6. bölüm · Kayıp İnci

5. Bölüm : Yabani Gül

Sirius ...

“Gelmeyeceğini sanmıştım, köylü kızı.”
İrkilerek arkamı döndüm. Apollo, taş duvara yaslanmıştı. Kollarını göğsünde birleştirmiş, yüzündeki o sinir bozucu gülümsemeyle bana bakıyordu. Ne kadar zamandır orada beklediğini bilmiyordum ama hiç sıkılmış gibi görünmüyordu. Yine de gerçekten beklemiş olmasına şaşırmıştım.
İçimde küçük bir suçluluk hissi kıpırdadı. Hemen bastırdım. Beklemesini isteyen ben değildim.

Bir an ikimiz de konuşmadık. Akşam rüzgarı merdivenlerin arasından geçip pelerinimin ucunu hafifçe savurdu. Uzaklardan cırcır böceklerinin sesi geliyordu. Sadece sessizlik vardı… biz vardık… tabii birde böcekler.

Kafamı öne eğdim. Apollo’nun bakışlarını üzerimde hissediyordum. Nedense ilk konuşan ben olmak istemiyordum. O da konuşmuyordu. Sessizlikten rahatsız değil gibi duruyordu.
Daha fazla dayanamadım. Kafamı kaldırıp sessizliği bozdum. “...Ne?”
Apollo’nun dudaklarının kenarı kıvrıldı. “Hiç.”
Kaşlarımı çatım. “Hiç için mi bekledin?”
Apollo omuz silkti. “Sayılır.” devamı gelmedi. Bugün oldukça sakin görünüyordu.

Birkaç saniye sonra bakışları elimdeki sargıya takıldı. “Elin nasıl oldu?”
İstemsizce elimi pelerinin altına çektim. “İyi.” Fazla mı soğuk davranıyordum acaba. Şımarmasından iyidir gerçi.
“Bayağı kötü görünüyordu,” dedi. Unutmamış mıydı? Aslında o kadar da önemli bir yara değildi. “Geçti,” diyerek yanıtladım.
“Bana borçlusun o zaman, ben ve gömleğime.”
Yine başlamıştık. İç çekerek gözlerimi devirdim. “Gömleğini mi düşünüyorsun.”
“Sevdiğim bir gömlekti…” dedi, “Ayrıca pahalıydı.” Homurdanarak konuşması çok komikti. İstemsizce güldüm. “...Cimri.”

Hiçbir şey demeden merdivenlerden birkaç basamak çıktı. En geniş basamağa otururup kollarını iki yana yasladı. “Bütün gece ayakta mı duracaksın.”
Yerimden kıpırdamadım. “İlk olarak bütün gece burada kalmayacağım, uğradım sadece. İkincisi de iyiyim böyle.”
“Sen bilirsin.” Israr etmedi. Gökyüzüne bakmaya başladı. Yıldızlar ortaya çıkmaya başlamıştı.
İçimde huzursuzluk hissettim. Niye hiçbir şey demiyordu. Beş saniye daha geçti. Sonunda pes ettim. “Madem bu kadar ısrar ettin…”
Apollo bana bakmadan konuştu. “Etmedim.” Sinirle dişlerimi sıktım. “Sinir bozucusun.” Gidip ondan bir basamak aşağıya oturdum. Aramızda biraz mesafe vardı. O kadar da samimi değildik.

Aramızdaki sessizlik gerici olmaya başlamıştı. Apollo gökyüzünü izlemeye devam etti. Onun için sıkıntı yok gibiydi. Benimse tam tersine, sessizlik uzadıkça içim daralıyordu.
“Neden geldin?” Soru o kadar beklenmedik gelmişti ki farkında olmadan ona döndüm. “Ne.”
“Buraya diyorum, neden geldin?”
“Geçerken uğradım. Gelmemem mi gerekirdi?”
“Hiç.” Apollo bu kez gözlerini benden kaçırdı. Dudaklarını araladı ama birşey demeden tekrar kapattı. O söylediği “hiç”, ilk söylediği “hiç” gibi değildi.
Daha yorgundu. Sanki soruyu bana değilde kendine sormuştu.

Beni burada bekleyen kişi, benim tanıdığım umursamaz alaycı çocuktu. Ama şimdi… sanki birden başka birine dönüşmüştü. Tam bunun nedenini soracaktım ki Apollo derin bir nefes alıp bana döndü. “Boş ver.” Yüzündeki o tanıdık gülümseme geri gelmişti. Fakat eskisi gibi gerçek ya da samimi durmuyordu

Rüzgar hafifçe eserken merdivenlerin kenarına doğru eğildi. Parmakları taşların arasından uzanan ince dalların arasında dolaştı. Bir şey arıyormuş gibi bakışlarını çiçeklerin üzerinde gezdirdi. Sonunda küçük bir dalı usulca kopardı. Parmaklarının arasında birkaç saniye çevirdi. Sonra bana uzattı. “Al.”

