6. bölüm / 6
KİRAZ ÇİÇEĞİ 🍒🍒5.BÖLÜM🍒
Bölümler 6Şu an: 🍒5.BÖLÜM🍒
- 1 BİLGİLENDİRME‼️65 kelime
- 2 GİRİŞ|1.BÖLÜM997 kelime
- 3 🍒2.BÖLÜM1.500 kelime
- 4 🍒3.BÖLÜM1.314 kelime
- 5 🍒4.BÖLÜM1.585 kelime
- 6 🍒5.BÖLÜM🍒1.521 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Demir’in ani gidişinin ardından, marketin ortasında öylece kalakalmıştım. Zihnimde cevapsız bir soru işareti dönüp duruyordu: Kimdi bu prenses? Merak dalgası tüm benliğimi sarmaya başlasa da hırslı bir nefes verip omuzlarımı silktim. “Aman, bana neyse!” diye mırıldandım kendi kendime. Demir’in hayatı beni ilgilendirmiyordu. Topuklarımın üzerinde hışımla dönüp market sepetinin sapını sıkıca kavradım ve yarım kalan alışverişime geri döndüm. Raf aralarındaki parlak ışıkların altında, listemdeki malzemeleri aceleyle sepete doldururken bile aklımın bir köşesi hâlâ az önceki vedadaydı.
Nihayet kasaya gelmiştim. Market bandına dizilen paketlerin çıkardığı sesler, kafamın içindeki gürültüyü bastırmaya yetmiyordu. Görevliye ödemeyi yapıp fişi aldım ve kollarımı dolduran ağır poşetlerle kendimi dışarı attım. İşte asıl sorun şimdi başlıyordu. Poşetlerin plastik sapları daha ilk saniyeden parmaklarımı kesmeye, tenimi acıtmaya başlamıştı. Bunları şimdi nasıl taşıyacaktım ki? Malzemelerin ağırlığı omuzlarımı aşağıya çekiyordu; hepsini tek başıma pastaneye kadar götürmem imkânsız gibi bir şeydi. O an çaresizlikle caddenin yukarısına baktım ve zihnime bir fikir düştü: Ege’yi mi çağırsaydım? Bir telefonumla arabayı kapıp hemen geleceğini biliyordum.
Ama bu düşüncenin hemen ardından, aramızda geçen o son tartışma tokat gibi yüzüme çarptı. Ona en son nasıl kızdığımı, araya giren o soğuk mesafeyi hatırladım. Durduğum yerde ayaklarımı huzursuzca birbirine vurdum. “Ne yapsam ya?” diye düşündüm, içimdeki gurur ve çaresizlik amansız bir savaşa tutuşmuştu. Fakat etrafıma baktığımda Ege’den başka hiçbir seçeneğimin olmadığını acı bir şekilde fark ettim. Son anda teslimiyetle pes ettim. Serin rüzgâra karşı dişlerimi sıkarak telefonumu cebimden çıkardım. Rehbere girip parmaklarımı hızla kaydırdım, Ege’nin numarasını buldum ve arama tuşuna bastım.
Ekranın yukarısında “Aranıyor...” yazısı belirdi. Telefon kulağımda uzun uzun çaldı, çaldı... Ama açan olmadı. Yüzüm büyük bir hayal kırıklığıyla aşağı düşerken, göğsümün sıkıştığını hissettim ve derin, bir iç çektim. Umutsuz bir inatla bir kere daha aradım.
Yine açmamıştı. İçimde yükselen o çaresiz öfke aniden parladı. “Neyse!” diyerek hışımla aramayı sonlandırdım ve telefonu cebime tıktım. Sinirden olduğum yerde zıplamıştım ve bu ani hareketle saçlarım darmadağınık bir şekilde önüme, gözlerimin üzerine gelmişti. Yüzüme gelen telleri nefretle, elimi sertçe kullanarak arkaya doğru ittirdim. Vakit kaybedemezdim. Bu kez hızla Zeynep’i aradım. Telefon açılır açılmaz durumu anlatıp ondan acele etmesini, bir araba bulup derhal buraya gelmesini istedim.
