3. bölüm · Kırılma: Sessizliğin Kütüphanesi

Bölüm 3

Gamze Firlar

3. BÖLÜM

Seyran mutfakta oturuyordu. Annesi çay fincanlarını masaya diziyor, babası gazetesini karıştırıyordu. Babasının kaşları, kağıdın üzerinde hareket eden gölgeler gibi titriyordu. Küçük bir gülüş duydu, bir şaka geçti aralarından, ama Seyran sadece başını sallayıp izledi. Kendini bir anlık dışarıda hissetti; gülüşler, kelimeler, her şey normal ama bir tuhaflık vardı. Sanki onlar kendi ritminde, o ise farklı bir frekansta ilerliyordu.

“Seyran, biraz yardım eder misin?” annesi sordu. Seyran elini uzattı, ama parmakları hafif titredi. Bardakları aldı, yerine koydu. Annesinin bakışları kısa bir süre odanın başka bir köşesine kaydı; o an hissetti, ne kadar yakında olsa da, onlardan uzakmış gibiydi. Küçük bir boşluk, adeta bir boş nefes, evin içinde dolaşıyordu ve Seyran bu boşluğun içine çekilmişti.

Babası bir şey sordu: “Okulda yeni projeye başladın mı?” Seyran başını salladı. “Evet… biraz.” Cümlesi tamamlandığında babasının yüzünde tepkisiz bir ifade vardı; sanki duyulmamış gibi. Seyran kısa bir sessizlik yaşadı, sonra başka bir şey söylemek istedi ama kelimeler geri çekildi. Konuşmak, kelimelerle doldurmak birden zor gelmişti; her cümle biraz gecikiyor, havada asılı kalıyordu.

Pencereye baktı; dışarıda hafif rüzgar esiyordu. Ağaçların dalları sallanıyor, yapraklar birbirine sürtünüyor, ama evin içinde bir sessizlik hâkimdi. İçindeki huzursuzluk, hafif bir gerilime dönüştü. Küçük bir anlığına annesinin elini tuttu; annesi gülümsedi, ama gülümsemesi de sanki biraz geç gelmişti. Seyran bunu fark etti ve hafifçe ürperdi.

Bir süre daha oturdu. Babası gazetesini kaldırıp kahvesinden bir yudum aldı, annesi tepsiyi kaldırdı, ama Seyran hâlâ dışarıda gibi hissediyordu. Anlık bir boşluk, etrafın gerçekliğini yavaşlatıyordu. O an düşündü; belki de buradaki herkes kendi zamanında hareket ediyor, o ise biraz geriden takip ediyordu.

“Biraz hava almak istiyorum,” dedi kendi kendine. Annesi başını salladı, babası gözlerini kaldırmadan mırıldandı, “Tamam.” Seyran kapıyı açtı, adım attı ve derin bir nefes aldı. Serin hava yüzüne çarptı, saçlarını okşadı. İçerideki sessizlikten sonra bu dış dünya tazeydi ama bir eksiklik de vardı; sanki bir şey hep biraz uzak kalıyordu.

Sokakta yürümeye başladı. Kısa bir park köşesi, birkaç vitrin, birkaç geçip giden insan… ama bir gariplik vardı. İnsanlar normal görünüyordu, gülüyor, konuşuyor, adımlarını atıyorlardı; ama Seyran’a ulaşmıyorlardı. Bir çocuk yanından geçti, “Merhaba” dedi. Seyran cevap vermek istedi ama kelimeler gecikti; çocuk çoktan uzaklaşmıştı.

Bir süre parkın kenarında durdu. Yapraklar rüzgârda titriyordu, bankın üstüne düşen birkaç kuru yaprak hafifçe sallandı. Seyran bir süre izledi, insanların konuşmalarını dinledi; kelimeler ona bir tık geç ulaşıyordu. Kalabalığın içinde, bu sessizlik ve gecikmiş etkileşim Seyran’ı yalnız hissettirdi.

Vitrinlere baktı; kendi yansıması vardı ama yüzü bir an önceki hâlinden farklı görünüyordu. Gözleri diğer insanlara takıldı. Kalabalık içinde yalnız olduğunu fark etti; herkes kendi ritminde, o ise bir adım gerideydi. Bir gülüş, bir bakış, bir kelime… hepsi biraz geç geliyordu ve Seyran bunları yakalamakta zorlanıyordu.