Gözlerimi kıstım. “...Bu ne?” elindekine baktı. “Görünüşe göre bir çiçek.”
Kısa bir nefes verdim. “Onu bende görüyorum.”
“O zaman sorun yok.” Elini hala geri çekmiyordu. Merakla uzanıp aldım. Sapı inceydi. Yapraklı hafifçe titriyordu. “Yabani gül mü bu?” Apollo başını salladı.

Tekrar güle baktım. Bahçelerde gördüğüm güller kadar kusursuz değildi. Yapraklarının biri kıvrılmış, sapı hafif eğilmiş biraz da hasar almış gibi duruyordu.
Fakat nedense gözüme diğerlerinden daha güzel görünüyordu. Farklı çiçeklerde vardı ama o bunu seçmişti.

“Garip birisin,” dedim.
“Bunu iltifat olarak alıyorum.” Sırıtarak kafasını yana doğru eğdi.
“Alma.”
“Daha çok alasım geldi.”

İkimizde güldük. Bunu fark eder etmez dudaklarımı hemen düz bir çizgi haline getirdim. Hay aksi.
Apollo bunu anlamış olacak ki sadece gülümsedi. Başını hafifçe iki yana salladı. Elimdeki gülü çevirdim. Dikenlerine dikkat ediyordum. Kafamı çevirip ona baktım. Başı hafif öne eğikti. Sanki söyleyeceği şeyi tartıyordu. Az önceki tavrının yerini kısa bir kararsızlık almıştı. Ne düşünüyordu böyle?
“Bir şey soracağım.”
Kaşlarımı kaldırdım. Açıkcası merak etmiştim. “Sor.”
Bakışlarını etrafta gezdirdi. Dudaklarını araladı, sonra vazgeçecekmiş gibi yeniden kapattı. “...En sevdiğin renk ne?”

Yüzüne boş boş baktım. Bu muydu? Bunca sessizlikten sonra gerçekten bunu mu bu kadar düşünmüştü. “Ne?”
“Merak ettim öylesine.”
Gülmemi bastırmaya çalıştım ama pek engel olamadım. “Bu kadar ciddi bir ifadeyle bunu mu soracaktın yani?”
İlk kez bakışlarını benden kaçırdı. Boynunun arkasını eliyle hafifçe ovuşturdu. “Şimdi sen söyleyince kulağa biraz saçma geldi.”

Nedense bu hali hoşuma gitmişti. Az önce elime gül tutuşturan çocuk gitmiş, yerine kendi sorduğu sorudan kendi utanmış biri gelmişti. “Mavi.”
Bu kez gözlerini tekrar bana çevirdi. “Mavi mi?”
Başımı salladım. “Kendimi bildim bileli seviyorum.” Bir süre konuşmadı. Bakışları gözlerimi buldu. “Yakışıyor.”

Kalbim birden ritmini şaşırdı. O ise bir şey dememiş gibi taş basamağın kenarındaki küçük çakıl taşını ayağının ucuyla itti. Ben mi fazla anlam yüklemiştim bilmiyorum ama kalbimin atışını vücudumun her zerresinde hissetim. Ne diyeceğimi bilemedim. O da sustu.

Eliyle gökyüzünü işaret etti. “Yağmur mu yağacak?” Kafamı kaldırıp baktım. Tek bir bulut parçası bile yoktu. “Konuyu mu değiştirdin…”
“...biraz. gerginliği dağıtmak istedim.”

O sırada merdivenlerin altından ince bir miyavlama duyuldu. İkimizde aynı anda sesin geldiği yöne baktık. Küçük, gri tüylü bir kedi ağır adımlarla basamakları çıkıyordu. Hiç acele etmiyor, sanki taş merdivenlerin gerçek sahibi kendisiymiş gibi süzülerek yürüyordu.

Apollo’ya baktığımda yüzünde ufak bir gülüş meydana geldiğini gördüm. “Sen yine mi geldin?” Şaşkınlıkla konuştum, “Tanışıyor musunuz?”
Dudak büzdü. “Beni tanıyor.” Kedi hiç çekinmeden gelip Apollo’nun dizine patisini koydu. O da eğilip kulaklarının arkasını kaşıdı. Kedi gözlerini kapatıp keyifle mırıldanmaya başladı. İçimden istemsizce “aaa…” diye geçirdim. “Normalde kediler yabancılara bu kadar yanaşmaz diye biliyorum,” dedim.
“Bana yemek borcu var.”
Şüpheyle baktım. “Gerçekten mi?” Apollo gülümseyerek başını iki yana hayır anlamında salladı. “Seni kandırmak çok kolay.”
Omzuna hafifçe vurdum. “Bir an inanmıştım.”

Kedi bu kez onun yanından ayrıldı. Küçük patileriyle bana doğru yürüdü. Önümde durup başını dizlerime sürttü. “...ısırmaz değil mi?”
“Keyfi yerindeyse hayır.”
Pek de güven vermemişti. Yine de temkinlice uzandım. Elimi uzatınca önce kokladı. Sonra hiç davet beklemeden kucağıma çıktı. Sevinçle kıkırdadım.

