2. bölüm / 5
Kayıp Yaz0.1
Bölümler 5Şu an: 0.1
- 1 0.0794 kelime
- 2 0.11.446 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 0.21.461 kelime
- 4 0.31.727 kelime
- 5 0.41.883 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Arabadan indiğimde yazlık ev, yıllar öncesinden bir rüya gibi karşımda duruyordu. Bahçedeki zeytin ağacı hâlâ yerindeydi. Küçük tahta salıncağım rüzgârla hafifçe sallanıyordu. Her şey o kadar tanıdık ve o kadar eskiydi ki… Ama aynı zamanda sanki burası bana ait değilmiş gibi hissettim. Sanki iki yıl önce bu kapıdan çıkıp giden ben değilmişim, sanki burası hiç benim evim olmamış gibi.
Annem, bavulları arabadan indirirken beni sessizce izliyordu. Gözlerinde tuhaf bir gerginlik vardı, sanki her an kötü bir şey olacakmış gibi tetikteydi. Babam ise her zamanki gibi sessizdi. Her zaman kontrollü, her zaman mesafeli… Sanki buraya gelmek hiç sorun değilmiş gibi davranıyordu. Ama ikisinin de bu eve dönmek istemediğini biliyordum.
“Hevin, hadi. Kapıyı aç da evi havalandıralım,” dedi annem, normal bir tonda ama sesinde hafif bir titreme vardı. Başımı sallayıp ağır adımlarla verandaya çıktım. Anahtarı kilide yerleştirirken ellerimin titrediğini fark ettim. Derin bir nefes aldım ve kapıyı açtım.
İçeri girdiğimde etrafımı bir koku sardı: Nemin ve eskinin kokusu… Eşyalar aynı yerindeydi. Her şey çocukluğumdaki haliyle duruyordu. Dedemin sallanan sandalyesi, duvarları süsleyen çocukluk fotoğraflarım hepsi bana huzuru ve korkuyu bir arada hissettiriyordu: bilinmezliğin korkusunu…
Gerginlikle dolu bir saatin ardından bavulları yerleştirmiş ve yemek masasına oturmuştuk. Kimse konuşmuyor ve bunun için bir çaba göstermiyordu. Tabağımdaki yemeği çatalımla dürterken bakışlarımı babama çevirdim.
“Buradan hâlâ konuştuğunuz birileri var mı?”
Sorumun ardından bir kaç saniye sessizlik oldu sanki saatin tiktakları bile babamın cevabına dikkat kesilmişti.
Annem soru sormamdan rahatsız olduğunu göstermek istercesine elindeki bıçağı sertçe masaya bıraktı. Ağzını peçeteyle silen babam en sonunda kayıtsız bir ses tonuyla sorumu yanıtladı.
“Hayır.”
Gerçekten hiç yardımcı olmuyorsun baba.
“Buse’nin ailesiyle yakın olduğunuzu hatırlıyorum.”
İstediğim cevapları alana kadar soracaktım. Buse hatırladığım kadarıyla benim çocukluk arkadaşımdı. Evlerinin yerini hatırlamasam da her gün birlikte denize gittiğimizi ve gece geç saatlere kadar beraber takıldığımızı hatırlıyorum.
Hatta sadece o da değil Buse’nin ve benimde içinde olduğumuz bir arkadaş gurubumuz vardı. Kişilerin isimlerini saymakta zorlanıyorum.
“Hevin, baban duvarla konuşmuyor ya kızım.”
Annemin sesini duyduğumda bakışlarımı hızla masadan çektim ve duruşumu dikleştirdim.
Arasa böyle oluyordu, geçmişe dalıyor ve gerçeklikten kopuyordum. Zor bir durumdu.
“Afedersin baba dalmışım, ne diyordun?”
Sabır dilercesine iç çekti ama yine de dediklerini tekrarladı.
“Onlarla da konuşmuyorum Hevin. Hayat koşuşturmacası içindeyiz biliyorsun.”
Cevaptan tatmin olmasamda konuşmayı uzatmak istemediğim için başımı salladım ve masadan kalktım. Bulaşıklar Ece’ye kalınca evin içinde ufak bir yaygara koptu. Annemin evlendiğinizde ne yapacaksınız isimli tiradı eşliğinde bulaşıkları ikimiz birlikte yıkamak zorunda kaldık.
“Beni ittirip durmasana salak.”
Elimdeki tabağı sıyırmaya çalışıyordum ama ikide bir beni dürterek etrafımda dolaşan kardeşim buna pek izin vermiyordu.
“İki saattir bir tabağı yıkayamadın, senin yüzünden iş bit türlü bitmiyor.”
Kolunu cimciklediğimde usta oyunculuğunu sergileyerek yüksek sesle çığlık attı. Annemleri sinirlendirmemek için sakin olmaya çalıştım. Kışkırtmalarına aldırmadan tüm bulaşıkları yıkadım ve oldukça sakin bir şekilde yatmaya karar verdim. Merdivenleri yarılamışken salonda oturan annemlere seslendim.
