2. bölüm · Kayıp İnci

1. Bölüm: Sessiz Çağrı

Sirius ...

Bavulun tekerlekleri taş zeminde sürterek ilerliyordu. Bu ses yetimhanenin koridorlarında yankılanırken, yıllardır bana eşlik eden her şeyi tek tek geride bırakıyordum sanki. Duvarlar her zamanki gibiydi ama ilk kez bana ait değillerdi.

Tam kapıya ulaşmıştım ki arkamdan ayak sesleri duydum. Tanıdık bir ses adımı söyledi.

“Marissa.”

Sesim çıkmadı. Bavulun sapını daha sıkı tuttum. Döndüğümde Nefes abla karşımda duruyordu. Yaşamama sebep olan, beni buraya getiren kadın. Yıllardır görevliydi. Evet, ama bazı insanlar görev tanımından daha fazlası olur o da onlardandı.

Yüzüme baktı. Gözleri doluydu, bunu saklama çabasına girmiyordu.

“Gitmeden..” dedi. Sesi titriyordu. “Sana bir kaç şey söylemek istedim.”

Bavulu bıraktım. Küçük bir çocuk gibi durduğumu fark ettim o an. Oysa bugün tam 18. yaş günümdü. Yani öyleydi herhalde. Bulunduğum günü doğum günüm olarak ele almışlar. Çok küçükmüşüm.

“Biliyor musun,” dedi, “Seni ilk bulduğum günü hâlâ hatırlıyorum,” dedi. Derin bir nefes aldı.

“ Sahildeydin. Kimse yoktu, ağlamıyordun ama… sessiz değildin. Deniz kokuyordun. Garip bir şekilde sakin, saf, huzurlu.. Sanki dünya sana henüz dokunmamış gibiydi. Boynunda sadece bir kolye, küçücükken bile izin vermezdin çıkarmamıza. Huzursuz olur ağlardın.” Gülümsedi.

Yutkundum, kalbimde bir yer sebepsiz yere sızladı. Bir şey söylemeye çalıştım ama beceremedim, sustum.

Beni kendine çekti, sarıldık. Sımsıkı, uzun, sessiz bir sarılmaydı. Vedaların en acımasız anı. Elinde büyümüş sayılırım, annem gibiydi. Uzaktan hep izlerdi beni, başıma bir şey gelmesinden korkardı.

“Güçlüsün” dedi kulağıma. “ Bunu kimse öğretmedi belki sana ama sen zaten öylesin.” Geri çekildi. “ Doğum günün kutlu olsun güzel kızım benim.” Doğum günü… Doğum günlerini çok sevmezdim. Zaten bir tek Nefes abla kutladı. Bana da saçma geliyordu kutlamak. Kutlayacak kadar hayatı seviyormuyduk?

Gülümsedi, bende gülümsedim fakat ikimizde biliyorduk; bu gülümsemenin ardındaki burukluğu.

Bavulumu tekrar elime aldım. Kapıya yürüdüm, bu defa arkamdan kimse gelmedi. Kapıyı açtım. Gün ışığı yüzüme vurdu. Kolyeme baktım, derin bir nefes aldım ve dışarı adım attım.

Ve yetimhane,arkamdan kapandı. Hayatla olan mücadelemle yalnız kalmıştık.

Kapı kapandıktan sonra bir süre etrafa baktım. Evet, hayatım boyunca yalnızdım ama ilk defa gerçek bir yalnızlıkla başbaşaydım. Sanırım bir yerde kalacak kadar param yoktu. Bavulum da bir kaç parça kıyafet ve bir kitaptan ibaretti. Harika!

Gün boyu kalacak bir yer, çalışacak bir iş aradım. Köpek kulübesine bile razıydım şuan.