Tam o esnada gökyüzünden ilk damlalar düştü; yağmur atıştırmaya başlamıştı. Kafamı kaldırıp yukarıya, kül renkli bulutlara baktım. Saniyeler içinde hızlanan yağmurdan kaçmak için yerdeki ağır poşetleri aceleyle marketin girişindeki küçük beton çatının altına taşımaya başladım. Korunaklı alana sığındığımda derin bir nefes aldım ve beklemeye koyuldum. Tepemdeki çatıdan yükselen yağmur sesleri ritmik bir gürültüye dönüşürken, hava da iyice soğumuştu. Titreyen ellerimi montumun ceplerine soktum, omuzlarımı dikleştirip ısınmaya çalıştım. Bir yandan da caddenin köşesini gözlüyor, içimden “Bu Zeynep nerede kaldı ya?” diye söylenip duruyordum.
Zaman geçmek bilmiyordu. Yaklaşık yarım saat boyunca olduğum yerde soğuktan hafifçe sarsılarak bekledim. En sonunda, caddenin gürültüsünü bastıran sert bir korna sesiyle irkilerek kendime geldim. Yağmurun sesine kapılmış, öylece uzaklara dalmıştım. Ürkerek ve hızla ayağa kalktığımda gördüğüm manzara karşısında donakaldım; kornaya basan Ege’ydi! Direksiyonun arkasından bana bakıyordu. Şaşkınlıktan gözlerim açılmışken, arka koltuktaki Zeynep’i fark ettim. Zeynep arabadan aşağı inmiş, elindeki şemsiyeyi alelacele açarak yanıma doğru yürüyordu. Hemen arkasından Ege de kapısını kapatıp ıslak kaldırımda bize doğru adımlamaya başladı.
Zeynep yanıma ulaştığında, gözlerimi kısarak ona hesap sorar, sorgular bir ifadeyle bakıyordum. Tam ağzımı açacaktım ki Ege yanımıza gelip tam önümde durdu. Aramızdaki o gergin sessizliği hisseden Zeynep, durumu kurtarmak istercesine, “Ben birkaç poşet alıp geçiyorum arabaya. Yağmur çok yağıyor, ıslanmak istemiyorum,” dedi ve hızla yerdeki poşetlere doğru yaklaştı. Poşetlerden ikisini kapıp koşar adım arabaya geri döndü.
Zeynep’in gidişiyle çatının altında baş başa kalmıştık. Ege, gözlerimin içine bakarak, “Kiraz,” dedi. Sesi alışılmadık derecede ciddi, mesafeli ve pürüzsüzdü. İçimde ona karşı biriken kızgınlığı, kırgınlığı sımsıkı tutarak cevap vermedim. Dudaklarımı birbirine bastırdım, yüzümü inatla yan tarafa çevirip kollarımı göğsümde sıkıca bağladım. Bakışlarımı ondan kaçırıyordum. Ege, elleri cebinde, derin bir sessizliğe gömüldü. Bakışlarını bir an için yukarıya, yağan yağmura çevirdi, ardından tekrar bana indirip “Hım, peki...” diye mırıldandı. Sonra yineledi adımı, daha yumuşak ama bir o kadar da ısrarcı bir tonla: “Kiraz.”
Nefesim daralıyor gibiydi. Ciğerlerime soğuk ve derin bir nefes çekip, “Poşetleri alayım ben, gidelim,” diyerek ona doğru hamle yaptım ve hareket etmeye başladım. Tam yanından sıyrılıp gidiyordum ki, parmakları nazik ama kararlı bir şekilde kolumu tuttu. Durmak zorunda kaldım. Bakışları yüzüme kenetlenmişti. “Kiraz, özür dilerim. Tamam, haklısın... Anlayamadım seni,” dedi. Kelimeler dudaklarından samimi bir pişmanlıkla dökülmüştü.
Kolumu yavaşça kurtarıp yüzümü tamamen Ege’ye çevirdim. İçimdeki kırgınlığı göstermemeye çalışarak alaycı bir tavır takındım: “Hangi dağda kurt öldü acaba? Hilal bir şey yaptı da ondan mı geldin?” diye sordum, gözlerimi kısıp tepkisini ölçerek.