“Merhaba sana da.” Parmaklarımı sırtında gezdirdim. Tüyleri beklediğimden de yumuşaktı. Elimde tuttuğum gül dikkatini çekmiş olacak ki burnunu uzatıp çiçeği uzu uzun kokladı. Apollo bunu görünce gülümsedi.
“Onayladı,” dedi. Kafamı kaldırıp anlamadığımı belli eden bir bakış attım. “Hediyemi.”
Güle tekrar baktım. “Kediler çiçek uzmanı mıymış?”
Gururlu bir bakış attı. “Benimki öyledir.” Sözleri her defasında beni güldürüyordu. “Ne garip çevren var senin.”
Kafasını geriye yasladı. “Öyle, garip olanlar beni buluyor.”
“Tesadüfe bak,” dedim. Bakışları benimle buluştu, “...evet.” dedi. Beni de garip olanlar buluyordu. Örnek bir karşımızda.

İkimizde sustuk. O yıldızları izledi. Ben de kedinin çenesini kaşımaya devam ettim. Mırıldanması merdivenin sessizliğini bastırıyordu.. Susmak istemiyordum. “Adı var mı bunun?” Gözlerini yıldızlardan ayırmadan düşündü, eliyle çenesini kaşıdı.“Sanırım yok.” Kaşlarımı çattım.
“Sanırım mı?” Kediye isim koyup koymadığını bile hatırlamıyor muydu? Ki daha önce bu kediyi gördüğü de şüpheliydi bence. “Bana hiç söylemedi adını.”
Kahkahamı tutamadım. “Yazık olmuş…”
“Dilersen sen koy.” Kucağımdaki kediye baktım. Apollo eliyle beni işaret etti. “Ama pamuk falan koyma.” Kediyi tekrar süzdüm. “Pamuk gibi de durmuyor zaten.”
Apollo memnun olmuş gibi başını salladı. “İşte şimdi doğru düşünüyorsun ama sen yinede öyle deme. Alınıp, küser gider.”

Biraz etrafa baktım. Ne olabilirdi? Klasik bir şey mi koymalıydım. Rüzgar? Hayır, hayır. Boncuk olmaz. Hmm. Heyecanla başımı kaldırdım. “Kedi mi koysak?”
Bir kaç saniye baktı. Ciddiyetimi ölçmeye çalışır gibi. “Çok kafa yordun mu?”
“Fazlaca.” dalga geçiyordum tabii. Kedi koymazdım ama düşünmek için vakit lazımdı. “Hiç belli olmuyor,” dedi.
“Biraz düşünme vakti istiyorum.”
“Nasıl istersen.”

Aklıma takılan soruları sormak istiyordum. Saçma da olsalar keyif veriyorlardı.
“Senin adın ne anlama geliyor peki?”
“Annem, ışık? Ya da öyle bir şey anlamına geliyor demişti?”
“Öyle bir şey?” diye sordum.
Dudakları kıvrıldı. Geriye doğru esnedi. “Açıkçası pek dinlemedim.”
“... Yakışmış” baştaki konuşmamıza ufak bir atıfta bulunmuş oldum.
“Biliyorum,” dedi böbürlenerek. İşte bu nedenle ona iyi davranmamak gerekiyordu. Adama iyi laf demeye gelmiyor. “Ne kadar da mütevazı.”
Bu kez o bana soru yöneltti. “Seninki?”
Garip bir heyecan yaptım. İlk kez ismimi başkasına anlatacakmış gibi hissettim. “Denize ait anlamına geliyor.” Apollo’nun kaşları kalktı. Şaşırmış duruyordu. “Fena değilmiş,” dedi. “Kim koymuş. Biraz koyması cesaret isteyen bir isim.”

Kucağımdaki kedinin başını okşayan parmaklarım durdu. Kim… Boğazım düğümlendi. Bu sorunun cevabı eskiden çok kolaydı. Çünkü kendimi bildim bileli, beni doğurur doğurmaz yetimhaneye postalayan bir aileye sahip olduğumu sanıyordum. Sonra birden hayatım değişti. Kendimi hiç bilmediğim bir evrende buldum. Annemin kraliçe olduğunu… babamın yaşadığını…

Hatta yalnızca babamın değil halkımın da derin bir uykuda olduğunu öğrendim. Yıllardır cevabını aradığım soruların yerini bu kez bambaşka sorular almıştı. Ama bunların hiç birini ona anlatamazdım.

Henüz değil.

Gözlerimi yeniden ona çevirdim. “Beni büyüten kadın koymuş. Ailemi hiç…tanımadım.”

Apollo tekrar bir şey sormadı. Yüzü düz bir ifade aldı. “Anladım,” dedi.
Bu sefer bende kafamı yukarı kaldırdım. Işıl ışıl olan gökyüzüne baktım. Gerçekten büyüleyici duruyordu.

