5. bölüm · Kayıp İnci
4. Bölüm: Kayıp Sayfalar
Gözlerimi açtığımda odanın içine sabah ışığı dolmuştu.
Pencerenin aralığından içeri giren serin rüzgar perdeyi hafifçe hareket ettiriyor, kuş sesleri birbirine karışıyordu. Bir kaç dakika tavana bakarak öylece yattım. Bedenim dinlenmişti ama zihnim hâlâ dünün içinde dolaşıyordu.
Elimi yavaşça kaldırıp avucuma baktım. Beyaz gömlek kumaşı hâlâ yerindeydi ama gevşemişti. Parmağımla sargının kenarını yokladım. Acısı kalmamıştı. Sanki sadece ince bir sızı vardı.
"...Bir daha yardım etmem"
İstemsizce burnumu buruşturdum. Sanki çok ihtiyacım vardı. Asıl ben ona yardım etmem. Hiç etmedim de gerçi.
Kendi kendime söylenerek doğruldum. Ayaklarımı yatağın kenarından sarkıtıp bir kaç saniye oturdum. Sonra aklıma başka bir şey geldi. Tamamen aklımdan çıkmıştı. Taş merdivenler. Apollo'nun sesi dün olduğu gibi kulağımda yankılandı. "Yarın akşam taş merdivenlerin orada olacağım köylü kızı." Hah. Kollarımı göğsümde birleştirdim. Beklesin. İsterse sabaha kadar beklesin. Asla gitmeyeceğim.
Yatağı toplamaya başladım. Yastığı yerine koyarken istemsizce mırıldandım. "Bekler mi acaba..." Yok artık. Ne düşündüğümü fark edince elimdeki yastığı yüzüme bastırdım. Daha yeni uyandın Marissa, sağlıklı düşünemiyorsun. Derin bir nefes alıp, verdim.
Bugün Apollo'yu düşünmeye niyetim yoktu. Hemde hiç yoktu. Bugün yapacak daha önemli bir işim vardı. Kasabanın kütüphanesini bulmalıydım. Elbet bir bilgi ya da herhangi bir şey olmalıydı. Deniz kızları hakkında tek bir kitap bile bulsam yeterdi. Ne olursa olsun bulacaktım. Tek sorun vardı. Önce buradan çıkabilmek için güzel bir bahane bulmalıydım.
Oda az çok toplanmıştı. Sandığı açıp giyecek düzgün bir kıyafet aradım. Sonunda krem rengi ince keten gömleği çıkarıp giydim. Üzerine bej renkli, ipleri önden bağlanan korsemi geçirdim. Belimi hafifçe sardı ama hareket etmemi engellemiyordu. Ardından kahverengi, kat kat dökümlü uzun eteği giyip ince deri kemerimi bağladım. Son olarak pelerini omuzlarıma aldım.
Bugün kasabaya gideceksem çok dikkat çekmek istemiyordum. Kırık bir parça gibi duran inci kolyemi gömleğin içerisine sakladım.
Aynanın karşısına geçtim. Saç örgüm gece biraz dağılmıştı. Uğraşmak istemediğimden parmaklarımla birkaç tutamını düzelttim. Kendime baktım. Fena görünmüyordum. Sonra gözüm yine sarılı elime kaydı. “Sen bütün görüntüyü bozuyorsun.”
Odadan çıkıp banyoya gittim. Yüzüme su çarptıktan sonra biraz daha ayılmış hissettim. Elimdeki sargıyı çıkardım. Yara varla yok arası kalmıştı. Suya doğru uzattım. Yara suyla buluşunca gözlerimi kapattım. Soğukluk avucumu sardığı anda içimde tanıdık ama tarif edemediğim bir his uyandı. Sanki ince bir akıntı damarlarımda dolaşıp avucumda buluşuyordu. Gözlerimi açtığımda yaranın üzerinde altın rengi ince ışıklar dolaşıyordu. Yavaş yavaş yara kapanmaya başladı. İnanamayarak avucuma baktım. Bu gerçekten olmuş muydu? “Vay be, demek böyle avantajları da varmış.”
İyi ki dün Apollo’nun yanında yaşanmamıştı. Yoksa kendimi nasıl açıklardım. Elin ve Lior fark etmesin diye formaliteden bir sargı bezi ile tekrar sardım. Gömlek parçasını da atacaktım ama neden bilmiyorum. Atmak istemedim. Cebime sokuşturup banyodan çıktım.
Şifahane çoktan uyanmıştı. Girişe geldiğimde Elin ile karşılaştık.
“Günaydın, bir şeyler yedin mi?” Diye sordu. Aç olmadığımı söyledikten sonra kafasını salladı. Yorgun görünüyordu. Lior’a yardım etmemi istedi. Tam dışarı çıkacağımı söylemek için ağzımı açtım ki çoktan gitmişti. Sanırım planlarım suya düşmüştü. Hayır, işlerimi hemen halledip çıkacaktım.
Koşarak Lior’u aradım. Bir hastaya pansuman yapıyordu. Beni görünce gülümsedi. “İlaç odasından bana yanık merhemi getirir misin?" dedi. Tamam anlamında gözlerimi kırptım.
Genelde böyle işleri yapabiliyordum sadece. Saraya alınabilmek için çok daha fazlası gerekiyordu. İlaç odasına geldiğimde raflara baktım. Lior’un istediğini bulup tekrar yanına gittim. Onu izlemeye başladım. İzledikce daha çok öğreniyordum. Aynı yaşlardaydık ama benden daha fazla deneyim sahibiydi. Ben kitaplardan öğrenmeye çalışıyordum, o ise çoktan insanları iyileştiriyordu.