Neden bilmiyorum ama ayaklarım beni sahile götürdü. Boş bir banka oturdum. “Hava bu kadar soğuk olmak zorunda mıydı” diye mırıldandım. “Evren bana oynuyor sanki. Kim kazanacak göreceğiz!” Kendi kendime mi konuşuyordum. Açlıktan beynim çalışmıyordu herhalde.

Oturduğum yerden kalkıp kumlara doğru yürüdüm. Su beni kendine çekiyordu ya da öyle hissediyordum. Adım adım denizin içine girdim. Su beni her zaman olduğu gibi rahatlamıştı.

Birden bire kolyem ışıldamaya başladı. Hayal mi görüyordum. Hayır hayır, bu çok gerçekti. Gecenin karanlığı yıldızların ışıltısı ile birleşmiş, denize yansıyordu. Kolyemin ışıltısı ise hepsini bastırıyordu.
Su da bir hareketlenme oldu. Dalgalar birbirine karıştı. Deniz kendi içinde kıvrılıyordu. Denizden çıkmak için karaya doğru gitmeye çalıştım ama su izin vermiyordu.

Vücudumu kontrol edemedim. Nefesim kesildi, ciğerlerime suyun dolduğunu hissedebiliyordum. Kimseye sesimi duyuramadım. Sessizce dibe battım.
Gözlerim kapandı, buraya kadar mıydı?

~

Gözlerimi açtığımda ilk düşündüğüm şey şuydu:
Bitkisel hayata mı geçtim?

Nefes alıyordum, hemde suyun içinde.

“Yok artık.” dedim. Sesim baloncuk baloncuk dağıldı. Öldüysem bile saçma bir şekilde sakindim. Panik ya da korku yoktu. Aksine su çok rahattı.
Etrafıma baktım. Karanlık değildi ama aydınlıkta sayılmazdı. Yukarıdan ışık süzülüyordu, aşağıdaysa sonsuz bir boşluk vardı.

“Tamam” diye mırıldandım. “ Bu noktada ya rüyadayım ya da beynim artık pes etti.”

“Pes etmedi” dedi bir ses. “Fazla geç kaldın.” Bir erkek sesi gibiydi. Okyanusun altında başkaları da mı vardı?

Yavaşça sesin geldiği yöne doğru döndüm. Olduğum yerde dona kaldım.

“Hayır” dedim yavaşça. “Balıklar konuşmaz”

Karşımda duran balık yüzgeçlerini oynattı. Turkuaz pulları ışığı kırıyordu. Küçük değildi ama dev de sayılmazdı.
“Konuşur.” dedi sadece.

“Harika! Yetimhaneden çıktım, işsizim, evsizim ve şimdi de bir balıkla sohbet ediyorum. Süper, daha ne olabilir acaba.”

Balık bana yaklaştı.

“Adım Uru,” dedi. “Ve evet sonunda gelebildin.” Sonunda mı, beni mi bekliyordu. Bu imkansız.

“Bak Uru” dedim ellerimi iki yana açarak. “Ben seni tanımıyorum, sen beni tanımıyorsun ve ben şuan burada ne işim var çözemiyorum.”

Uru gözlerini kıstı. “İncinin seni daha hızlı getirmesini beklerdim.”

“Ne incisi?” dedim. “ Çok saçmalamaya başladın sen.” Eğer bir rüyadaysam beynimi tebrik ediyorum. Yaratıcı ve karışık bir çalışma olmuş

Geri çekilmek istedim. Ayaklarımı oynattım.

Ayaklarımı.

Bir şeyler ters gidiyordu sanki.
Hareket yanlıştı.
Fazla akıcı, fazla düzgün.

Kafamı eğip aşağı baktım.

“Hayır” hızla kafamı kaldırdım.
Bir daha baktım.
“Hayır hayır hayır”

Bacaklarım yoktu.