“Demek o yüzden…” dedi. “İnsanlara kolay güvenmiyorsun.”
Beni anlıyordu. Ne acıdı ne sorguladı. Sadece anladı. Ne diyeceğimi bilemedim. Kafamı sallamakla yetindim. Belki de gerçekten dediği gibidir. Bu yüzden güvenemiyorumdur.

Kediyi basamağa bıraktım. Bir kaç kez tüylerini düzelttim. O ise hiçbir şey olmamış gibi Apollo’nun yanına geçti. Ellerimi eteğime sürerek ayağa kalktım. “Sanırım gitmem gerekiyor. Elin merak eder.” Hüzünlü havanın dağılmasını bekledim. “Anladım,evet.” Dedi.

Birbirimize baktık. “İyi geceler Apollo.”
Başını hafifçe eğdi. “İyi geceler… deniz yıldızı.” Ayağa kalkıp yanıma doğru adım adım geldi. “Denize ait aklıma başka birşey gelmedi,” elini şakaklarında gezdirdi. “Balığa ne dersin.”
“Sadece adımı kullanmaya ne dersin?”
“Hayır derim, balık.”
“Sensin balık!” Sinirle arkamı döndüm ve yürümeye başladım. Yüzümde oluşan anlamsız gülümsemeyi saklamaya çalıştım. O sırada sevgili hırsızımızın gülüşü melodi gibi sokaklara doluyordu.

Hızlı adımlarla şifahaneye ilerledim. Elimdeki gülü sanki her an uçup gidecekmiş gibi sıkı sıkı tuttum.

~

Şifahaneden çıkmayalı iki gün olmuştu. Aslında çıkabilirdim ama nedense işlerime odaklanmak daha iyi gelmişti. Merhemler, kitaplar, ufak pansumanlar… sonra da yorgunluk. Yine de bunları yapmaktan mutluluk duyuyordum. Yoğun zamanlar hariç.

Elimdeki havanı son kez çevirdim. Ezilen yaprakların keskin kokusu etrafa yayılmıştı. “Marissa.” başımı kaldırıp sesin geldiği yöne baktım.
Lior kapının önünde duruyordu. “Şu merhemleri bitirince ön salona gelir misin? Elin’in yardıma ihtiyacı var gibi.”
“Geliyorum.” Havanı masaya bıraktım. Ellerimde kalan yeşil lekeleri bezle silip ön salona doğru yürüdüm.
Tam kapıya yaklaşmıştım ki…
Dışarıdan telaşlı bağırışlar yükseldi. “Yolu açın!” Kapı sertçe açıldı. İki adam omuzlarında birini taşıyarak içeri daldı. Üstündekilerden anladığım kadarıyla askere benziyorlardı.

Adam ayakta duramıyordu. gömleği ve pelerini tamamen kana bulanmıştı. Yerde damla damla kan bırakarak sedyeye ilerlediler. Şifahanedeki herkes aynı anda hareketlendi. Az önceki sakin ortamın yerini hararetli koşuşturma almıştı. Ben ise olduğum yerde kalakaldım. Ne yapmalıydım? Gördüğüm en ağır yara olabilirdi. Askerlerden biri bağırdı. “Çabuk yardım edin!”

Elin yüksek sesle konuştu. “Lior, temiz bez!” Lior cevap vermeden koşarak getirmeye gitti. Elin hemen bana döndü. “Marissa.” Kalbimin hızlandığını hissediyordum. “Bana yardım edeceksin.”

Boğazım düğümlendi. “Ben mi?” Elin gözlerini bir saniye bile yaralı askerden ayırmadı. “Evet, sen.”

Ayaklarım istemsizce hareket etti. Sedyenin yanına yaklaştığımda burnuma kanın kokusu doldu. Midem hafifçe kasıldı. Kitaplarda hiçbir yara böyle görünmüyordu. Adamın omzundan göğsüne kadar uzanan üç derin pençe izi vardı. Kumaş neredeyse tamamen parçalanmıştı. Sanki tek bir darbeyle etini söküp almışlardı.

“Nefes alıyor ama zorlanıyor. Marissa yaraya baskı uygula kanamayı durdurmamız gerek,” dedi Elin.
Titreyen ellerimle temiz bezi aldım. Ya yanlış yaparsam. Ya daha da kötü olursa. “Marissa.” Elin’in sesi bu kez daha sakindi. “Hastaya odaklan.”

Derin bir nefes aldım. Bezi dikkatlice yaranın üzerine bastırdım. Adam acıyla dişlerini sıktı. Bilinci açık olmalıydı. “Dayanın,” diye mırıldandım. Bunu onu sakinleştirmek için mi, yoksa kendime söylemek için mi dediğimi bilmiyordum.

Sedyenin başındaki asker öne çıktı. “Lütfen…” sesi nefes nefeseydi. “Onu kurtarın.”

