2. bölüm · Kırılma: Sessizliğin Kütüphanesi

Bölüm 2

Gamze Firlar

Seyran az önce yaşadığı olayın etkisinde, düşünüyordu. Yan sokaktaki parka kadar gidecekti. Yolda kuşlar vardı. Ama uçuyorlardı. Yanıldım sanırım diye düşündü. Parktan şehrin her yeri görünür. Doğuya bakarsa saat kulesini görecekti mesela. Ama bakmadı. İçinden gelmemişti nedense... Sanki zaman onun burada olduğunu bilmemi istemiyor, diye düşündü. Birden saat kulesinin olduğu ana caddeye gitmesini söyledi içinde bir ses. Yolda yürürken gene parkı gördü. Oysa orayı çoktan geçmişti. Yolu şaşırmış olmalıyım, dedi beyin. Ama kalp hayır, dedi.

Sokakta yürümeye devam etti Seyran. Havanın hafif serinliği yüzüne çarpıyordu, ama bir şey tuhaftı; nefesi normalden kısa aralıklarla geliyordu. Vitrinlere bakmadan geçmeye çalıştı, ancak camlar yavaş yavaş onu yakalıyordu. Kendi yansımasını gördü; elbiseleri, saçları, yüzü… ama bir anlık kayboluyormuş gibi bir his vardı. Sanki vitrin kendi zamanını yaşıyor, Seyran’ın zamanından bir parça çalıyordu.

Bir kafeye ait vitrinle karşılaştı. İçerisi boştu, ama bir sandalye kendi kendine sallanıyordu. Seyran durdu ve bakakaldı. O an göz ucuyla saatine bakmak istedi; sonra vazgeçti.
“Bakma, bakarsan… her şey daha tuhaf olur,” dedi kendi kendine.
Saatini açtı, sonra aniden kapattı. Zamanın akışı… bir an öne, bir an geriye gidiyor gibiydi.

Kuşlar yine vardı. Uçuyorlardı ama daha önce gördüğü kuşlarla aynı değillerdi. Tüyleri farklıydı, kanatları tuhaf bir ritimde çırpıyordu. Yanıldığını düşündü Seyran. “Belki de hep buradaydılar,” dedi, ama içinden bir ses itiraz etti. Kuşlar onu izliyor, yürüyüşünü takip ediyor gibiydi.

Parkın köşesine geldiğinde, birden kendini aynı yere gelmiş gibi hissetti. Daha az önce buradan geçtiğini biliyordu. Beyni mantıklı açıklamalar aradı; “Yolu şaşırdın,” dedi. Kalbiyse yalan söylüyordu; “Hayır, buraya gelmek gerekiyordu,” diyordu. Seyran parkın boş banklarından birine oturdu. Çevresine bakarken, zamanın ritmi garip bir şekilde değişiyordu: bir araba geçiyor, ardından birkaç saniye sonra aynı araba geri dönüyordu ama sürücüsü ona bakmıyordu.

Yavaşça yürümeye devam etti. Yan sokakta küçük bir vitrin vardı; içeride eski bir radyo ve birkaç dergi duruyordu. Ama dergiler aynıydı; sanki sonsuz kez tekrar ediyordu. Seyran kısa bir süre baktı, sonra vitrine dokundu ve geri çekildi. Ellerine değen her şey hafifçe titreşiyor, zamanın dışında bir enerjiyi hissettiriyordu.

Bir süre sonra caddeye çıktı. Saat kulesi görünüyordu, ama garipti: bir bakışta 12:15, bir bakışta 11:57’ydi. Seyran yürümeyi sürdürdü, ama her adımda zaman biraz daha kayıyordu. Adımlarını saydı, ancak sayım bir türlü doğru çıkmadı. Kuşlar yine vardı; bu kez havada duruyorlardı, kanatları çırpmıyor, sadece ona bakıyorlardı.

