7. bölüm · Kırılma: Sessizliğin Kütüphanesi
Bölüm 7
Bölüm 7
Cam sesi.
Net değil. Kırılma gibi değil. Daha çok… gerilme. Bir şeyin dayanma sınırına gelmeden hemen önce çıkardığı o ince, rahatsız edici ses.
Seyran irkildi.
Ama olduğu yerde değildi.
Bir an kütüphanenin dar koridorundaydı, bir an sonra ışığın çok olduğu bir yerde. Gözlerini kısmak zorunda kaldı. Işık sertti. Beyazdı. Kenarları yoktu.
Cam vardı.
Büyük bir cam yüzey. Ne pencere olduğu belliydi ne vitrin. Arkasında bir şey vardı ama seçilemiyordu. Camın üzerinde ince çatlaklar… örümcek ağı gibi ama merkezsiz.
Seyran elini kaldırdı.
Durdu.
Dokunmadı.
Bir donma hissi geçti içinden. Zamanın ileri mi geri mi aktığını anlayamadığı bir boşluk. Sonra—
Kesildi.
Ü
Bir sandalye.
Ahşap. Eski. Bir ayağı hafif kısa olduğu için oturunca sallanıyor. Seyran bunu biliyor ama nereden bildiğini bilmiyor. Sandalyeye oturmuyor. Sadece bakıyor.
Işık bu kez sarı. Daha yumuşak. Ama huzurlu değil.
Cam yok.
Ama cam sesi var.
Bir yerden geliyor. Duvarın içinden mi, hafızanın içinden mi belli değil.
Seyran’ın kalbi hızlanıyor. Bu sahnede olması gerekenden daha hızlı.
“Burada bir şey eksik,” diyor kendi kendine.
Cümle biter bitmez sahne çözülüyor.
Soğuk.
Bu kez gerçek bir his. Deride. Parmak uçlarında. Cam tekrar var. Bu sefer küçük parçalar halinde. Yerde. Işık onlara vurdukça kırılıyor, çoğalıyor.
Seyran diz çökmüş.
Bunu fark etmesi zaman alıyor.
Ellerine bakıyor. Eller temiz. Ama bu sahnede kirli olmaları gerekiyormuş gibi geliyor. Cam parçalarına uzanıyor. Bir tanesi eline batacakmış gibi—
Donma.
Zaman duruyor.
Cam parçası havada asılı kalıyor. Işık sabitleniyor. Seyran nefes alıp vermeyi unutuyor.
Bu an…
Tanıdık.
Kütüphanedeki “şimdi değil” anına benziyor.
Sonra zaman tekrar akıyor.
Cam parçası yere düşüyor.
Kırılma sesi yok.
Bir koridor.
Dar değil. Uzun. Sonu görünmüyor. Zeminde ışık yansımaları var. Camdan yansımış gibi ama cam yok. Seyran yürümüyor. Koridor ona doğru geliyor.
Duvarlarda tekrar eden bir desen var. Aynı çatlak şekli. Aynı aralıklarla.
Aynı.
Aynı.
Aynı.
Tekrarlar rahatsız edici olmaya başladığında Seyran duruyor.
“Bu ileri değil,” diyor.
“Bu geri de değil.”
Koridor cevap vermiyor.
Ama ışık bir anlığına sönüyor.
Bir ses.
Bu kez dışarıdan.
Birinin adını söylediğini düşünüyor. Ama ad net değil. Hece yarım. Ses aceleci. Panik yok ama hız var.
Cam tekrar.
Bu sefer bir yüzey değil. Bir engel.
Seyran’ın önünde.
Arkasında bir şey var.
Bakmıyor.
Bakarsa zamanın ilerleyeceğini biliyor.
Ve ilerlemenin… bir bedeli var.
Bir masa.
Üzerinde bir bardak.
Cam.
Bardak dolu değil. Ama boş da değil. İçinde ışık varmış gibi. Seyran bardağa dokunuyor.