Dikkatlice baktım. Üzerindeki zırhta kraliyet arması vardı. Omzundaki altın işlemeler ise sıradan bir askerden daha yüksek bir rütbeye sahip olduğunu gösteriyordu. Kim olduğunu bilmiyordum ama belli ki önemli biriydi.

Elin bezi kaldırmamı istedi. Yara düşündüğümden de kötü görünüyordu. Yarayı ayrıntılı bir şekilde inceledi. Yüzündeki sakin ifade kayboldu. “Hazırladığımız antiseptik karışımı getirin.” Lior tekrar tek kelime etmeden koştu.

Hâlâ bezi yaranın üzerinde tutuyor, baskıyı azaltmaya çalışıyordum. Tekrar bakmaya cesaret edemiyordum.
Baştaki gibi fazla da kanamıyordu. “Kanama yavaşladı,” dedi.
Rahatlamış görünmüyordu, sadece bir tespitti. “Fakat bu yeterli değil.”

Bakışlarımı yaralı adama çevirdim. “Nesi var?” Elin de adama bakarak konuştu. “Hayvan saldırısı olmalı. Pençelerin temiz olmadığını düşünürsek. Yara kirlenmiş.”
İçimden kötü bir his geçti. “Yani…”
“Eğer enfeksiyon ilerlerse, hayati tehlikesi o zaman başlayacak.” Boğazım kurudu. Bunu atlatabilecek donanıma sahip miydik? Belki Elin için normal bir hastaydı ama benim için büyük bir deneyimdi.

Kanamayı durdurmayı başarmıştık. Elin dikkatlice yarayı temizledi. Yaraya bakarken konuştu. “Bu şekilde yarayı açık bırakamayız. Hem kan kaybı çoğalır hem de enfeksiyon yayılabilir.”
Lior elindeki tepsiyi uzattı. İnce eğri bir iğne ve yanında açıklı renkli sağlam duran bir ip vardı. Elin ellerini yıkadı. Bende ellerimi yıkadıktan sonra iğneyi istedi. Titizlikle ona uzattım.

“İpliği gergin tutanı istiyorum.” Başımı sessizce salladım. Kalbim hızlı atmaya devam ediyordu. Defalarca okumuştum ama izlemek çok fazla… garipti…
Elin iğneyi dikkatlice yaraya yaklaştırdı. “Derin bir nefes al komutan.”

Yaralı adam dişlerini sıktı. Anestezinin burada olmaması kötü olmalıydı. Bu acıya dayanmak zorunda olması içimi burktu.
İlk dikiş atıldığında kaşları acıyla çatıldı ama tek bir ses bile çıkarmadı. Bu kadar acıya rağmen şikayet etmiyordu.
Elin ikinci dikişi atarken konuştu. “Şifacılık sadece hangi bitkinin neye iyi geldiğini bilmek değildir Marissa.” Gözlerimi ondan ayırmadım. “Bazen bir hayatı kurtarabilmek için ellerinin titremesine izin vermemen gerekir. Şifacı önce ellerini sakinleştirir sonra kalbini. Burada ilk hayatı düşünürüz, hislerimizi değil.”

Haklıydı. Derin bir nefes aldım. Ellerim titremeye devam ediyordu. Ama bu kez ipliği daha sıkı tuttum.

Dikişler bitmişti. İkimizde rahat bir nefes verdik.

Adam hafifçe kıpırdadı. Gözlerini açmaya çalıştı ama başaramadı. Dudaklarını güçlükle araladı. “Rapor…” yanındaki asker hemen eğildi. “Komutanım, lütfen kendinizi zorlamayın.”
Adam sanki onu duymuş gibiydi. “...kimse..” sözcükleri yarıda kaldı.

Elin elini adamın omzuna koydu. “Dinlenmesi ve kontrol edilmesi gerekiyor.”
Asker dişlerini sıktı. Korkuyor gibiydi. “Onu saraya götürmeliyiz.”
Elin başını iki yana salladı. “Bu şekilde yola çıkarsa saraya ulaşamadan sarsıntıdan bilincini tamamen yitirebilir, yarası açılabilir.”

Ağır bir sessizlik çöktü. Herkes aynı şeyi düşünüyordu. Komutanı şimdilik burada tutmaktan başka çare yoktu.

Elin askerlere dönüp, “Şimdi hepiniz dışarı çıkıyorsunuz,” dedi. Askerlerden biri hemen itiraz etti. “Onu yalnız bırakamayız.”
“Bırakmıyorsunuz, burada onunla ilgilenebilecek insanlar var. Kalabalık olması yarar değil zarar verir.”

İki asker birbirine baktı. “Saraya haber vermeliyiz.”
“Haberi daha sonra düşünürüz. Önce onun bu geceyi atlatması gerekiyor.” Sessizlik oldu. Askerler sonunda kabul ettiler.

