5. bölüm / 6
KİRAZ ÇİÇEĞİ 🍒🍒4.BÖLÜM
Bölümler 6Şu an: 🍒4.BÖLÜM
- 1 BİLGİLENDİRME‼️65 kelime
- 2 GİRİŞ|1.BÖLÜM997 kelime
- 3 🍒2.BÖLÜM1.500 kelime
- 4 🍒3.BÖLÜM1.314 kelime
- 5 🍒4.BÖLÜM1.585 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 🍒5.BÖLÜM🍒1.521 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Zeynep aniden kolumdan tutup beni kendi odasına doğru sürüklemeye başladı. O sırada mutfaktan yükselen tencere kapaklarının tıkırtısı kesildi ve annesi Mükerrem teyzenin meraklı sesi koridorda yankılandı: “Zeynep, kim gelmiş kızım?” Çok geçmeden, üzerinde un lekeleri olan mutfak önlüğüyle Mükerrem teyze yanımızda bitti. Zeynep, beni hâlâ çekiştirirken başını geriye çevirip, “Kirazmış anne,” dediğinde, ben utancımdan gözlerimi tavana dikmiş, pürüzsüz tavanı inceliyordum. Kalbim, yakalanmış bir hırsız gibi hızla çarpıyordu.
Mükerrem teyze tam yanımıza kadar gelip, kollarını göğsünde bağlayarak o meşhur sorgular bakışlarını üzerimize dikti. Ortamdaki bu gergin sessizliği bozmak isteyen Zeynep, alelacele, “Anne, Kiraz bu gece bizde kalacak da...” diye ekledi.
Mükerrem teyzenin bakışlarında endişeli bir ifade belirdi. “Ne oldu, bir sorun yok değil mi?” dediği sırada, içimdeki panik boğazıma tırmandı. Korkuyla sözünü kestim. Afallamış bir şekilde, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak kekeledim: “Yok, yok!” Aynı anda Zeynep de bana eşlik etmişti. İkimizin sesindeki bu aşırı telâş havada asılı kaldı.
Mükerrem teyze bizi bir süre süzdü, pek ikna olmuş gibi durmuyordu ama üstelemek de istemedi. “İyi, hadi öyle olsun bakalım,” dedi koridorda bize bakarak.
O anda Zeynep, derin bir nefes alıp, “Anne biz Kiraz’la odamdayız,” diyerek beni çekiştirmeye devam etti. Zeynep’in odasına adım atar atmaz, beni omuzlarımdan sıkıca tutup yatağın üstüne adeta fırlatırcasına oturttu. Hemen arkasını dönüp kapıyı hızla kapattı ve büyük bir kararlılıkla yanıma geldi. Gözleri heyecanla parlıyordu.
“Eee, hadi anlat! Ne işi varmış Hilal’in burada?” diye sordu, sabırsızlıkla dizlerinin üzerine çökerek.
İçimde biriken öfke ve şaşkınlık bir anda kelimelere döküldü. “Ya anne ve babası şehir dışına çıkmış, o yüzden bizde kalacakmış! İnanabiliyor musun, bizde kalacakmış! Aynı evde, ben ve Hilal...” Yumruklarımı sıktım, tırnaklarım avuç içime battı. “Barut ve benzin gibiyiz, patlama olması an meselesi! Ama annem anlamıyor veya anlamak istemiyor. Hele Ege...” diye hayıflandığım sırada Zeynep sözümü kesti.
“Ege ne alaka?” diye sordu, kaşlarını çatarak.
“Ya yolda birlikte geldik buraya kadar, o da Hilal’i savundu bana!” Göğsüm sinirden hızla inip kalkıyordu. “Neymiş efendim, ben abartıyormuşum! Kuzenim olabilir ama öyle diye onu sevmek zorunda değilim!” diyerek kollarımı göğsümde sıkıca bağladım ve sırtımı yatağın başlığına yasladım.
Zeynep hayretle gözlerini büyüttü. “Bak sen şu Ege’ye ya... Bir de gelip Hilal’i savundu ha?” dedi, durumu sindirmeye çalışarak.
“Neyse,” dedim, derin bir nefes alıp kendimi toparlayarak. Çenemi dikleştirdim. “Şu anda ne o kız, ne annem, ne de bir başkası moralimi bozamaz. Yani, en azından buna izin vermeyeceğim.” Sesim bu kez kendinden emin ve kararlı çıkmıştı.