Parmakları titriyor.
Bardak çatlıyor.
Ama kırılmıyor.
Çatlak, daha önce gördüğü çatlakla aynı şekli alıyor.
Merkezsiz.
Kontrolsüz.
“Bu bir an değil,” diyor Seyran fısıltıyla.
“Bu bir zincir.”
Cümle tamamlanmadan sahne dağılıyor.
Karanlık.
Ama bu kez korkutucu değil.
Daha çok… askıda.
Kütüphane yok. Cam yok. Işık yok. Sadece Seyran’ın bilinci var. Ve o bilincin içinde dolaşan parçalar.
Bir şey yaklaşıyor.
Adı yok.
Şekli yok.
Ama tekrarları var.
Cam.
Işık.
Donma.
Cam.
Işık.
Donma.
Ve her seferinde bir adım daha yakın.
Seyran gözlerini kapatıyor.
Bu kez kaçmak için değil.
Birleştirmek için...
Işık yanlış davranıyordu.
Bu, Seyran’ın fark ettiği ilk net şeydi. Ne çok parlaktı ne yetersizdi; olması gereken yerde durmuyordu. Kenarları yuvarlanıyor, zeminde olması gerekenden uzun kalıyor, sonra birden kısalıyordu. Gölgeye benzeyen şeyler gölge gibi hareket etmiyordu.
Seyran yürüdüğünü sandı.
Ama ilerleme hissi yoktu.
Ayağını attığında zemin geliyordu. Zemin gelmediğinde, adım atmamış sayılıyordu. Bu tür bir mantık… rüyaya benzerdi. Ama Seyran bunun rüya olmadığını biliyordu. Rüyalar bu kadar sistemli tekrar etmezdi.
Cam tekrar vardı.
Bu kez bir pencere gibi değil. Bir sınır gibi. İki mekânı ayıran ince bir çizgi. Camın bir tarafı daha soğuk görünüyordu. Diğer tarafı… tanıdık.
Tanıdıklık rahatsız ediciydi.
Seyran camın önünde durdu. Yansımasını gördü. Ama yansıma senkron değildi. O başını çevirmeden yansıma çevirdi. O gözlerini kırpmadan yansıma kırptı.
Bir gecikme vardı.
İnsanlarda olduğu gibi.
Aklına bu düşünce geldiğinde cam yüzeyi titredi. İncecik bir titreşim. Çatlaklar belirmedi ama camın içinden bir ses geçti. Kırılma değil. Daha çok… baskı.
Seyran geri çekildi.
Tam o anda sahne değişti.
Bir mutfak.
Ama kendi mutfağı değil. Tezgâh biraz daha alçak. Dolap kapaklarının rengi yanlış. Saat var. Duvara asılı. Seyran refleksle bakmak istedi, bakamadı.
Gözleri saatin kenarından kaydı.
Zamanın kendini göstermesini istemediğini düşündü. Ya da kendisinin görmek istemediğini.
Mutfakta biri varmış hissi vardı. Ama kimse görünmüyordu. Sandalyeler çekilmişti. Bir tanesi hafif dönüktü. Az önce biri kalkmış gibi.
Cam bardak.
Masada.
Bu detay artık tesadüf değildi.
Seyran bardağa yaklaştı. Elini uzattı. Dokunduğu anda mutfağın sesi geldi. Buzdolabının uğultusu. Uzaktan gelen bir araba. Bir yerlerde su akıyordu.
Hayatın sesi.
Normal.
Tam “hiçbir şey olmamış” hissi çökecekken—
Bardak çatladı.
Sessizce.
Seyran elini çekti. Çatlak ilerlemedi. Ama oradaydı. Bardak hâlâ ayaktaydı. Hayat hâlâ normaldi.
Bu… en kötüsüydü.
Sokak.