Onlar yerine, uzun pullarla kaplı bir kuyruk vardı. Masallardan fırlamış gibi duruyordum. Saçlarıma baktım. Siyah saçlarım mavinin en güzel tonlarında dalga dalga belime kadar dökülüyordu. Hareket ettikçe su da benimle birlikte kırılıyordu. Okyanus beni izliyordu sanki. Bekliyordu.
Kalbim deli gibi atmaya başladı. “Bu bi bir şaka.” Dedim. “Kabul etmiyorum, iade istiyorum.”

Uru ağzını yamulttu. Gülümsedi mi yoksa balık versiyonu bir sırıtma mı yaptı emin değilim. “Şimdi anladın mı?” Dedi. Sesi sakin değildi, rahattı.

“Hayır” dedim hemen. “Anlamadım, anlamayı da reddediyorum.”

Kuyruğuma tekrar baktım. Sanki yeterince bakarsam bacaklarım geri gelecekmiş gibi. Gelmediler. Olan biteni kavramakta zorluk çekiyordum. Etrafıma baktım. Kalbimin atışlarını tüm vücudum da hissedebiliyordum, midem bulanmıştı. Az önceki huzurdan eser yoktu.

“ Bu… bu saçmalık. Ben denize girdim, boğuldum ya da bayıldım. Beynim bana oyun oynuyor.”

“Beynin çok yaratıcı olsaydı” dedi Uru, etrafımda yarım bir daire çizerek. “Kendine bu kadar çirkin bir kuyruk uydurmazdı.”
Aptal balık. “Çirkin mi?” Diye çıkıştım. “Şu an tek derdim estetik değil, haberin olsun” Ayrıca gayet güzel bir kuyruktu.

Durdu. Gözleri bir anlığına ciddileşti. “Dinle, kaçacak bir yer yok.”

“Ne demek yok” dedim. Yukarı işaret ettim. “Orada bir çıkış yolu vardır elbet, dünya yok olmadı ya.”

“Dünya senin için kapalı” dedi. Sesinde alay havası vardı ama oldukça ciddiydi.

Ne yapacaktım. Ömrümün sonuna kadar bir balıkla konuşacak değildim herhalde. Bu balığın bilmediği şey ise benim inadımla baş edemeyeceği. Bir çıkış yolu bulacağım.

“Beni geri götür, nasıl geldiysem öyle”

Uru burnundan su üfledi. “Keşke her şey o kadar basit olsaydı okyanusun kızı.”

Okyanusun kızı. “Bir yolu olmalı” dedim. Olmalıydı.

“Bir yolu yok. Buraya durduk yere getirilmedin. Etrafına bir bak. Su seni boğmuyor, kuyruğun seninle uyumlu ve boyundaki kolye…” sesi hafifçe kısıldı. “O kolye sayesinde hayattasın”

Ekim refleksle kolyeme gitti. Hâlâ sıcaktı.

“Seçilmiş kişi falan olamam değil mi?” Dudaklarımı büzdüm. “Öyleyse yanlış kişiyi seçtiniz. Ben size yardım etmem. Sadece kendimi kurtarırım o kadar”

Uru bu kez açıkça güldü. Bir balığın sesi nasıl böyle olabilirdi. Tok bir sesi vardı.

“Tam da bu yüzden doğru kişisin” dedi. Sinirle başımı salladım.
“Bak balık-”
“Uru.”
“Bak Uru,” dedim dişlerimi sıkarak. “ Bana masal anlatmayı kesip gerçekleri söylesen iyi olur.” Bana biraz daha yaklaştı. “Gerçek şu. İster kabul et ister etme, okyanus seni çağırdı ve okyanus yanlış kişiyi çağırmaz.” Bir an sustu. Sonra ekledi, sesi alaycıydı.
“Genelde.”

Sinirli bir merak vardı içimde. “Peki,” dedim yavaşça. “Diyelim ki haklısın, diyelim ki ben buradayım. Şimdi ne olacak.” Hiç bir şeyi kabullenmemiştim ama bir an önce şu saçmalık bitsin istiyordum. Uzatmaya niyetim yoktu.