Bir köşedeki kafeden ses geldi; gülüşler, fincanların sesi, ama mesafe çok uzak ve tuhaf bir gecikmeyle ulaşmıştı. Seyran kısa bir süre durdu, başını salladı ve yürümeye devam etti. Sokak köşesini dönünce küçük bir kafeye rastladı. İçeride insanlar kahvelerini içiyor, telefonlarına bakıyor, gülüyorlardı. Seyran bir masaya yaklaşmak istedi ama kimse onun varlığını fark etmemiş gibiydi. “Merhaba,” dedi. Sesi havada asılı kaldı. Birkaç saniye geçti, sonra bir adam başını çevirip kısa bir bakış attı, ama hiç konuşmadı. Seyran adımlarını geri çekti ve başka bir masaya doğru yürüdü.

Dışarıdaki caddeye adım attığında bir grup genç bankta oturuyordu. Konuşuyor, kahkahalar atıyorlardı. Seyran onlara doğru el salladı, ama el hareketi fark edilmedi. Bir genç gülümsedi, ama tepki yarım kalmış gibiydi; kahkaha yarıda kesildi. Seyran bunu fark etti ve kısa bir duraksama yaşadı. Kalabalık arasında yalnız hissetmek, evde hissettiğinden daha derindi.

Vitrinlerden birine baktı. İçerideki nesneler, birkaç saniye önce gördüğünden farklıydı. Bir fincan masanın üzerinde biraz öne kaymış, bir dergi sayfası ters dönmüştü. İnsanlar normal hareket ediyordu, ama Seyran onlara erişemiyordu. Bir kadının yürüyüşü doğru ve sakin görünüyordu, ama Seyran’a ulaşmıyordu. Küçük bir sosyal çatlak vardı; her şey normal ama eksik, tamamlanmamış bir ritim içinde.

Bir bankın yanında durdu. Çevresindeki insanlar ona göz ucuyla bakıyor ama hiçbir şekilde yanıt vermiyordu. Yanındaki yaşlı adam elini kaldırdı, ama sadece havada asılı kaldı. Seyran hafifçe gülümsedi, ama kendi gülümsemesi boşluğa karıştı. Konuşmak, diyalog kurmak, anlaşılmak… hepsi gecikmişti veya eksikti.

Seyran yürümeye devam etti, kısa adımlar, kısa nefesler. Bir çocuğun el salladığını gördü; “Merhaba!” dedi. Ama sesin yankısı bir an gecikti. Çocuk çoktan başka bir yöne gitmişti. Seyran orada durdu ve sessizce izledi. Kalabalığın içinde yalnızlığını hissediyordu; bir şekilde var, ama bir şekilde yoktu.

Parkın köşesine geldiğinde, birkaç kişi banklarda oturuyordu. Onları izledi, bir grup genç şaka yapıyordu; kelimeler birbirine karışıyor, gecikmeli ulaşıyordu. Seyran’ın dikkatini çeken küçük detaylar vardı: birinin fincanı hafifçe sallandı ama düşmedi, başka biri ayağını yere vurdu ama sesi gecikmeli duyuldu. Sosyal ritim, onun adımlarına uymuyordu.

Kısa bir yürüyüş daha yaptı. Vitrinlerde yansımalar, kafedeki fincanlar, park bankları… hepsi tuhaf bir şekilde değişmişti. İnsanlar normal hareket ediyor, gülüyor, yürüyordu; ama Seyran ile senkronize değillerdi. Adımlarını saydı, kelimeleri aklında tekrar etti; her şey bir an sonra kayboluyor, sonra başka bir an beliyordu.

Bir kadının yanından geçti; kadın ona bakmış gibi yaptı, ama cevap gelmedi. Seyran bir an durdu, nefesini tuttu ve ileriye baktı. Kalabalığın içinde yalnızdı; yalnızlığı görünür değildi ama derinlerde hissettirdi. Gözlerini çevirdi; herkes kendi ritminde, kendi dünyasında. Seyran ise bir noktada sıkışmıştı, bir parça eksik, bir parça yabancı.

Bir bankın önüne oturdu. İnsanlar etrafında geçiyor, gülüyor, konuşuyordu. Seyran sessizce onları izledi. Hiçbir tepki alamamak, kelimeler gecikerek ulaşmak… her şey sosyal bir çatlağın içinde, ama Seyran bunun farkındaydı. İçinde bir boşluk hissi vardı; yoğun ama görünmez.

Güneş hafifçe yavaşlamış, gölgeler uzamıştı. Seyran ayağa kalktı ve kısa bir yürüyüş daha yaptı. Parktan çıkarken, bir çocuk koştu; Seyran ona el salladı, ama yanıt gelmedi. Bir yabancının bakışı kısa süreliğine onunla kesişti, sonra kayboldu. Seyran yalnızlığını tam olarak hissetti; kalabalığın içinde, insanların normal olduğu bir dünyada tamamen yabancıydı.