“Yoo, hayır. Hilal’le konuşmadık bile,” dedi Ege, adımları bana doğru yaklaştı. “Arkadaşımsın. Haksızlık yaptığımı anladım biraz, bu yüzden...” Cümlesini tamamlamasına izin veremedim. İçimdeki tüm o buzlar aniden eriyivermişti. Kalbimin hızla çarptığını hissederek, “Ayy, canım kankim benim!” diyip ,kendimi tutamayarak boynuna atladım.
Kollarımla ona sıkıca sarıldığım an, her zaman kullandığı o tanıdık, erkeksi ağır parfüm kokusu doldu burnuma. O koku zihnimi bir anlığına bulandırdı, bedenimde garip bir sıcaklık yayıldı. Farkındalık zihnime bir şimşek gibi çakınca, ne yaptığımı fark ederek büyük bir panikle kendimi hemen geri çektim. Yanaklarımın alev alev yandığını hissediyordum. “Özür dilerim, pardon...” diye fısıldadım, sesim heyecan ve utançtan titremişti.
Ege, bu ani sarılma ve geri çekilme karşısında tamamen afallamış bir ifadeyle kalakalmıştı. Toparlanmaya çalışarak, bakışlarımı yerdeki diğer poşetlere çevirdim. “Şu poşetleri alalım o zaman kankiciğim, yardımcı olacaksan,” dedim ve havadaki o tuhaf gerginliği dağıtmak için ona hafifçe göz kırptım.
Yüzündeki şaşkınlık yerini hafif bir tebessüme bırakırken, “Tabi ki,” der gibi başıyla onayladı. “Sen geç arabaya, ben alır gelirim.”
“Yok, olmaz. Yardım edeyim sana,” diye üsteledim, ağırlığı tek başına taşımasını istemiyordum.
Ege duraksadı, kaşlarını hafifçe çatarak sahte bir ters bakış attı. “Kirazcığım, canım arkadaşım... Arabaya geçmeni söylüyorum ve poşetleri alıp geliyorum, dedim “ dedi, sesindeki o korumacı ton tartışmaya kapalıydı.
Daha fazla direnecek gücüm kalmamıştı. “Peki,” kelimesi teslim olmuş bir şekilde çıktı dudaklarımın arasından. Başımı hafifçe öne eğdim, gözlerimi ıslak betona dikerek adımlarımı geriye doğru yönlendirdim. Ege kalan poşetlere doğru yürümek için adımladığında , ben de arkamı döndüm. Ellerimi montumun ceplerinden çıkarıp yağmur damlalarının altında hızla arabaya doğru ilerledim ve ön sağ koltuğa bindim. Arabanın içi dışarıya göre sıcacıktı.
Ben kapıyı kapatır kapatmaz, Zeynep arka koltuktan öne doğru hamle yaptı. Kafasını iki koltuğun arasındaki boşluktan bana doğru uzatarak, gözlerinde parıldayan bir merakla sordu: “Ne oldu kanka? Ne konuştunuz Ege’yle?”
Ona doğru dönüp gözlerimi devirdim, kalbimin hâlâ ritimsiz atışını gizlemeye çalışarak, “Hiç Zeynep, ne konuşacağız,” dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak.
Zeynep inanmadığını belli eden küçümseyici bir ses çıkardı. “Hım, hiç... Yalan söyleme Kiraz. Gördüm buradan sizi, boynuna atladın Ege’nin,” dedi, muzip bir gülüş yüzüne yayılmıştı.
Yanaklarımın yeniden kızardığını hissederek kekelemeye başladım: “Hiç de bile atlamadım! Yani... Atladım da, atlamadım... Of! Farkında olmadan sarılmışım işte,” diyerek konuyu alelacele kestirip attım. Arkama yaslanıp dışarıyı izlemeye başladım.
Çok geçmeden Ege’nin sürücü kapısını açıp arabaya binmesiyle konuşmamız bölündü. Ege koltuğa yerleşip dikiz aynasından arkaya ve sonra bana baktı. “Ne konuşuyorsunuz bakalım?” diye sordu, sesinde az önceki gerginlikten eser yoktu ama yine de durgundu.