Zeynep bu halime sevinerek aniden ayağa fırladı. Yatağın hemen yanındaki komodini işaret edip, “Al tableti o zaman, çekmecede,” dedi. Yüzünde muzip bir gülümseme belirdi. “Ben de mutfaktan meyve suyu alıp geliyorum, dizi keyfi yapalım kız kıza.”
Sıkıntılı havayı dağıtmak iyi gelecekti. Ben de ayağa kalkıp, komodine doğru ilerlerken, “Yapalım Zeynoşum,” dedim.
Zeynep tam odanın kapısından çıkacakken duraksadı, başını uzatıp, “Portakal suyu değil mi?” diye sordu.
“Eee, tabii ki,” diye yanıtladım gülümseyerek.
Zeynep kapıdan çıktığında, adımlarımın çıkardığı hafif sesle çekmeceye yaklaşıp tableti aldım ve yatağın üzerine bıraktım. Çantamın fermuarını açıp içinden yumuşak pijama takımımı çıkardım. Tenime değen kumaşın rahatlığıyla biraz olsun sakinleşmiştim. Zeynep gelmeden üzerimi hızla giyinip kendimi yatağın içine attım.
Çok geçmeden kapının arkasından Zeynep’in sesi geldi. Elindeki uzun, dolu bardaklar yüzünden kapıyı açamamıştı. “Kiraz, kapıyı açar mısın?” diye seslendi. Yatağın sıcaklığından ayrılıp kapıya doğru yürüdüm ve ahşap kapıyı araladım. Zeynep, taze sıkılmış portakal suyuyla içeri girdi ve bardaklardan birini bana uzattı. “Al bakalım,” dedi.
Bardağı elinden alıp soğuk camı avcumda hissederek yerime, yatağın içine doğru ilerledim. Zeynep de yanıma kurulup tableti eline aldı. Göz kırparak, “Her zamanki film, değil mi?” dedi. “Evet,” dedim başımı sallayarak. Sırtımızı arkadaki yastıklara yasladık. Ekrandaki tanıdık jenerik müziği odayı doldururken, bir yandan portakal suyundan ekşi ve tatlı bir yudum alıp bardağı komodinin kenarına indirdim. Bir yandan da içimden, “Bu aynı filmi bilmem kaçıncı izleyişimizdir kim bilir?” diye geçiriyordum. Zaman, dizinin akışıyla birlikte su gibi akıp gitti.
Birkaç saat sonra göz kapaklarım ağırlaşmaya başladı, esneyerek “Uykum geldi,” diye tutturdum. Zeynep de gözlerini ovuşturarak, “Uyuyalım,” dedi. Tam o sırada Mükerrem teyze elinde temiz kokulu çarşaflarla içeri girdi. “Yatak yapalım yere,” diyerek bize yardım etti ve yer yatağını hazırladı. “Teşekkür ederim,” deyip yatağın içine süzüldüm. Çarşaflardan yayılan temiz deterjan kokusu içimi rahatlattı. Zeynep de kendi yatağına girdi, odadaki ışığı kapattı. Karanlığın içinde sadece sokak lambasının perdeden sızan ışığı vardı.
Zeynep karanlıkta sessizliği bozup konuşmaya başladı: “Kiraz, sabah markete gitmemiz gerekecek.”
“Gideriz Zeynep,” dedim, sesim uykunun o ağır mahmurluğuyla iyice kısılmıştı.
“Demir yarın gelir, işe alırız değil mi Kiraz?” diye sordu Zeynep. Sesindeki o tuhaf heyecan gözümden kaçmamıştı.
Yatağın içinde hafifçe kıpırdanıp yüzümü ona doğru döndüm. “Zeynep, daha kaç kez soracaksın Demir’i?” diye mırıldandım. “Aşık mı oldun diyeceğim de... Daha bir kere gördün,” diye ekledim, onu yoklamak isteyerek.
“Ne aşkı ya!” dedi Zeynep, karanlıkta bile afalladığı ses tonundan belli oluyordu. “Ne alakası var?” diye kendini savunmaya çalıştı.