Elin bana döndü. “Marissa üst kattaki boş odayı hazırla.”
Şaşkınlıkla gözlerimi açtım. “Oraya mı alacağız?”
“Burası çok kalabalık.” Haklıydı. Ön salona sürekli insanlar girip çıkıyordu. Dinlenebileceği sessiz bir yere ihtiyacı vardı. Hemen merdivenlere yöneldim. Boş odanın penceresini açıp havalandırdım. Temiz çarşaf serdim. Masanın üzerini sildim. Sürahide bekleyen eski suyu alıp yenisini doldurdum.

Aşağıdan Lior'un sesi duyuldu. “Hazır mı?”
“Evet!” Seslenmemle beraber bir kaç kişinin sedyeyi taşıdığını gördüm. Dikkatli olmaya çalışıyorlardı ama her adımda komutanın yüzündeki acı okunuyordu.

Hastayı yerine yatırdıktan sonra Elin son kontrolleri yaptı. “Şimdilik yapabileceğimiz her şeyi yaptık.” Elini yavaşça adamın alnına götürdü. “Sadece bu geceyi zor geçirebilir. Ateşi çıkmaya başlamış. Gerekli özeni göstermeye devam edeceğiz.”

Askerler saraya götürmek için ısrar etse de kimse Elin'e karşı çıkmamıştılar. Onların da karar vermekte zorlandığı belliydi. Adam tekrar kıpırdadı.
Kaşları acıyla çatıldı, göz kapakları ağır ağır aralandı. Bakışları bulanıktı. Nereye geldiğini anlamaya çalışıyor gibiydi.
Yanındaki asker hemen eğildi. “Komutanım beni duyabiliyor musunuz.”
Adam güçlükle başını bir kaç santim çevirebildi. Dudakları kıpırdadı. “Saray.” Tek kelime edebilmek için derin bir uğraş vermişti. Sesi zar zor çıkıyordu. Nefes almakta zorlanıyordu.

“Evet efendim sizi hemen saraya götüreceğiz.”
Adam gözlerini kapatıp başını iki yana çok hafif salladı. “Hayır… kimseye… haber…” bir an nefesi kesildi. Sonra tüm gücünü kullanarak fısıldadı. “Vermeyin.”

Asker şaşkınlıkla ona baktı. “Komutanım haber vermek zorundayız.”
Adam fısıldar gibi yarım yamalak konuşmaya çalıştı. “Görev henüz bitmedi.” Sözleri birbirine karışmıştı. Başı yana düştü. İki asker endişeyle birbirine baktı. Bu durumda olmasına rağmen aklında hala görev vardı. İnsan gerçekten işini bu kadar önemseyebilir miydi?

Elin hastanın üstünü örttü. Ateşi için alnına nemli bir bez koydu. “Şimdilik dinlenmeye ihtiyacı var. Onu bir süre misafir edeceğiz.” Sonra bana döndü. “Marissa bu bezi düzenli aralıklarla değiştirip kontrol et.” Hemen başımı salladım. Elimden geleni yapmaya çalışacaktım.

Bir süre onu yalnız bıraktık. Askerler aşağı katta bekliyorlardı. Saat gece yarısına gelmişti. Derin bir sessizlik vardı. Alt katta yalnızca ara sıra yanan şöminenin çıtırtısı duyuluyordu. Koridordaki yağ lambaları duvarlara titrek gölgeler vuruyor, açık pencerelerden içeri giren serin rüzgar perdeleri hafifçe dalgalandırıyordu.

Elimde temiz su ile doldurduğum küçük bakır tas ve bez vardı. Komutanın ateşini kontrol etmem gerekiyordu.

Üst kat aslında hastalar için ayrılmış değildi. Elin, Lior ve ben… burada kalıyorduk. Küçük odalar, dar bir koridor ve ortak kullanılan mütevazı bir yaşam alanı. Yaralı komutanı buraya almamızın nedeni acil bir durumda erken müdahale yapabilmekti.

Sessizce kapıya yaklaşıp, usulca araladım. Lambanın ışığı yatağın kenarına kadar aydınlatıyor, geri kalan yerler gölgenin içinde kayboluyordu. Hâlâ uyuyordu. Uyandırmamaya dikkat ederek yaklaştım. Alnındaki bezi kaldırdığım gibi sıcaklık avuçlarıma yayıldı. “Ateşin düşmemiş.”
Bezi ıslatıp yeniden alnına bıraktım. İlk kez onu acele etmeden izleme fırsatım olmuştu.
Dağılmış açık kahve saçları alnına düşüyor, nefes alıp verdikçe göğsü sargıların altında sakince yükselip alçalıyordu.
Benden birkaç yaş büyük duruyordu. En fazla yirmilerin başında olabilirdi.
Güzel bir yüzü var diye düşündüm istemsizce. Sonra kendi kendime homurdandım.
Tam sırası..