“Hiçbir şey, öyle pastaneyle ilgili...” diyerek geçiştirdim ve bakışlarımı hemen ön cama çevirdim.
Ege anahtarı çevirdi, Arabayı çalıştırıp yola koyuldu. Yol boyunca sessizlik arabanın içini kaplarken, ben çaktırmadan, yan gözle Ege’ye bakıp duruyordum. Profilini, direksiyonu tutan ellerini inceliyordum. Yüzünde çözemediğim bir ifade vardı; üzgün görünüyordu. İçimi kemiren bir merakla, “Bir şey mi olmuştu acaba?” diye düşünmeden edemedim. Yol boyunca kimse konuşmadı, ben de dahil olmak üzere herkes kendi sessizliğine çekildi. Başımı cama yaslayıp dışarıda hızla akan, yağmur damlalarıyla bulanıklaşmış şehri izledim.
Pastanenin önüne geldiğimizde, gökyüzündeki kül bulutlar dağılmaya başlamış, yağmur da biraz dinmişti. Arabanın durmasıyla kapıyı açıp aşağı indim. Yolculuğun ve gerginliğin verdiği yorgunlukla kollarımı yukarı kaldırarak hafifçe esnedim. Ege de arabadan inip bagajın kapağını açtı; Zeynep’le birlikte poşetleri taşımaya koyulmuşlardı. Öylece durup izlemek istemediğim için hemen yanlarına gittim ve ben de yükün bir ucundan tutarak yardım etmeye başladım.
Nihayet tüm poşetler içeri taşınıp bittiğinde, pastanenin girişinde durduk. Ege’ye dönüp minnettar bir gülümsemeyle, “Teşekkür ederim Ege,” dedim, sesimdeki samimiyet aramızı düzelttiğimiz için rahatlamış olduğumu ele veriyordu.
“Rica ederim Kiraz,” dedi. Sesi sakin ve yine o pürüzsüz tonundaydı.
Bu cevaba karşılık olarak sadece hafifçe gülümsemekle yetindim.
Ege, “Görüşürüz her ikinize de o zaman,” diyerek elini hafifçe kaldırdı, kısa bir selam verip pastaneden çıkmak üzere geriye doğru bir adım attı. Ben ise kapının eşiğinde durmuş, onun arkasından bakıyordum. İçimde garip bir boşluk hissi olmuştu.
Ben öylece sokağa bakarken, Zeynep’in arkamdan gelen sesi beni gerçeğe döndürdü: “Kirazzz!” Adımı uzatarak seslenene kadar hipnotize olmuş gibi dışarıyı izlemiştim. Hızla Zeynep’e döndüm, kendimi toparlamaya çalışarak, “Efendim kanki?” dedim.
Zeynep ellerini beline koymuş, “Hadi poşetleri mutfağa taşıyalım. Daha iş görüşmesi yapacağız ya bugün,” diyerek imalı bir tonda konuşuyordu. Gözlerindeki o muzip parıltı, Demir diye yine başlayacağını gösteriyordu. Tam o anda zihnimde bir şimşek çaktı, Markette demirin sözüne kaydı zihnim ve ağırlığı göğsüme oturdu. Heyecan ve telaşla Zeynep’in kolunu tuttum. “Zeynep, bir şey diyeceğim,” dedim, sesimin tonu aniden ciddileşmişti.
Bana doğru dönüp yüzümdeki endişeyi görünce kaşlarını kaldırdı. “Evet Kiraz’ım, ne oldu?” dedi.
İçimde biriken o tatsız gerçeği, bir hayal kırıklığı eşliğinde dudaklarımdan döktüm: “Demire ilgin olduğunu biliyorum herkesi kandırabilirsin ama beni asla yani demir mevzusunu açacaksan bence bir kez daha düşün. Sevgilisi var sanırım... Hatta evli bile olabilir.”
Bu kelimeler pastanenin içinde yankılanırken, Zeynep’in yüzündeki o neşeli ifade anında silindi. Gözleri şaşkınlık ve büyük bir hayal kırıklığı içinde ardına kadar açıldı. “Neee?!” diye tepki verdi. Şaşkın bir ifadeyle.
Bölüm etkileşimi
