8. bölüm · Kırılma: Sessizliğin Kütüphanesi
Bölüm 8
Bölüm 8
Zaman hızlandı.
Seyran bunu ilk başta fark etmedi. Fark ettiğinde çok geçti. O anlar arasında bir şeyler eksikti. Göz kırpmıştı. Ama göz kırpmak kadar kısa değildi. Bir boşluktu. İçinden bir şeyler alınmış gibi.
Yürüyordu.
Yürüdüğünü sanıyordu.
Adımlarının sesi vardı ama ritmi yoktu. Bir adım, sonra iki adım birden. Sonra hiç adım yokmuş gibi. Zemin bazen ayağına yetişiyor, bazen geç kalıyordu.
Sokak tanıdıktı.
Bu, daha da kötüsüydü.
Aynı dükkân. Aynı tabela. Aynı çatlak kaldırım. Ama mesafeler yanlış hesaplanmıştı. Normalde üç adım sürecek yer, bir adımda bitiyor; bazen de uzadıkça uzuyordu.
Seyran durdu.
Durduğunu hissetti.
Ama çevre durmadı.
İnsanlar geçti. Bir bisiklet yanından aktı. Bir kapı açıldı, kapandı. Sesler vardı ama hepsi biraz fazla hızlıydı. Sanki dünya ileri sarılmıştı.
Seyran nefes aldı.
Nefesi ona ait değildi.
Göğsü yükseldi ama his gelmedi. O nefesin içinde kendisi yoktu. Bir anlığına panik yükseldi.
Kaçmalıyım, diye düşündü.
Nereye olduğunu düşünmedi.
Koşmaya başladı.
Koşmak… yanlış bir kelimeydi. Beden öne gidiyor ama içi geride kalıyordu. Kalbi hızlandı. Ayakları zemine vurdu. Sesler arttı.
Ama mesafe kapanmadı.
Sokak uzadı.
Binalar birbirine yaklaştı. Gökyüzü daraldı. Işık yukarıdan değil, yanlardan gelmeye başladı. Cam yüzeyler çoğaldı. Vitrinler, pencereler, kapılar.
Her biri Seyran’ı yansıtıyordu.
Ama hepsi farklı bir anı gösteriyordu.
Birinde duruyordu.
Birinde koşuyordu.
Birinde yere bakıyordu.
Hiçbirinde ileri gitmiyordu.
Seyran başını çevirdi.
Bakmamaya çalıştı.
Bakmak… zamanı sabitliyordu.
Bir an her şey yavaşladı.
Bu kez aşırı.
Bir araba geçiyordu ama sesi gelmiyordu. Tekerlek dönüyordu ama zemin ilerlemiyordu. Bir kuş kanat çırptı—hareket etti ama havada asılı kaldı.
Seyran elini kaldırdı.
Parmakları havayı yarar gibi ilerledi. Direnç vardı. Görünmez bir duvar.
Cam.
Ama görünmüyordu.
Seyran geri çekildi. Duvar geri gelmedi. Bir adım attı. Bir adım daha. Alan daralıyordu ama sınır net değildi.
Zaman… nefes alıp vermek gibiydi.
Bir hızlanıyor.
Bir duruyor.
Bir yavaşlıyor.
Ve her seferinde biraz daha yaklaşıyordu.
Neye?
Bunu düşünmedi.
Düşünmemesi gerekiyordu.
Bir kapı belirdi.
Daha önce yoktu.
Sade. Ahşap. Üzerinde numara yok. Tanıdık da değil, yabancı da. Sadece… oradaydı. Kapının etrafındaki hava daha yoğundu.
Seyran kapıya uzandı.
Durdu.
İçgüdü, “açma” dedi.
Aynı anda başka bir şey, “başka yol yok” dedi.
İki düşünce üst üste bindi.
Cümleler kısaldı.
Zaman yok.
Alan dar.
Geri yok.
Seyran kapıyı açmadı.
Kapı kendiliğinden açıldı.
İçerisi daha küçüktü.
Oda değil. Bir boşluk. Duvarlar yakındı. Tavan alçaktı. Işık tek bir noktadan geliyordu. Nereden olduğu belli değildi.
Ortada bir şey vardı.
Cam.