Uru gözlerini karanlığa çevirdi. Aşağı işaret etti. “Şimdi gerçekten nereye düştüğünü öğreneceksin.”
İstemeden de olsa baktım.

Ve okyanusun altındaki o derin, sessiz çağrı… ilk kez bana bakıyordu.

Aşağı indikçe okyanusun boş olmadığını fark ettim. İnsanların bildiği türden bir boşluk değildi. Issız ama canlı. Sanki biri her şeyi yerli yerine bırakmış, sonra çekip gitmişti. Etrafıma baktım.

Kaleler vardı,
Evler
Yollar…

Hepsi suyun altındaydı. Taşlar yosunla kaplanmış, duvarlar mercanla örülmüştü. Bazı kuleler yıkılmış, bazı evlerin kapıları yarı açıktı, içeride kimse yoktu ama bir zamanlar hayat varmış gibiydi.

“Burası...” dedim istemsizce. Bir şehir demek istedim ama kelime ağzımda kaldı.

“Eskiden” dedi Uru. “Şimdi sadece bir hatıra.”
Ona baktım “insanlar mı yaptı burayı?”

Uru bana kısa bir bakış attı. “İnsanlar her şeyi sahiplenmek ister. Onlara göre hükümdar onlardır. Bencil varlıkların istediği tek şey güç, itaat, şöhret. Ama burası onlara ait değildi.”

İlerledi. Ortada geniş bir alan açıldı. Bir meydan gibiydi. Tam merkezinde dairesel bir oyuk vardı. Kenarları altınla kaplıydı ama altın… sönüktü. Işık yaymıyordu. Bir şey eksik gibiydi. Yarım kalmıştı.
“Bu ne?” Diye sordum. Uru cevap vermedi.

Merkeze doğru yüzdüm. Oyuk elimi koymak için beni çekiyor gibiydi. Mantığım dokunma diye bağırıyordu ama bedenim onu umursamadı.

Elimi uzattım. Dokunduğum anda. Her şey değişti. Farklı bir yerdeydim sanki.

Su karardı.
Işık patladı.
Bir savaşın ortasındaydım.

Çığlıklar duydum ama kimse konuşmuyordu. Altın bir ışık parçalanıyordu. İnsanlar ve suyun altında yaşayan halk savaşıyordu. Biri onu korumaya çalışıyor, biri çekip kopartıyordu. Oldukça güzel bir deniz kızı vardı. Başında mercan ve incilerden bir taç, mavi saçlarının arasında uyumla duruyordu. Normale göre büyük bir inci oyuğun içinde duruyordu. Deniz kızı incinin önünde durdu. Bir kaç saniye ne olduğunu anlayamadım. Elinde duran küçük bir nesne mi vardı? Seçemedim. Elindekini yüzeye doğru fırlattı. Tam arkasını dönmüştü ki hızla gelen bir mızrak ile yere yığıldı. Okyanus acı çekiyordu.

Nefesim kesildi.

Gözümden bir damla yaş aktı. Suyun içinde kayboldu ama hissi kaybolmadı. Elimi hızla geri çektim. Her şey normale döndü, çığlıklar sustu, su sakinleşti.

“Ben nasıl bunları gördüm?” dedim. Sesim sandığımdan daha titrek çıktı. Uru yanıma geldi alaycı ifadesi kalmamıştı. Su bile onun etrafında daha ağır akıyordu.

“Çünkü yaşam incisi sıradan bir şey değildir.” dedi. “ O yalnızca gücü taşımaz. Hatıralarıda taşır.

Yutkundum. “ Ne demek bu?”

“Okyanusun kalbidir. Okyanusu canlı tutan şey. Halkın, bu şehirlerin, gücün, her şeyin var olma sebebi.”

