3. bölüm · KIRMIZI KAR TANELERİ

Köksüz Nefretin Gölgesi

gecee .

Zaman, insan hafızasının en büyük hilekârıydı. Yağmur, çocukluğuna dair ne zaman bir pencere açsa, burnuna hep o tanıdık koku gelirdi: Rutubetli toprak, kurumuş çam iğneleri ve Ateş’in saçlarından yayılan o hafif, odunsu rüzgâr.
O zamanlar dünya, iki evin arasındaki ahşap çitlerden ibaretti. Ne gökyüzü bu kadar daralmıştı ne de gölgeler bu kadar tehditkârdı. Yağmur ve Ateş, adlarının tezatlığına inat, birbirini tamamlayan iki yapboz parçası gibiydiler. Yağmur sakin, dinlemeyi seven, gözlerinde hep bir hüzün perdesi taşıyan bir çocuktu; Ateş ise adının hakkını verircesine yerinde duramayan, kahkahası mahallenin çıkmaz sokağında yankılanan bir yangındı.
"Bak," demişti Ateş bir yaz akşamüstü, iki bahçeyi ayıran çitin üzerine tünemişken. Avucunu açıp içindeki parlayan çakıl taşını göstermişti. "Bunu dereden buldum. Eğer bunu yastığının altına koyarsan, gece rüyanda hiç korkmazsın."
Yağmur, o küçük ve ürkek elleriyle taşı almış, Ateş’in gözlerinin içine bakmıştı. O gözlerde kötülüğe dair tek bir leke yoktu. İki aile, her pazar aynı sofranın etrafında toplanır, babalar kahkahalarla birbirinin sırtını sıvazlar, anneler mutfakta çay doldururken geleceğe dair planlar yapardı. Onlar sadece komşu değil, kökleri birbirine dolanmış iki ulu ağaç gibiydiler. Çocuklar, bu büyük dostluğun gölgesinde büyüyen en korunaklı çiçeklerdi.
Ancak kader, sinsice yaklaşan bir sis gibi, bir gecede her şeyi değiştirdi.
O uğursuz salı gecesini Yağmur hayatı boyunca unutmayacaktı. On yaşındaydı. Odasının penceresinden dışarıyı izlerken, alt kattan gelen seslerle irkildi. İlk başta sıradan bir tartışma sandı; ancak sesler yükseldikçe, evdeki ahşap zemin her bir bağırışla titremeye başladı.
Aşağı indiğinde, hayatında ilk kez babasının yüzünü o kadar korkunç gördü. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi, damarları patlamaya hazır birer urgan gibi boynuna dizilmişti. Karşısında ise Ateş’in babası duruyordu. Aralarında ne geçtiğini, hangi kelimenin o eski dostluk köprüsünü havaya uçurduğunu hiçbir zaman öğrenemediler. Ortada ne paylaşılamayan bir toprak vardı, ne de elle tutulur bir ihanet... En azından çocukların gözünde bu nefret köksüzdü, anlamsızdı ve bir anda tecelli etmişti.
"Bir daha," diye kükredi Yağmur’un babası, parmağını kapıya doğru sallarken. Sesindeki o çiğ nefret, evin duvarlarından sekip Yağmur’un küçük yüreğine saplandı. "Bir daha bu eşikten içeri adımını atarsan, seni bu toprağa gömerim!"
Ateş’in babası da geri adım atmadı. Yüzüne yerleşen o karanlık, kibirli gülümsemeyle kapıyı çarpıp çıkarken, dışarıda hafif hafif bir yağmur çilenti halinde yağmaya başlamıştı.
O gece, iki evin arasındaki ahşap çitlerin yerine, görünmez ama aşılması imkansız beton duvarlar örüldü.
Ertesi sabah dünya çok daha soğuktu.
Yağmur, alışkanlıkla bahçeye çıktığında gözleri hemen karşı eve kaydı. Ateş oradaydı. Bahçe kapısının eşiğinde oturmuş, elindeki tahta parçasıyla toprağı eşeliyordu. Yağmur ona doğru bir adım atmak istedi, içindeki o çocuksu saflıkla "Ne oldu?" diye sormak geçti içinden.
Ama tam o anda, içeriden annesinin sert sesi yükseldi: "Yağmur! İçeri gir çabuk! O tarafa bakmak bile yasak sana!"
Aynı anda karşı evin kapısı açıldı ve Ateş’in abisi, Ateş’i kolundan tutup sertçe içeri çekti. Ateş içeri çekilmeden hemen önce başını çevirdi. Göz göze geldiler. O parlak, neşeli gözlerin yerini büyük bir kafa karışıklığı ve çaresizlik almıştı. Dudakları kıpırdadı ama mesafeler sesini yuttu.
Yıllar geçti. O bir anlık öfke, iki ailenin de damarlarına işleyen, nesilden nesle aktarılan bir zehre dönüştü. Sokakta karşılaştıklarında babalar birbirlerine nefretle bakar, anneler yüzlerini çevirirdi. Kasabada herkes bu düşmanlığı konuşur ama kimse nedenini bilmezdi.
Yağmur ve Ateş... Aynı sokakta, birbirinin nefesini duyacak kadar yakın ama birbirine dokunamayacak kadar uzak büyüdüler. Çocukluklarındaki o masum oyunlar, yerini sokakta yan yana geçerken başlarını yere eğdikleri, kalplerinin göğüs kafesini kıracak gibi çarptığı sessiz işkencelere bıraktı.
Neden düşman olduklarını hiçbir zaman anlayamadılar. Tek bildikleri, kalplerindeki o eski yangının, ailelerinin büyüttüğü bu kapkara nefret dumanının altında gizlice alevlenmeye devam ettiğiydi. Onlar büyüdükçe, o köksüz nefretin ortasında, kaçınılmaz bir felakete doğru sürüklenen sessiz bir aşk da büyüyordu.