Bu kez kırık değildi. Çatlak da yoktu. Düzgündü. Fazla düzgündü. Bir yüzey. Bir eşik.
Seyran yaklaşmadı.
Yaklaşma hissi… yine de geldi.
Ona doğru çekiliyordu.
Ayakları yerden kesilmedi ama mesafe eridi. Bir adım atmadan yaklaştı. Cam artık önündeydi. Elini uzatırsa değecekti.
Camın içinde bir an vardı.
Donmuş.
Tanıdık.
Ama henüz adı yoktu.
Seyran’ın boğazı kurudu.
Kaç, dedi bir parçası.
Bak, dedi başka bir parçası.
Zaman bu iki kelimenin arasında sıkıştı.
Bir ses geldi.
Net değildi. Uzaktan da değildi. Doğrudan içinden.
“Henüz olmadı.”
Bu bir rahatlatma değildi.
Bir erteleme de değildi.
Bir geri sayım gibiydi.
Seyran elini geri çekti.
Cam yüzey dalgalandı.
Alan bir tık daha daraldı.
Nefes almak zorlaştı.
Seyran gözlerini kapattı.
Bu kez kaçmak için değil.
Sadece… dayanmak için.
Ve o anda anladı:
Yaklaşan şey, ani olmayacaktı.
Gürültülü hiç olmayacaktı.
Yavaş, kaçınılmaz ve sessizgelecekti.
Alan daraldı.
Bu bir metafor değildi. Seyran omuzlarını içeri çektiğini fark etti. Duvarlar yaklaşmıyordu belki ama hava kalınlaşmıştı. Nefes almak daha fazla yer kaplıyordu.
Yürüdü.
Üç adım.
Durdu.
Dördüncü adım gelmedi.
Zaman… bölünüyordu. Küçük parçalar hâlinde. Bir parça hızlanıyor, diğeri geride kalıyordu. Seyran hangi parçada olduğunu seçemiyordu.
Bir vitrin.
Cam.
Yansıma.
Bu kez tek bir yansıma vardı.
Seyran duruyordu.
Yansıma yaklaşmıyordu.
Yansıma bekliyordu.
Seyran başını çevirdi. Vitrin yok oldu.
Bir sokak daha.
Daha dar.
Binalar yüksek değildi ama üstüne kapanıyordu. Gökyüzü ince bir şerit gibiydi. Işık oradan sızıyordu. Zayıf. Sabırsız.
Koşmak istedi.
Bacakları izin vermedi.
Adımlar kısaldı. Nefesler kısaldı. Düşünceler de.
Buradan çık.
Hızlan.
Şimdi.
Ama “şimdi” sabit durmuyordu.
Bir an ileri kaydı. Bir an geri.
Seyran eliyle duvara dokundu.
Duvar soğuktu.
Cam değildi.
Ama cam gibi davrandı.
Elini çektiğinde iz kalmadı.
İz kalmaması… daha korkutucuydu.
Bir ses.
Bu kez dışarıdan.
“Bakma.”
Kimin söylediğini görmedi.
Ses yankılanmadı. Tekrar etmedi. Sanki bir kez söylenmiş olması yeterliydi.
Seyran durdu.
Bakmadı.
Ama bakmamak da bir hareketti.
Zaman bunu fark etti.
Bir anda hızlandı.
İnsanlar geçti. Yüzler belirdi, kayboldu. Konuşmalar parçalıydı. Kelimeler atlanmıştı.
“…oradaydı ama—”
“—sonra bir anda—”
“—cam—”
Seyran kulaklarını kapattı.
Sesler içeri sızdı.
Bir kavşak.
Normalde dört yol.
Şimdi iki.
İki yol da aynı yere gidiyor gibiydi.
Seyran sağa döndü.
Bir adım.
İkinci adımda kavşak yoktu.
Geri döndü.
Geri yoktu.
Alan… kararları siliyordu.
Seyran kalbinin hızlandığını hissetti. Bu hız, zamana uymuyordu. Kalbi hızlıydı ama dünya yavaştı. Sonra tam tersi oldu.
Dünya hızlandı.
Kalbi geride kaldı.
Bu uyumsuzluk başını döndürdü. Dizleri titredi. Bir an düşeceğini sandı.
Düşmedi.
Düşmek için bile yer yoktu.
Bir pencere.
Bu kez açık.