Merkeze baktım. Boş oyuk gözlerimi acıtıyordu. “O zaman neden orada değil?”
Uru’nun gözleri karardı. “Çünkü insanlar onu istedi.”
“Savaş bu yüzden miydi?”
“Evet.”
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra ekledi, sesi daha alçaktı. “O savaşta çok şey kaybedildi. Kraliçe Thessa kendini feda etti.”

Kalbim sıkıştı. Neden bilmiyorum ama bu cümle içimde yankılandı.

“Ve Asvera kralı Neroth,” diye devam etti. “O günden sonra merhameti su da boğdu.”

Gözümden akan yaşın sebebini hâlâ anlayamıyordum. Bana ait olan bir acı değildi. Ama neden bu kadar hissettiriyordu. O kadın kraliçe miydi?

“Bunların benimle ne ilgisi var. Ben okyanusunun kurtarıcısı degilim.” dedim.

Uru bana baktı uzun uzun. Sanki cevabı tartıyordu kendi içinde. Bana baktıkça geriliyordum. “Kraliçe Thessa,” dedi yavaşça. “Kaçabilirdi, ölümden kendini kurtarabilirdi.” dedi.

Bir an savaş tekrar gözlerimin önünde canlandı. Kraliçenin çığlıkları yankılandı. “Kaçmadı.” diye fısıldadım farkında olmadan.

Uru başını salladı.
“Bir seçim yaptı, bilerek.”
“Ne seçimi?” diye sordum.
“Kendi kanından olanın,” dedi. “Canından kopan bir parçanın yaşamasını seçti.”

Gülümsedim, sinirli bir gülümseme. “Hayır.” Dedim. “Yanlış kişiye bakıyorsun, ben kimsenin-”
“Adını söylemedim.” Diye araya girdi Uru. “Büyüler kendi kendine oluşmaz, istemeden yapılmaz ve bu büyü bedeli olması gerekecek kadar büyük bir büyüydü. Tek bir kişi de kalmadı hesap.”

Boğazım düğümlendi. “Bedeli neydi?”
Uru bakışlarını kaçırdı. “Bazı cevaplar,” dedi “henüz taşıyamayacağın kadar ağır. Her şeyin bir zamanı, herkesin bir görevi var.”

Suyun altındaki oyukta oturdum. Uru taşın üzerinde bana bakıyordu.

“Yani,” dedim kolyeye bakarak. Hüzünlü havayı dağıtmak istedim.“ Bu önemli bir şey, peki ya bunu satsam para eder mi sence? Koleksiyoncular delirir!”

Uru alaylı bir şekilde konuşmaya başladı. “Tabii ya hemen açık arttırmaya çıkaralım. Belki de krallığın en zengini sen olursun.”

Kıkırdadım. Uru yanıma gelip tekrar konuştu. “Ama… bu kolye ve sen bir bütünsünüz ve evet ileride bana teşekkür edeceksin.”

“Teşekkür mü?” dedim dudaklarımı büzerek. “Hala buradayken mi?”

“Maalesef” dedi, gözlerini kısarak. İğneleyici bir gülüş ekledi. “Ama seni hayatta tutacağım… çoğunlukla”

“Nereden geldi bu kolye, bir anlamı var mı?” Bu kadar değerliyse bir anlamı olmalıydı. Hayatım boyunca hiç çıkarmamıştım. Benim için tabiki önemliydi. Peki ya onlar için?

“Kolye annen yani kraliçe Thessa sayesinde sende, yaşam incisinden bir parça. Bunun için kendini feda etti. Keşke sende biraz annene çekseymişsin.”

Bu balık ne zaman laf sokmayı bırakacak. Annemmiş, bence sadece beni piyon olarak kullanmaya çalışıyor. “Ne yapacağız yani bir planın var mı? Hızlı biraz. Yoksa balık olduğun için aklında tutamıyor musun?” Zafer edasıyla sırıttım. Yani her şey çok normalmiş gibi bir de burada balıkla laf savaşına giriyordum.