Bakışlarım yarasına kaydı. Ne kadar acı verdiğini düşündükçe içim sıkışıyordu. “... Keşke acını biraz olsun alabilsem.” Sözler dudaklarımdan farkında olmadan döküldü. Elimi yavaşça göğsünün üzerine koydum. Diğerinide üzerine…

Sadece nefesini hissetmek istemiştim. Sanki bir şeyler değişti. Önce kulaklarıma buğulu sesler doldu. Avuçlarımın altından ince bir akıntı süzüldü. İrkilip elimi çekmeye çalıştım. Çekemiyordum. Görünmeyen bir akıntı ellerimi yerinde tutuyordu.

Parmaklarımın arasından göz alabildiğince silik, maviye çalan beyaz bir ışık süzüldü. Göz kamaştıran türden değildi. Aksine ay ışığı kadar yumuşaktı.
Gözlerim bulanıklaştı. Oda yavaş yavaş önümden silinmeye başladı.

Ayaklarımın altında taş yoktu. Su vardı. Durgun, berrak, cam gibi. Attığım her adımın altında küçük ışıklı halkalar oluşuyordu. Etrafımı sonsuzluk sarmıştı.
Tam karşımda devasa bir kurt belirdi. Tüyleri gece kadar siyahtı. Ama gözleri… gökyüzünü andırıyordu.

Kaçmadı, saldırmadı. Sadece bana baktı. Ağır ağır başını çevirdi. Bakışlarını takip ettim. Uzakta yıkılmış taş sütunlar, yosun tutmuş eski bir tapınak ve taş zemine kazınmış daha önce hiç görmediğim bir sembol.

Ona yaklaşmak istedim ama tek bir adım bile atamadım. İnce bir ses duyuldu. Ne kadın sesi ne de erkek sesiydi. Sadece “Henüz değil.”
Elimi ona doğru uzatmıştım ki kendimi boşluğun içine düşerken buldum. Bir anda nefesim kesildi.

Tekrar odadaydım. Derin derin nefes almaya çalıştım. Ellerimi hızla geri çektim. Kalbim göğsümden çıkacakmış gibi atıyordu. Vücudum bedenime dar geliyordu.

“Neydi o…” fısıltım odanın sessizliğinde kayboldu. Yataktan hafif bir inleme yükseldi. Komutan yüzünü buruşturdu. Göz kapakları yavaşça aralandı. Yatağın üzerindeki eli hafifçe kıpırdadı. Parmakları alnındaki beze değdi. Birkaç saniye ne tuttuğunu anlamaya çalıştı. Sonra güçlükle bezi kaldırıp baktı. “... Bu ne?”

Düşüncelerim hemen dağıldı. “Uyandınız!” Sevinçle konuştum. Fazla yüksek sesle konuşmuş olacağım ki, komutan gözlerini kıstı. “Pardon…” diye fısıldadım.

Başını bana çevirdi. Gözleri yorgundu ama bilinci yerinde duruyordu. Bu kadar erken uyanmasına şaşırmıştım. “Su.” konuşmaya çalışırken yüzü geriliyordu.
Hemen masanın üzerindeki sürahiyi alıp bardağa doldurdum. Elini uzatmaya çalıştı ama omzu sızlayınca vazgeçti. “Durun lütfen,” diyerek yardımcı olmaya çalıştım. Bir kolumla başını hafifçe destekledim, diğer elimle de bardağı dudaklarına yaklaştırdım. Birkaç yudum anca içebildikten sonra nefes verdi. “Sanki günlerdir susuzmuşum gibi.”

Bardağı yerine bıraktım. “Yüksek ateşiniz vardı.” Elindeki nemli bezi tekrar çevirdi. “Bunu da onun için mi koydunuz?”
Hayır sadece sana renk katmak istedik, yakışır diye düşünmüştük! “Evet.”

Yüzündeki yorgun ifadeye rağmen kaşları kalktı. “Garip.”
“Ne garip?”
Tavanı izlemeye başladı. Tek elini yarasının üzerine baskı uygulamadan koydu. “Hala canım acıyor. Ama eskisi kadar değil.”

Elin’in kullandığı ilaçların bu kadar kısa sürede etki etmesinin imkanı yoktu. Aklıma az önce yaşadığım tuhaf olay geldi. Hayal miydi? Yoksa gerçek mi?
Bu düşünceyi hemen zihnimden kovdum. Saçmalama. Belki de sadece dinlenmek iyi gelmiştir.
“Senin adın ne?”
“Marissa.” Beklenmedik sorusu karşısında şaşırdım.
Başını hafifçe salladı. “Burada uzun süredir mi çalışıyorsun”
“Yani, açıkçası pek sayılmaz. Başka birinin size bakmasını isterseniz-”
“Demek o yüzden.” Dudaklarının kenarının kıvrıldığını bu loş ışıkta bile görebiliyordum. “Biraz heyecanlı duruyorsun da.”
Yanaklarımın ısındığını hissettim. “Anlaşılıyor mu o kadar?”
“Biraz…”
İç çekip başımı iki yana salladım. “Harika.” Kısa bir sessizlik oldu. “Bende adınızı sorabilir miyim”
“Karl.”
Sert bir isimdi ama yakışıyordu. “Haddimi aşmazsam yaşınızı da sorabilir miyim?” biraz fazla soru sormuştum ama tespitlerim doğru mu merak ediyordum. Daha Apolllo’nun bile yaşını sormamıştım. Düşüncelerime göre o da yirmi yaşında ya vardır ya yoktur. Dişlerimi sıktım. Onun yaşı başı beni ne ilgilendirirdi.