“Hım, kesin öyledir,” diyerek kıkırdadım ve yorganı üzerime çekip yan tarafıma döndüm.
Zeynep pes etmeyerek, “Kiraz, şaka yapma... Aşık olduğumu sanmıyorsun değil mi?” diyerek kendini ispatlamaya çalıştı. Ama üstelemeyeceğimi anlayınca sesini düşürdü: “Neyse, uyuyalım hadi,” diyerek konuyu alelacele geçiştirdi.
Sabah olduğunda, odanın içini dolduran parlak gün ışığına rağmen gözlerimi açmak istemiyordum. Ancak Zeynep tam başımda bıkıp usanmadan, “Kiraz! Kiraz!” diye cırlayarak beni uyandırmaya çalışıyordu. Uyanmak her zamanki gibi çok zor geliyordu. Şu hayatta bana en sevdiğim şeyi sorsalar, hiç düşünmeden “Uyumak,” derdim.
“Ya Zeynep... Daha kargalar kahvaltısını etmeden, horozlar ötmeden uyanmak nedir ya?” diye isyan ettim, yastığı kafama bastırarak.
Zeynep yorganı üzerimden çekip beni omuzlarımdan sarstı. “Uyan hadi uyan, geç kalacağız işkolik hanım!” dedi muzip bir tonla.
Tek gözümü aralayıp, yenilgiyi kabul ederek, “Tamam, geliyorum,” dedim. Zeynep üzerini düzeltip, “Tamam, ben gidiyorum. Sen de hazırlan, içeri gel hemen. Annem kahvaltı etmeden asla bırakmaz seni de beni de, ona göre,” dedi ve adımlarını hızlandırarak odadan çıktı.
Yataktan isteksizce doğruldum. Çantamdan düz beyaz tişörtümü ve fırfırlı, çiçekli, rengarenk eteğimi çıkarıp giydim. Aynanın karşısına geçip saçlarımla uğraştım. Doğal dalgalı oldukları için şanslıydım, şekil vermek kolay oluyordu; ellerimle şöyle bir açıp dağıtmam yetti. Çilekli parlatıcımı dudaklarıma sürüp, kokusunu içime çektiğim parfümümden de birkaç fıs sıktım, “Yeterdir,” diye düşündüm. Buz mavisi kot ceketimi elime alarak odadan çıktım.
Koridora adım atar atmaz evden burnuma mis gibi kızarmış ekmek ve demli çay kokuları geldi. Mutfağa doğru yürüyüp içeri girdim. Mükerrem teyze ocağın başından bana dönüp gülümseyerek, “Kiraz kızım, otur hadi. Kahvaltı yapın da öyle gidin,” dedi.
Zeynep, yanındaki boş sandalyeyi benim için ayırmış olacak ki eliyle masaya vurup, “Hadi gel,” diyerek sandalyeyi gösterdi. Geçip Zeynep’in yanına oturdum. Masada neşeli bir çatal bıçak sesi yükseliyordu. Kahvaltımızı yaparken masada Zeynep, annesi, küçük kardeşi ve ben vardık. Babası sabah çok erken çıkmış olmalıydı, yeri boştu.
Kahvaltı bittikten sonra Zeynep’le birlikte kapıya yöneldik. Ben eğilmiş, ayakkabılarımı ayağıma geçirmeye çalışıyordum. Zeynep ise kapının önünde çoktan hazır bir şekilde dikilmiş, “Hadi Kiraz,” diyerek beni bekliyordu. Elimi ayakkabımın arkasına sokup topuğumu tam oturttum, doğruldum ve peşinden gittim.
Dış kapıdan çıkıp sokağın serin havasını içimize çektiğimizde, Zeynep duraksadı ve anahtarı istedi. Çantamdan çıkardığım anahtarı Zeynep’e doğru uzattım. “Kanka, sen markete gidip gelsen olur mu ya? Ben dükkanı açayım, ikinci günden geç açmayalım,” dedi.
Yüzümü hayret dolu bir ifade kapladı. “Hayret, ilk defa sorumluluk sahibi bir şekilde konuşuyorsun,” dedim ve kendimi tutamayarak güldüm.
Zeynep omzuma hafifçe vurup kaşlarını sıktı. “Gülme kanka ya!” dedi hayıflanarak.
