.
Yağmur, merdivenlerden delicesine koşarak kendini Ateş’in kollarına bıraktı. Ateş onu havada döndürürken, ikisinin de kahkahaları yağan sağanağı bile susturacak cinstendi. Ateş, Yağmur’un kulağına eğilip, "Seni her evrende bulurdum sevgilim" diye fısıldadı. Aşkları, namluların soğuk gölgesinde değil, yağan bereketli bir yağmurun altında, sevdiklerinin dualarıyla mühürlenmişti.