Şüphelenmeye başladı Seyran. Bu hissi inkâr etmeye çalıştı, ama gözleri sürekli etrafa kayıyordu. Vitrinlerde kendi yansımasını arıyor, fakat bir türlü bulamıyordu. Her vitrin farklı bir yüz gösteriyordu; bazen tanıdık, bazen hiç tanımadığı biri. Beyni mantıklı açıklamalar arıyor, kalbi ise zamanın ritmini çoktan fark etmişti.

Bir anda saat kulesinin altına geldi. Ama cadde boştu; kimse yoktu. Arabalar durmuş, insanlar görünmüyordu. Sanki şehir nefesini tutmuştu. Seyran başını kaldırıp kuşlara baktı. Birkaç tanesi kulenin tepesinde oturuyordu. Onu izliyorlardı.
“Ne istiyorsunuz?” diye fısıldadı.

Cevap gelmedi. Ama kalbinde tuhaf bir ritim hissetti; sanki cevap vermişlerdi de kelimeler zamanın içinde kaybolmuştu.

Kısa bir süre durdu Seyran. Sonra yürümeye devam etti. Yine parkın köşesi belirdi önünde. Daha birkaç adım önce buradan geçmiş olmasına rağmen, tekrar aynı yere gelmişti. Beyni panikledi; “Bu imkânsız!” dedi. Ama kalbi sakin kalmasını söyledi. Her şeyin bir ritmi vardı, fakat Seyran henüz onu anlayamıyordu.

Sokakta yürümeyi sürdürdü. Hava hâlâ hafif serindi ve yüzüne çarpıyordu, ama bir tuhaflık vardı; nefesi normalden kısa aralıklarla geliyordu. Vitrinlere bakmadan geçmeye çalıştı, ancak camlar yavaş yavaş onu yakalıyor gibiydi. Yansıyan görüntüsü bir an kayboluyor, sonra başka bir yüze dönüşüyordu.

Bir kafeye ait vitrinle yeniden karşılaştı. İçerisi boştu ama sandalyeler hafifçe hareket ediyordu; sanki zaman burada da kendi ritmini çalıyordu. Saatine bakmak istedi Seyran, sonra durdu.
“Bakma, bakarsan… her şey daha tuhaf olur,” dedi kendi kendine.
Saatini açtı, birkaç saniye baktı ve kapattı. Zamanın akışı birden kaymış gibi hissediliyordu.

Parkın köşesine geldiğinde, bir kez daha kendini aynı yerdeymiş gibi hissetti. Daha az önce buradan geçtiğini biliyordu. Beyni yine mantıklı açıklamalar aradı; “Yolu şaşırdın,” dedi. Kalbiyse aynı cümleyi fısıldıyordu:
“Hayır… buraya gelmek gerekiyordu.”

Seyran banklardan birine oturdu. Çevreye bakarken, zamanın ritmi bir kez daha bozuldu: bir araba geçti, birkaç saniye sonra aynı araba geri döndü, ama sürücüsü ona hiç bakmadı.

Vitrinlerdeki yansımalar değişiyordu. Kimi zaman kendi yüzü, kimi zamansa hiç tanımadığı bir yabancınınki beliriyordu. Seyran’ın elleri vitrinde titredi; dokunduğu an, zamanın kendisi küçük bir dalgalanma yaratıyordu. Kısa bir zaman atlaması oldu; önlerindeki boş cadde bir an dolu, bir an boş hâle geldi. İnsanlar birbirine bakmadan geçip gidiyordu.

Bir ara saat kulesine baktı Seyran. Akrep ve yelkovan kendi ritminde hareket ediyordu; bir saniye 12:15, bir saniye 11:57. Şehrin geri kalanı aynı kalıyor, ama kule zamanın dışında dans ediyordu.

Yavaşça yürüdüler. Aynı caddenin tekrar edildiğini fark etti, ama tabelalar farklıydı. Küçük bir park köşesinden birkaç kuş havalandı; bu kez sadece kısa bir bakış attılar, sonra kayboldular. İçinden hafif bir ürperti geçti Seyran’ın, ama bu kez aşırı değildi; sadece zamanın farklı işlediğini hatırlatan bir ipucu gibiydi.