“22 yaşındayım.”
Farkında olmadan şaşkınlıkla kelimeler ağzımdan döküldü. “Bu kadar genç olup nasıl komutan oldunuz?” Sözler havada asılı kaldı. Şimdi haddimi aşmış olabilirdim. Yaşlı adamın sözleri aklıma geldi. Merak etmenin fazlası gerçekten zararlı galiba. Kafamı öne eğip dudaklarımı bastırdım. “... Demek istediğim”

“Genç mi duruyorum?” dedi, sonra omzunu oynatmaya çalışırken canının acısıyla gerildi ama yine de hafifçe güldü. Buna mı takılmıştı gerçekten?
Onaylamak için başımı salladım. Aksini söylersem de sıkıntı olabilirdi. Saraya giremeden saraydan atılacaktım.

“Sende genç duruyorsun.”
“Çünkü öyleyim.”
Sözlerim onu güldürdü. Kısa bir kahkaha attı. Bende bezi alıp tekrar ıslattım. Ateşi tam olarak düşmüş sayılmazdı ama oldukça azalmıştı. Alnına bezi yerleştirdim.

Komutan elini yatağa koyup doğrulmaya çalıştı. “Durun!” Dedim refleksle. Beni dinlemeyip yeniden doğrulmayı denedi. Sargılar hafifçe çekilip yarayı sıkıştırınca nefesini dişlerinin arasından verdi.

“Dinlenmeden iyi olamazsınız da sizin pek yatmaya niyetiniz yok galiba.”
Ağzının kenarıyla gülümsedi. “Emirleri dinlemeyi pek seven biri değilim.”
“O belli hiç merak etmeyin.”
Karl gülerken nefesi yarıda kaldı. Parmaklarıyla yatağın kenarını sıktı. Acıyı bastırmaya çalışıyordu. Kolundan nazikçe destek vererek tekrar yastığa yaslanmasını sağladım. “Bakın gördünüz mü? dinlemeyince böyle oluyor.”
Karl iç çekerek bakışlarını kaçırdı. “Haklı olmandan hoşlanmadım.”
Omuz silktim. “Ben hoşlanıyorum.” Gülümsedi yüzünü sakin tutmaya çalışıyordu ama yaranın ara sıra istemsizce kasılması gerçeği ele veriyordu. Acısını gizlemek istiyordu. Çoğu kişi fark edemezdi belki ama anlaşılıyordu.

Yatağın yanındaki ahşap sandalyeye tekrar oturdum. “Lütfen uyuyup dinlenmeye çalışın. Acınız azalacaktır.”
“Sen?” Diye sordu. Elimi çeneme koydum. Tek bırakmak tehlikeli olabilirdi. Sesi fazla çıkmıyordu. Bir şeye ihtiyacı olsa duyamazdık.
“Ben burada bekleyeceğim. Sesiniz hala çok kısık. Önemli bir anda kendinizi duyuramayabilirsiniz. Bir şey isterseniz hemen söylemeniz yeterli.”
Gece ben bakardım, sabahta Lior.

Karl etrafa baktı. “Şanslıymışım.”
Ne demek istediğini anlayamadım. Bakışlarımdan bunu fark etmiş olacak ki açıkladı. “Şifahaneye getirildiğim için.” İlk kez içten bir gülümseme yerleşti yüzüme. “Bunu söyleyebilmeniz için ilk önce iyileşmeniz gerekiyor.”
Karl başka bir şey söylemedi. Sonunda gözlerini kapattı. Nefesi düzene girdi. Sandalyeye yaslandım. Sessizlik huzur veriyordu.
Düzenli olarak kalkıp bezi değiştirdim, ateşini kontrol ettim. Gece ara sıra uyanıyor sonra hemen geri uykuya dalıyordu. Direnci düşmüştü. Bense bir türlü uyuyamamıştım. İlk geldiğinde dedikleri geldi aklıma. “Görev daha bitmedi,” demişti. Ne görevi olduğunu merak ettim. Görev anında yaralanmış olmalı. Soracaktım aslında ama daha kendi hayatıma anlam veremiyordum. Cahillik bazen iyi olabilirdi.

Gece boyu aklımda sadece yaşadığım o tuhaf an vardı. Sorunun cevabını bulamadım. Belki de yorgunluğun bana oynadığı bir oyundu. Neye inanmam gerektiğini bilmiyordum. Uru ile konuşmalıyım diye geçirdim içimden.
Pencerenin ardından içeri süzülen ilk gün ışıkları düşüncelerimi böldü.
Ben fark etmeden sabah olmuştu.