İçerisi görünüyordu.
Bir oda.
Tanıdık.
Ama ayrıntılar yanlış.
Masa biraz daha kısa. Sandalye biraz daha uzakta. Saat… vardı ama çalışmıyordu.
İçeride biri vardı.
Seyran kendini gördü.
Oturan, sakin, hiçbir şey olmamış gibi davranan bir Seyran. Kitap okuyordu. Sayfa çeviriyordu. Zaman ona dokunmuyordu.
Bu görüntü… rahatlatıcı değildi.
Tehlikeliydi.
Seyran camın önüne yaklaştı. Elini kaldırdı. Cam yoktu. Açıklık vardı.
İçeri girebilirdi.
Bir adım atsa…
Durdu.
İçgüdü bağırdı: Bu sen değilsin.
Oturup hiçbir şey olmamış gibi davranan bilinç… savunmaydı. Saklanmaydı. Donmuş bir anın içine sığınmaktı.
Seyran geri çekildi.
Pencere kapandı.
Alan bir tık daha daraldı.
Duvarlar yaklaşmadı ama seçenekler azaldı.
Yol tekleşti.
Işık tek bir yönden gelmeye başladı.
Zaman… ileri gitmiyordu artık.
Çekiliyordu.
Seyran yürümüyordu.
Çekiliyordu.
Her adımda içindeki bir şey geride kalıyordu. Bir düşünce. Bir hatırlama ihtimali. Bir “belki”.
Kaç, dedi içinden biri.
Artık kaçamazsın, dedi diğeri.
Bu ikinci ses daha sakindi.
Bu… kötü işaretti.
Cam tekrar belirdi.
Bu kez büyük.
Bir yüzey değil. Bir son gibi.
Üzerinde çatlak yoktu. Ama içinde hareket vardı. Donmuş bir an, yavaş yavaş netleşiyordu. Henüz tam değildi. Parçalar eksikti.
Ama yaklaşım belliydi.
Seyran’ın boğazı düğümlendi.
Cümleler artık tam değildi.
Yakın.
Çok.
Şimdiye benzer.
Nefes aldı.
Hava yetmedi.
Alan bir kez daha daraldı.
Camla arasındaki mesafe… eridi.
Bir ses geldi. Bu kez uyarı yoktu.
Bir tespit vardı.
“Durduğunda olur.”
Seyran anladı.
Kaçmak… yaklaşmayı hızlandırıyordu.
Bakmamak… onu merkez yapıyordu.
Durmak gerekiyordu.
Ama durmak… en zoru.
Seyran durdu.
Gerçekten.
Kaslarını gevşetti. Nefesini bıraktı. Bakışını sabitledi. Ne ileri ne geri.
Zaman sarsıldı.
Bir an her şey titredi. Işık bozuldu. Cam yüzey dalgalandı. Sanki sistem, bu duruşu hesaba katmamıştı.
Alan… daha da daraldı.
Ama bu kez kaçışsız değil.
Bu kez odaklı.
Camın içindeki an netleşti.
Hâlâ adı yoktu.
Ama artık uzak değildi.
Seyran gözlerini kırpmadı.
Ve ilk kez düşündü: Yaklaşanşeyden kaçmıyorum.
Ona yaklaşıyorum.
Bölüm 9
Araba hareket hâlindeydi.
Bu bilgi, bir düşünce olarak değil, bir gerçeklik olarak vardı. Motor sesi düzenliydi. Yol çizgileri aralıklıydı. Direksiyon Seyran’ın ellerindeydi ama ellerinin varlığına dikkat etmiyordu.
Radyo açıktı.
Ne çaldığını bilmiyordu. Bilmek gerekmiyordu. Ses, sadece boşluğu dolduruyordu.
Işık değişti.
Bu da normaldi.
Her şey… normaldi.
Sonra—
Bir şey yerinden oynadı.
Ses değildi. Görüntü de değildi. Daha çok, zamanın içindeki bir hizanın kaymasıydı. Yol olması gerekenden daha yakındı. Ya da araba daha hızlıydı. Ya da dünya bir anlığına ileri alınmıştı.
Seyran frene bastı.
Bu hareket oldu mu, yoksa olacaktı mı, ayırt edilemedi.
Bir ses geldi.
Çarpma sesi değil.