Şüphelenmeye başladı Seyran, ama bunu inkâr etti. Gözleri sürekli çevreyi tarıyor, vitrinlerde kendi yansımasını arıyordu.

Cadde boyunca ilerlemeyi sürdürdüler. Vitrinlerdeki nesneler, birkaç saniye önce orada olmayan eşyalarla doluyordu. İnsanlar kısa bir an görünüp kayboluyordu. Her adımda zaman biraz daha kayıyordu; Seyran adımlarını saymaya çalıştı ama sayım tutmadı.

Yürüdükçe cadde bir anlığına tamamen boşaldı, ardından aynı sokak bir kalabalıkla doldu. İnsanlar birbirini görmüyordu; bazıları ileriye, bazıları geriye doğru yürüyordu. Vitrinlerdeki eşyalar anlık olarak değişiyor, daha önce hiç görmedikleri objeler beliriyordu. Seyran bir adım durdu, elini dudaklarına götürdü ve hafifçe başını salladı.
“Bu… her şey farklı,” dedi.

Bir köşeden, sokağın sonunda eski bir saat dükkânı belirdi. Saatler vitrinin camında dönüyor, çarpık akrep ve yelkovanlarıyla kendi ritimlerini çiziyordu. Seyran içeri baktı; içerideki saatler neredeyse birbiriyle yarışıyormuş gibi hızla hareket ediyordu. Bir saniye bakakaldı, sonra yürümeye devam etti.

Bir zaman atlaması daha oldu. Önlerinde aynı bank vardı, ama ağaçlar farklı bir açıyla duruyordu. Rüzgâr hafifçe esiyor, dalları sallıyordu. Seyran sessizdi, fakat gözlerindeki dikkat her şeyi kaydediyordu.
“Biz… doğru yerde miyiz?” diye fısıldadı.

Cevap gelmedi. Sessizlik tercih edildi.

Bir anda, yan sokakta bir vitrin yansıması gözüne takıldı. Kendi yüzüydü, ama bir an önceki hâlinden farklıydı. Saçları biraz daha uzun görünüyordu, giysileri başka renkler taşıyordu. Seyran gözlerini kırptı; yansıma kayboldu. Bu kez değişim sadece vitrinle sınırlı değildi. Cadde, bank, hatta parkın köşesi bile zamanın içinde farklı katmanlara ayrılmış gibiydi.

Seyran bir adım öne çıktı ve ellerini cebinden çıkardı.
“Bunu… hissedebiliyorum. Zaman… kendi yolunda değil,” dedi.
Gözleri vitrinlerde ve cadde boyunca sürekli değişen detaylara takılı kalmıştı.

Birden cadde sessizleşti. İnsanlar ve arabalar kayboldu; sadece onlar kaldı. Saat kulesi hafifçe sallanıyor, ama duraklamalarla kendi ritmini bozuyordu. Bu sessizlik, zamanın nefesini tuttuğu hissini veriyordu.

İleri doğru yürüdüler. Vitrinler yine farklı yüzler, farklı eşyalar gösteriyordu. Kısa bir an için, önceki adımlarının yankısı hissedildi; bazı objeler daha önce de oradaydı, ama farklı biçimlerde. Seyran yanında durdu, derin bir nefes aldı ve bir kez daha etrafa baktı.
“Belki de… çıkış yok,” dedi. Sesi endişeli değildi; daha çok şaşkın bir kabulleniş gibiydi.

Cadde boyunca ilerlerlerken parkın köşesi bir kez daha belirdi. Bank, ağaçlar, kaldırımlar… her şey biraz farklıydı, ama tanıdık bir düzen de taşıyordu. Küçük bir rüzgâr esti; dalgaların sesi gibi, zamanı hatırlatmak istercesine uğuldayan bir ipucu gibiydi.

İşte o an anladılar: zaman artık onların kontrolünde değildi. Sadece gözlemledikleri bir akış vardı. Adımları, bakışları, nefesleri… her şey şehrin kendi ritminde, farkında olsalar da olmasalar da hareket ediyordu.