Ama daha önce geçtiği sokak değil. Yine de aynı. Aynı dükkân tabelaları. Aynı kaldırım aralığı. Aynı çatlak asfalt.
Tekrar.
Seyran yürüdü. Bu kez gerçekten yürüdüğünü hissetti. Ayakları yere değiyordu. Zaman akıyordu. Bir çocuk güldü. Bir kapı kapandı. Bir kadın telefonda konuşuyordu.
Ama konuşmanın yarısı yoktu.
Cümleler… boşlukluydu.
“Evet, ben de… sonra oraya… ama yani…”
Duraksamalar uzundu. Normalden uzun. Kimse fark etmiyor gibiydi.
Seyran durdu. Kadına baktı. Kadın bakışını kaldırmadı. Gözleri bir noktaya takılı kaldı. Sonra birden konuşma normale döndü.
Sanki boşluk hiç olmamıştı.
Seyran’ın içinden bir düşünce geçti:
Bu boşluklar bana ait.
Bu düşünceyle birlikte sokak gerildi. Bir anlığına bütün yüzeyler—cam, vitrin, pencere—aynı anda ışığı yansıttı. Fazla. Aşırı.
Seyran gözlerini kapattı.
Açtığında yerdeydi.
Nasıl düştüğünü bilmiyordu. Dizleri acımıyordu. Ellerinde çizik yoktu. Ama kalbi… olması gerekenden hızlıydı.
Yukarı baktı.
Bir bina cephesi. Cam balkonlar. Hepsi aynı hizadaydı. Aynı açıyla. Aynı mesafede.
Bir tanesi hariç.
Bir balkonda cam yoktu.
Yerinde boşluk vardı.
Seyran ayağa kalktı. Bakışını ayıramadı. O boşluk… izliyordu. Bir pencere gibi değil. Bir göz gibi.
Bir şey olması gerekiyordu burada.
Ama olmuyordu.
Bu “olmayış” hissi, olmasından daha ağırdı.
Kütüphanenin kokusu geldi.
Görünmeden önce.
Toz, eski kâğıt, nem ve unutulmuşluk. Seyran başını çevirdiğinde koridor belirdi. Önce bulanık, sonra net.
Ama bu sefer daha dardı.
Raflar daha yakındı. Tavan daha alçaktı. Işık daha zayıftı. Kitaplar vardı ama sırtları boştu. İsim yoktu. Yazar yoktu. Tarih yoktu.
Seyran bir tanesini çekti.
Kitap hafifti.
Açtı.
Sayfalar boştu.
Ama boşluk… boş değildi. Bakınca başı ağrıdı. Sayfalar, okunmamayı talep ediyordu.
Arkasından bir ses geldi.
Fısıltı değil. Uyarı gibi.
“Henüz değil.”
Seyran kitabı yerine koydu. Elleri titriyordu. Ama korkudan değil.
Tanıma hissinden.
Bir an.
Sadece bir an.
Her şey yerine oturdu.
Zaman aktı. Sokak düzgündü. İnsanlar tamamdı. Cam sadece camdı. Işık olması gerektiği yerdeydi.
Seyran derin bir nefes aldı.
Geçti, diye düşündü.
Hepsi geçti.
Tam o sırada—
Donma.
Ama bu kez çevre donmadı.
Seyran dondu.
Nefesi yarıda kaldı. Gözleri açık kaldı. Zaman onun etrafından aktı. İnsanlar yürüdü. Işık değişti. Bir araba geçti.
Ama o… sabitti.
Cam yüzeylerde yansıması kayboldu.
İlk kez kendini göremedi.
Ve o anda anladı:
Bu parçalar, anılar değildi.
Uyarı da değildi.
Hazırlıktı.
Zaman geri geldiğinde Seyran sendeledi. Dizlerinin bağı çözüldü. Ama düşmedi.
“Yaklaşıyor,” dedi kendi kendine.
Ne olduğunu söylemedi.
Çünkü söylemek, onu çağırmak gibiydi.