Daha çok… yaklaşma.
Bir saniye.
İşte oradaydı.
Ne uzundu ne kısaydı. Ölçülebilir değildi. Saatlerin tutamadığı bir aralıktı. Zaman bu noktada akmayı bırakmadı; toplandı.
Her şey o saniyenin içine çekildi.
Cam.
Ön cam.
Yakındı.
Ama henüz değmiyordu.
Bu aralıkta Seyran düşündü.
Daha doğrusu, düşünceye benzeyen bir idrak oluştu.
Bu anı biliyordu.
Kütüphane buydu.
Sokak buydu.
Donma buydu.
Hepsi, bu saniyenin çevresinde dönüyordu.
Zaman ileri gitmedi.
Geri de dönmedi.
Sadece… orada kaldı.
Direksiyon hâlâ ellerindeydi. Ama eller artık bedenin parçası değildi. Beden, bir ayrıntıya dönüşmüştü. Asıl olan şey, o bir saniyenin içindeki fark edişti.
Cam yaklaştı.
Ama kırılmadı.
Ses yükseldi.
Ama patlamadı.
Dünya, olması gerektiği gibi olmadı.
Ve Seyran anladı:
Bu kaza, yeni değildi.
Bu an, gelmiyordu.
Bu an…
hep buradaydı.
Hayat, bu saniyenin etrafında kurulmuştu.
Hatıralar, bu saniyeye yaklaşmak için vardı.
Tekrarlar, burayı işaret ediyordu.
Zaman, onu buraya getirmemişti.
Zaman…
onu burada tutuyordu.
Bir hareket oldu.
Ama ileri değil.
İçeri doğru.
Seyran düşmedi.
Çarpmadı.
Kaybolmadı.
Sadece—
Zamanın içine geçti.
Bir an vardı.
Ne öncesi vardı ne sonrası.
Bir çizgi gibi değil, bir boşluk gibi.
Seyran yürüyordu—
hayır, bu kelime fazla uzun.
İlerliyordu.
Işık sabitti. Fazla parlak değildi. Fazla karanlık da. Cam yüzeyler vardı. Vitrinler. Pencereler. Hepsi yerindeydi. Dünya, olması gerektiği gibi duruyordu.
Bu en tehlikelisiydi.
Bir ses geldi.
Kısa.
Keskin değil.
Uyarı gibi değil.
Seyran dönmedi.
Dönmesi gerekmiyordu.
Çünkü o an, yön diye bir şey yoktu.
Zaman…
İlerlemedi.
Ama geri de çekilmedi.
Sadece orada kaldı.
Bir saniye.
Ama ölçülebilen bir saniye değil. Saatlerin tanımadığı. Takvimlerin bilmediği. İçine düşülebilen bir saniye.
Her şey aynı anda oldu.
Ve hiçbir şey “oluyor” gibi değildi.
Bir yüzey.
Cam.
Yakın mıydı?
Uzak mıydı?
Mesafe anlamını kaybetmişti.
Seyran’ın bedeni hareket etti. Ya da hareket etmişti. Ya da hep hareket hâlindeydi. Bunu ayırt etmek mümkün değildi.
Bir ses daha.
Bu kez daha derinden.
Metal değil.
Cam da değil.
Zamanın kendi sesi.
Çatlama yoktu.
Kırılma yoktu.
Sadece ayrışma vardı.
Bir şey, olması gereken yerden ayrıldı.
Ama ne olduğu söylenemezdi.
Işık kaydı.
Ses kaydı.
Dünya bir anlığına hizasını yitirdi.
Ve Seyran anladı:
Bu an, yeni değildi.
Bu an, gelmiyordu.
Bu an…
hep buradaydı.
Kütüphane.
Sokak.
Cam.
Donma.
Tekrarlar.
Hepsi bu saniyenin çevresinde dönüyordu.
Zaman, ileri doğru akmıyordu.
Geri de dönmüyordu.
Zaman…
Bu anın etrafında bekliyordu.
Seyran’ın içinden bir düşünce geçti ama cümleye dönüşmedi. Çünkü cümleler, zamana ihtiyaç duyar.
Burada zaman yoktu.
Burada sadece düşüş vardı.
Ama aşağı doğru değil.
İçeri doğru. Bir saniyenin içine.