“Yarın erkenden sahile gideceğim.”
Arkamdan bir şeyler söylediler, Ece gelmek istediğine dair bir şeyler mırıldandı ama onu duymadım. Annemin bavulumu bıraktığı odayı bulup kendimi yatağa bıraktım.
Dedemin odasına Ece benden önce yerleşmişti bile. O odayı bu kadar çok istememizin sebebi klimalı olmasıydı. Bu kaldığım odanınsa sadece balkonu vardı. Balkon kapısını da açtım ve etrafa bir göz attım.
Dolunay yükselmişti, ışık kirliliği fazla olmadığınız için yıldızları net bir şekilde görebiliyordunuz. Ev denize oldukça yakındı, denize giden yolda sıra sıra evler dizilmişti. Hepsi bizimki gibi müstakildi ve çoğunlukla emekliler oturuyordu.
Balkondan bakarken sokak lambasının altında bir gölge gördüm sandım, sadece bir anlık bir şeydi fakat beni tedirgin etmeye yetti ve içeri girdim. Oldukça yorucu bir gün olmuştu, bavulumu açacak kadar bile enerjim yoktu.
Kendimi yatağa bıraktım ve gözlerimi kapattım. Zaten günün her vakti zor geçiyordu fakat gecelerin ayrı bir zorluğu vardı. Her gece kabus görüyor fakat ne gördüğümü asla hatırlayamıyordum. Gecenin köründe terden sırılsıklam olmuş bir halde uyanıyor ve bir daha da uyuyamıyordum.
Bu iki senedir böyleydi, bilinç altım her gece bir şeylerle yüzleşiyor fakat uyandığımda her şey bulanık görüntüler ve boğuk seslerden ibaret kalıyordu.
Belki burası bana iyi gelirdi ve rahat bir uyku çekmeyi başarırdım, bunun umuduyla pikeyi üstüme çekerek kendimi uykunun sıcaklığına teslim ettim.
Ne yazık ki yine aynısı oldu ve ben sabahım beşinde titreyerek uyandım. Saçlarım enseme yapışmıştı, havada boğucu bir nem vardı öyle bir şeydi ki insanın tenine yapışıyordu. Derin nefesler alarak hızlanmış kalp ritmimi düzene sokmaya çalıştım. Karanlık yerini aydınlığa bırakmaya başlamıştı bile.
Bir süre uyumaya çalışsam da başarılı olamadım ve telefonuma uzandım. İnstagram’a girip eski arkadaşlarımı stalklamaya başladım.
Biz beş kişilik bir arkadaş grubuyduk ve kazaya kadar her yazı birlikte geçirirdik. Ben, Buse, Baran, Sinem ve Atakan. Sinem ve Baran ikizlerdi ve ikiside grubun neşesiydiler sürekli didişip dururlardı ve bu bizi çok eğlendirirdi. Buseyle ben gruba sonradan dahil olmuş sayılırdık ve aslında ikimiz daha öncesinden arkadaştık. Atakanlaysa her zaman biraz garip bir iletişimimiz olmuştur. O gruptaki en sessiz ve en içine kapanık kişiydi. Baran ise onun aksine gürültüden ve ilgiden hoşlanırdı.
Elbette bunların hepsi iki sene öncesinden zar zor hatırladığım şeyler. Belki de tüm dengeler değişmişti, gurubumuz dağılmış bile olabilirdi.
Buse internette çok aktif biriydi, en kolay takip edebildiğim kişi oydu. Sinem arada bir hayatta olduğunu göstermek için bir şeyler paylaşıyordu. Atakan’ın ise hiç gönderisi yoktu.
Telefonu bir kenara bıraktığımda güneş çoktan gökyüzünde yükselmişti. Örtüyü bir kenara bırakıp yataktan kalktım ve sahile gitmek için hazırlanmaya başladım. Bugün denize girmek gibi bir planım yoktu fakat hava oldukça sıcaktı.
Bavuldan bir tişört ve kot şort çıkararak üzerime geçirdim. Annemin söyleğine göre eskiden makyaj yaparmışım fakat artık makyaja o kadar ihtiyaç duymuyordum. Ortamala bir güzelliğim vardı, belki baktığınızda farklı bir kız diye düşünmezdiniz ama ben halimden memnundum.
Ortamala bir boy ve fiziğe sahiptim. Önceki yıllarda dansa ilgi duyduğum için dış görünüşüme oldukça önem göstermişim ve kiloma aşırı dikkat etmişim. Bunun meyvelirini hâlâ yiyorum. Kumral saçlarım hangi yapıya sahip olacağına karar verememiş olacak ki biraz düz biraz dalgalıydı. Eğer hiç bir işlem yapmazsam dalgalar bağımsızlıklarını ilan ediyordu.
Beyaz tenli denemeyecek kadar koyu, esmer denemeyecek kadar açık tenliydim. Kendimi nasıl sınıflandırmam gerektiğinden pek emin olamasamda aynadaki kız buğday gibi görünüyor. Gözlerim tenimle uyumlu bir ela rengindeydi. Her açıdan karamele benziyordum.