“Tamam, tamam, gülmüyorum,” dedim ama hala kıkırdıyordum. Anahtarı Zeynep’in eline bırakıp arkamı döndüm ve marketin olduğu caddeye doğru yürümeye başladım. Yolda telefonumu cebimden çıkarıp ekranına baktığımda, tam o an Zeynep’in bildirimi düştü. Bana ihtiyaç listesini atmıştı. Mesaj ekranına girip, “Hızlısın kanki,” yazıp gönder tuşuna bastım. Telefonu tekrar çantama atıp ciğerlerime derin bir nefes çekerek yürümeye devam ettim.
Markete geldiğimde otomatik kapı iki yana açıldı, içeri girdim. Telefonumu çıkarıp Zeynep’in attığı listeyi açtım. Kenardan metal bir market sepeti çekip reyonların arasında ilerlemeye başladım. Gözüm listedeki ilk maddeye kaydı:
“10 kg şeker...”
“Oha Zeynep! On kilo şekeri ne yapacağız?” diye kendi kendime mırıldandım, şaşkınlıkla. Listenin devamını okudum: Vanilya, kakao, süt, süslemeler, maya... Liste uzayıp gidiyordu. “Neyse, ufak şeyleri almaktan başlayayım,” diyerek süt almak için süt ürünleri dolabına doğru ilerledim.
Dolabın cam çerçevesinin önünde durdum. Gözlerim rafların arasında sütü arıyordu. Tam aradığım markayı bulduğumda, adeta balık bulmuş bir kedi gibi gözlerim parladı. Dolaba yaklaşıp cam kapağı kulbundan tutup açmaya çalıştım.
Açılmıyordu.
“Iııh!” diye hafifçe ıkınarak dolap kapısı açmaya çalışan, komik bir insana dönüşmüştüm orada. Niye açılmıyordu ki bu kapak? Biraz daha zorladım, tırnaklarım cam kenarına sürttü ama nafile. Olmayınca pes edip elimi tam belime koymuştum ki, arkamdan uzanan bir el büyük bir rahatlıkla cam kapağı yana doğru açtı.
Şaşkınlıkla arkamı ağır adımlarla döndüm. Bakışlarımı yukarı kaldırdığımda donakaldım. “Demir?” dedim, sesimdeki şaşkın tonu gizleyemeyerek. Afallamış ifademi toparlamaya çalışırken, ellerimle dolabı işaret edip bedensel mimiklerimi kullanarak, “Imm, şey... Dolabı az buçuk açamadım da...” diye geveledim.
Demir, benim bu hallerimi görmüş olacak ki hafifçe başını geriye atarak gülmeye başladı. İçimden, “Öfff, ne kadar aptalım! Cam kapağı tersten açmaya zorlayan tek insan kişiyim bu dünyada herhalde,” diye büyük bir utançla iç geçirdim. Yanaklarımın kızardığını hissediyordum.
“Imm, şey... Teşekkür ederim,” deyip hızla arkamı döndüm ve raftan sütü aldım. Ben aradan çekilince Demir cam kapağı yavaşça kapattı. Heyecandan ne diyeceğimi bilemeyerek, “Demir... Ay, Demir Bey! Sizi burada görmeyi hiç beklemiyordum,” deyiverdim bir anda.
Demir, elindeki çikolatalı süt kutusunu havaya kaldırıp bana gösterdi. Sanki “Bunun için buradayım,” diyormuş gibi ellerini iki yana açtı.
Onun bu sempatik tavrına dayanamayıp aniden bir kahkaha bastım. “Çikolatalı süt mü? Size mi?” dedim, şaşkınlıkla yüzüne bakarak.
“Yok, kendim için değil, prenses için,” dedi Demir. Sonra kolundaki saate bakıp bir şey hatırlamış gibi yaparak alelacele ekledi: “Neyse, görüşürüz Kiraz Hanım.”
“Görü...” diyordum ki, cümlemi tamamlayamadan arkasını dönüp hızlı adımlarla uzaklaştı. Marketin çıkışına doğru gidişini izlerken arkasından bakakaldım.
“Prenses mi? Prenses kim?” diye fısıldadım kendi kendime, içimi kaplayan merak dalgasına engel olamayarak.
~BÖLÜM SONU ~
Bölüm etkileşimi