Uru dudaklarını hafifçe yukarı çekti. ”Unutma seni burada tek bırakabilirim. Sıkıntıdan kafayı yersin artık,” dedi. “Ayrıca seni meraklandıracak kadar zekiyim,” dedi.
Biraz düşündü. “Olan aslında basit. Asvera kralının sarayına gireceksin, Soren'i bulacaksın, yaşam incisini bulup yerine koyacaksın. Kalan sürprizlerle yakında tanışırsın.”

“Aman ne kolay görevmiş. Ben gideceğim, ben bulacağım, ben yapacağım.” Sorgulayıcı bir bakış attım. “ Sen ne işe yarayacaksın?”

Uru omuz silker gibi yüzgeçlerini oynattı. “Beni şaşırtırsan belki işler kolaylaşır. Yoksa işler zor.”

Derin bir of çektim. “Saraya nasıl gireceğim ben. Kapıdan her geleni almıyorlar herhalde. Hadi girdim diyelim Soren’i nasıl bulacağım. Hem Soren de kim?”

“Zekanı kullan Marissa. O kadarına ben yardım edemem. Kara da neler döndüğü hakkında bilgim çok az.” dedi ve ekledi, “Soren'e gelince, kim olduğunu öğrenirsin. Saray kütüphanesinde olmalı. Bu kadar bilgi sana yeter.”

Göz devirip biraz düşüncelere daldım. Uru fark etmiş olmalı ki beni rahat bıraktı. Kolye, inci, krallık, savaş… hepsi çok saçma. Ama açıkçası içimde bir istek vardı. Yardım etme isteği. Neler olabileceğini merak ediyorum ve sonsuza kadar bir balıkla konuşma fikri çok cazip gelmiyor. Oflayarak kafamı kaldırdım, Uru’ya baktım.
“Sadece denerim ama işler daha kötüye giderse…” ellerimi iki yana kaldırdım. “Suçlusu ben değilim.” Kendi dünyama geri dönsem bile kalacak bir yerin yoktu. Kabul etmekten başka şansım yoktu sanırım.

Uru hafifçe gülümsedi, sanki beklediği cevap buymuş gibi. Suyun içinde süzülerek yanımda belirdi.

“Okyanuslular suyu kontrol edebilir, deneyerek kendini geliştirmelisin. İhtiyacın olacak ve… işler sarpa sararsa ben buradayım.”

Aslında bir an gitmek istemedim. Tek bırakmak, tek kalmak istemedim.

Derin bir nefes aldım ve suyun yüzeyine doğru süzüldüm. Geldiğim andan beri, kuyruğumu vücudum yadırgamamıştı. Aksine uyum içindeydi. Az önce suyun altında mavi olan saçlarım giderek siyaha boyanıyordu. Işık yüzüme vurduğunda saçlarım artık tamamen siyahtı, mavi yansımaları sadece ışıkla belli oluyordu.

Ayaklarım nihayet toprağa bastı. Kuyruğum yerine, gece mavisi tonlarında, kuyruğumun rengine yakın uzun bir elbise belirmişti. Okyanus bir şekilde bırakmıyordu beni.

Adım adım zorlukla yürüyordum, bacaklarım da alışkın olmadığım türden bir titreme vardı.

Adımlarımı ormanın içi boyunca attım. Toprak nemli ve kaygandı. Garip bir havası vardı buranın. Bir kaç kez sendeledim. Durup biraz soluklanmak istedim. Tamam sadece yürü ve düşme.

Ama bedenim uzun zamandır suyun içindeydi. Alışık olmadığım bir yerde yorgun, halsiz düşmüştüm bir an da.

Bir ağacın kenarına yaslanırken başım dönmeye başladı. Gözlerim karardı, nefesim kesildi.

“Hey! Dur!” Diye bir ses duydum ama kulaklarım işlevini yitirmişti sanki.
Vücudum daha fazla dayanamayarak yere yığıldı. Gözlerime bir perde indi.