10. bölüm · KIRMIZI KAR TANELERİ

Çitlerin Üzerindeki Yaz

gecee .

Zaman, bu evrende bir hilekâr değil, iki ailenin dostluğunu ilmek ilmek işleyen sadık bir şahitti. Kasabanın o dar, çıkmaz sokağında yan yana duran iki evin arasındaki ahşap çitler, hiçbir zaman bir ayrılığın ya da beton duvarların habercisi olmamıştı. Aksine, o çitler Yağmur ve Ateş’in çocukluk düşlerinin kurulduğu, sokağın neşesini taşıyan küçük birer basamaktı.
Burada, o uğursuz salı gecesi hiç yaşanmamıştı. Babalar o gece mutfakta hararetli bir iş ortaklığını kutlamış, anneler kahkahalarla yeni demlenen çayları doldururken gelecekte kuracakları ortak hayalleri fısıldaşmışlardı. Kökleri birbirine dolanmış o iki ulu ağaç, ne fırtınada devrilmiş ne de birbirine gölge etmişti. Yağmur ve Ateş, bu sarsılmaz, huzurlu dostluğun tam ortasında, kasabanın en korunaklı ve en mutlu çocukları olarak büyüyorlardı.
"Bak," demişti Ateş, on iki yaşının o ele avuca sığmaz enerjisiyle çitin üzerine tünemişken. Avucunu açıp içindeki parlayan çakıl taşını Yağmur’a uzatmıştı. "Bunu dereden buldum. Eğer bunu yastığının altına koyarsan, gece rüyanda hiç korkmazsın. Hem zaten korkarsan yan evdeyim, ıslık çalman yeter."
Yağmur, o ürkek ama güven dolu elleriyle taşı almış, Ateş’in gözlerinin içine bakmıştı. O parlak, muzip gözlerde sadece saf bir sahiplenme ve çocuksu bir sadakat vardı. Yağmur sakinliğiyle Ateş’in içindeki yangını dengeler, Ateş ise bitmek bilmeyen neşesiyle Yağmur’un yüzündeki o hafif hüzün bulutlarını bir çırpıda dağıtırdı.
Yaz akşamları sokakta yakılan ateşlerin etrafında iki aile tek bir sofra kurardı. Ateş’in abisi gitarını tıngırdatır, Yağmur’un babası Ateş’in sırtını sıvazlayarak, "Bu çocuk bizim evin de oğlu sayılır, aradaki çiti kaldırıp bahçeleri birleştirmenin vakti geldi artık" diye şakayla karışık konuşurdu. O çitler fiziken kalkmadı belki ama kalplerde hiçbir zaman var olmamıştı zaten.
Yıllar, bu masumiyetin üzerine sadece güzellik ekleyerek akıp gitti. Sokakta yan yana yürürken başlarını yere eğmek zorunda kalmadıkları, aksine her sabah kapı önünde birbirlerini bekledikleri bir gençlik karşıladı onları. Lise yılları, aynı okul sıralarında, aynı defterlerin köşelerine çizilen ortak hayallerle geçti. Yağmur ne zaman başını sıranın üzerinden kaldırsa, Ateş’in arka sıradan ona göz kırptığını görür, içindeki o huzurlu güven duygusuyla gülümserdi.
Neden düşman olduklarını anlamaya çalışarak büyümediler bu evrende; çünkü nefrete dair tek bir kelime bile duymamışlardı. Onlar büyüdükçe, çocukluklarındaki o masum oyunlar yerini kasabanın her sokağına taşan, herkesin gıptayla baktığı, saklanmaya ihtiyaç duymayan upuzun ve berrak bir aşka bırakıyordu.
İlerleyen bölümlerde onların gençlik yıllarını, aşklarının resmiyete dökülüşünü ve o yağmurlu bahçenin bu evrende nasıl bir mutluluk sahnesine dönüştüğünü yazmaya devam edeceğiz.