Kendimi incelemeyi bırakarak dışarı çıktım ve yürümeye başladım. Yolu tam olarak hatırlamıyordum ama deniz tam karşımdaydı, nereye gideceğinizi bilmiyorsanız bile sonsuz mavilik size yol göstermek için önünüze seriliyordu.
Sabah saatlerinde olmamıza rağmen sokaklarda insanları görmek mümkündü: Kimileri kahvaltı için taze ekmek almaya çıkmış kimileri de çoktan mayosunu giymiş denize gidiyordu. Temiz havayı içime çektim ve çakıllı yolda ilerlemeye devam ettim.
Sahile ulaştığımda görüş alanıma küçük ahşap bir yapı girdi. Burayı biliyordum, burayı tanıyordum. Bu tatlı yer tüm hayatımı değiştiren o kafeydi. Önünde küçük bir tabela asılıydı: “Mia Familia”bu isminde duygusal bir hikayesi vardı. Kafenin sahini Rıdvan Abi’nin hiç kimsesi yoktu. Tüm varlığını buraya yatırmış ve kasabayı ailesi gibi görmüştü. Bu yüzden de buraya ailem derdi.
Tüm bunları hatırlıyor olmak beni de şaşırtmıştı, gülümsemeden edemedim. Belki de burası bana şimdiden iyi gelmiş, hafızamı tazelemişti.
Yürümeye devam ettim ve çitlerle çevrili bahçenin içine girdim. Kumlardan ayrı şekilde bahçe çimlendirilmiş, etrafa yaklaşık on tane masa ve sandalye konulmuştu. Bahçenin bitiminde sizi ahşap bir veranda karşılıyordu, oradan da kafenin içine giriyordunuz. Verandanın üstünde bir dondurma standı vardı, etrafı saran kahve kokusu inanılmazdı.
Kafenin içine girdiğinizde uzun bir tezgah ve birkaç masayla karşılaşıyordunuz, masaların üstünde kareli örtüler atmosfere sıcaklık katıyordu. Genel olarak her şey beyazdı. Tanıdık birilerini görebilmek için etrafıma bakındım ve bir sandalyeye oturdum.
Etrafta pek fazla insan yoktu, çalışan olduğunu tahmin ettiğim bir kaç önlüklü kişi ve bahçedeki masalarda oturan iki aile vardı. Beni fark eden önlüklü bir kız tebessüm ederek yanıma yaklaştı ve elindeki menüyü masaya yerleştirdi.
“Hoşgeldiniz, ne alırdınız?”
Karasızca menüye baktım, arkadaş canlısı olmaya çalışarak kızı inceledim. Yüz hatları bana tanıdık geliyordu: Kızıl küt saçlar, keskin yüz hatları, soğuk mavi bakışlar fakat tüm ürkütücülüğüne rağmen samimi bir gülümseme…
“Sinem…?”
Kaşlarım şaşkınlıkla kalktı ve şok olmuş bir halde ona baktım, olabilir miydi? Onunla geçirdiğimiz son yazı hatırlamaya görüntüsünü zihnimde canlandırdımaya çalıştım. Hatırladığım Sinem biraz daha kiloluydu ve saçları çok daha uzundu.
“Nasıl yardımcı olabilirim?”
Gülümsemeye çalıştım, durumu nasıl açıklayacağımı bilmiyordum. Bu yüzden sırayla gitmeye karar verdim. Bakışlarında beni tanıdığına dair hiç bir iz yoktu.
“Ben Hevin, uzun zaman oldu.”
Bakışlarındaki ifadenin değişimine şahit olmak çok garipti, mavi gözleri irileşti ve ağzı hafifçe açıldı. Dediğimi duymamış gibi bir kaç adım geriye atarak yüzüme daha dikkatli baktı.
“Hevin…?”
Gözlerim dolmuştu, buruk bir gülümsemeyle masanın kenarına tutunup ayağa kalktım. İlk bakışta fark etmemiştim fakat benden en az beş santim daha uzundu. İnanamaz bakışlarla beni izliyordu.
“Gerçekten sen misin?”
Başımı salladım ve diyecek bir şeyler bulmaya çalıştım fakat kelimeler boğazımda düğümlendi. Biz eski filmlerdeki gibi bakışırken bir anda aramızdaki mesafeyi kapattı ve bana sıkıca sarıldı. Şaşkınlıkla ona baktım ve bu anın gerçek olup olmadığını sorguladım. Kollarımı sırtına doladığımda arkadan birinin Sinem’in ismini seslendiğinde birbirimizden ayrılıp sesin sahibine döndük.
Gördüğüm kişi acı verici derecede tanıdıktı, bakışları Sinem’den bana kaydığında dudakları aralandı ve inanamıyormuş gibi fısıldadı.
“Hevin…?”
Bölüm etkileşimi