Ve işte o an durdu. Kalabalık hareket etmeye devam ediyordu, ama Seyran bir noktada sıkışmıştı; sesler, hareketler, tebessümler… hepsi eksik veya gecikmeliydi. Seyran yavaşça kendi yalnızlığını ve yabancılaşmasını hissediyordu. Bir sonraki adımı, bir sonraki hareketi belirsizdi; dünya normal görünüyor ama onun içinde garip bir boşluk vardı.

Seyran bir süre olduğu yerde kaldı. İnsanlar yanından geçiyor, konuşuyor, gülüyorlardı. Kimsenin yüzünde bir tuhaflık yoktu. Herkes normaldi. Eller telefonlara gidiyor, ayaklar kaldırıma ritmik şekilde basıyor, konuşmalar sıradan akıyordu. İşte bu normallik, Seyran’ın içini daha çok sıkıyordu.

Yanından geçen iki kişi tartışıyordu. Sesleri netti ama kelimeler anlamını biraz geç buluyordu. Bir cümle duyuyor, cevabı birkaç saniye sonrageliyordu. O arada yüz ifadeleri değişiyor, mimikler tamamlanıyordu. Seyran konuşmaya dahil olmayı denedi. “Ne oldu?” diye sordu. Cümle ağzından çıktı ama karşılık bulmadı. Tartışma kendi içinde devam etti, sanki Seyran orada yokmuş gibi.

Bir bankın yanına geldi. Oturmak istedi ama durdu. Bank dolu değildi. Yine de bir tereddüt etti. Sanki oraya oturursa bir şey kesinleşecekti. Bir süre ayakta kaldı, sonra yavaşça oturdu. Yanına birkaç dakika sonra yaşlı bir adam geldi. Adam cebinden mendil çıkardı, alnını sildi, iç çekti. Seyran adama baktı. Adam da ona baktı. Göz göze geldiler. Seyran o an konuşacağını sandı. Ama adam başını çevirip kalktı. Tek kelime etmeden uzaklaştı.

Bu sessizlik, kaba değildi. Dışlayıcı da değildi. Sadece… eksikti.

Kalabalık artıyordu. İnsanlar çoğaldıkça Seyran’ın içindeki boşluk da büyüyordu. Bir çocuk koşarak geçti, annesi arkasından seslendi. Ses geldi ama geç geldi. Çocuk çoktan durmuş, başka bir şeye bakıyordu. Seyran bunu fark ettiğinde kalbi hafifçe sıkıştı. Zaman mıydı bu? Yoksa insanlar mı?

Yürümeye başladı. Kimse ona çarpmıyor, kimse yolunu kesmiyordu. Ama kimse yol da açmıyordu. Sanki herkes onu fark ediyor ama tepki vermiyordu. Varlığı kabul edilmişti, ama ilişki kurulmamıştı.

Bir vitrin camında kendini gördü. Yansıması oradaydı, netti. Ama arkasındaki kalabalık bulanıktı. İnsanlar silik, yüzleri belirsizdi. Seyran camdan uzaklaştı. İçinden garip bir düşünce geçti: Belki de ben değilim bulanık olan.

Bir kafeye girdi. İçerisi doluydu. Masalar konuşmalarla çevriliydi. Seyran ayakta kaldı. Garsona baktı. Garson bakışını kaldırdı, sonra başka bir masaya yöneldi. Seyran tekrar denedi. “Bir şey alabilir miyim?” dedi. Garson bu kez durdu. “Ne istemiştiniz?” dedi. Seyran cevap verdi ama cümlesinin yarısı havada kaldı. Garson başını salladı, ama sipariş gelmedi. Bir süre sonra Seyran kafeden çıktı. Kimse fark etmedi.

Dışarıda hava biraz daha kararmıştı. Gün ilerliyordu. Zaman akıyordu. Ama Seyran’ın içinde bir şey sabitlenmişti. Kalabalığın içinde durup nefes aldı. Kimse ona bakmıyordu. Kimse arkasından seslenmiyordu.

Ve o an fark etti:
Yalnızlık, tek başına olmak değildi.
Yalnızlık, insanların arasında olup kimseye ulaşamamaktı.

Seyran yürümeye devam etti. Kalabalık onun etrafında aktı. O ise bu akışın tam ortasında, ama dışında kaldı.