Hastasının işini bitirdikten sonra bana döndü. “Annem çarşıya inip listedekileri almamı istedi ama burada biraz daha işim var. Sen benim yerime gitmek ister misin? Tabii kaybolmam diyorsan. Yoksa sonra ben-”
Lafını bölüp hemen atladım. “Ben giderim!” Mutlulukla zıpladım. Fırsat ayağıma kadar gelmişti. Hiç geri teper miydim? Lior fazla mutlu olmama anlam veremedi. Kaşlarını çattı ama önümdeki üç hastaya bakınca vazgeçti. Son zamanlarda daha yoğun çalışıyordu. İlk geldiğimde sadece annesine yardım ediyor sanıyordum fakat şifahanede onunda emeği oldukça fazlaydı.
Hemen odama çıkıp bez bir çanta buldum. Lior listenin mutfakta olduğunu söylediğinden bir hışımla mutfağa gidip onu da alıp çıktım.
Başardım! Yani daha sadece şifahaneden çıkabildim. Ama en zor adım ilk adımdı.
Sabahın serinliği henüz çekilmemişti. Rüzgar pelerinin eteklerini hafifçe savuruyor, güneş taş duvarların üzerine yeni yeni vuruyordu. Lior’un verdiği listeye hızlıca göz gezdirdim.
Kurutulmuş adaçayı.
Bal.
İki şişe sirke.
Keten bez.
Birkaç farklı bitki tohumu…
Liste uzayıp gidiyordu. Bu kadar eksik var mıydı? Beni çarşıya değil sefere göndermiş. Listeyi katlayıp çantama koydum. Neyse, alışveriş bekleyebilirdi. Önce kütüphaneyi bulacaktım.
Son günlerde öğrendiğim her cevap, beraberinde iki yeni soru getiriyordu. Artık bir yerden başlamam gerekiyordu.
Kasabaya doğru yürürken yol yavaş yavaş hareketlenmeye başladı. Ellerinde sepetlerle yürüyen insanlar, dükkânlarını açan, masaları kuran insanlar, sokakta birbirini kovalayan çocuklar… Her şey yolunda gibi duruyordu.
Kasabanın taş kemerli girişinden içeri adımımı attığım an da istemsizce etrafı izlemeye başlamıştım. İlk dikkatimi çeken şey renkler oldu.
Ahşap dükkânların önüne saksılar dizilmişti. Camlardan sarkan çiçekler sabah güneşiyle birlikte canlanmış gibiydi.
Bir köşeden taze ekmek kokusu geliyor, biraz ilerden demir dövülürken çıkan tok sesler duyuluyordu. İki kadın yolun ortasında durmuş hararetle sohbet ediyor, yaşlı bir adam tezgâhının önünü süpürüyordu.
Garipti. Burası bana yabancıydı ama huzursuz hissettirmiyordu. Aksine sanki uzun zamandır burada yaşıyormuşum gibi tuhaf bir rahatlık vardı.
Listeyi hatırlamaya çalıştım. Bal… sirke… keten bez… çilek? Ah hayır çilek yoktu. Ama eklemekten sıkıntı gelmez diye düşünüyorum.
Bunları nereden alacağımı bilmiyordum. Etrafıma bakındım. İnsanlar sanki yıllardır aynı yolları yürüyormuş gibi hiç duraksamadan ilerliyordu. Ben ise olduğum yerde dönüp duruyordum. Kendimi belli etmemeye çalışsam da muhtemelen kaybolmuş gibi görünüyordum.
Yanımdan geçen yaşlı bir adama yaklaştım. “Affedersiniz.”
Adam elindeki sepeti koluna biraz daha çekip bana döndü. “Kasabanın kütüphanesini arıyorum.”
Kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Kütüphane mi?”
Başımı salladım. Gülümseyerek gözleeiyle işaret etti. “Şu sokağın sonundaki sarmaşıkların sardığı bina var ya… işte orası.”
Heyecanla yanıtladım. “Teşekkür ederim!” gülümseyip yoluma devam ettim.
Sokağın ortalarına doğru kalabalık azaldı. Taş yollar daralıyor, tezgah ve dükkanların yerini küçük evler alıyordu. Pencerelerin önünde rengarenk çiçekler vardı. Kokuları sokakları sarmıştı. Büyülü bir huzur vardı. Bu ülke bu kadar huzurlu muydu gerçekten?
Bir kız çocuğu ayağının ucuyla topu bana doğru kaçırdı. Top tam eteğime çarpacakken eğilip tuttum. “Yakalandın.”
Küçük kız bir kaç saniye bana baktı. Sonra utangaç gülümsemesiyle yanıma koştu. “Teşekkür ederim.”
Topu uzattım. “Bir dahaki sefere daha dikkatli ol.”
“Olmaya çalışırım.”
“Ben de.” Kız ne demek istediğimi anlamadan kıkırdayarak topunu alıp arkadaşlarının yanına koştu. İstemsizce gülümsedim.
Sokağın sonuna yaklaştığımda adamın tarif ettiği binayı gördüm. Sarmaşıklar neredeyse çatısına kadar tırmanmıştı. Eski duvarların arasında duran tabelada tek kelime yazıyordu.
Kütüphane. Kapının önünde bir an durdum. “Lütfen…” Elimi kapının demir koluna uzattım. Kapı yıllardır aynı sesi çıkarıyormuş gibi usulca gıcırdadı.
Kapıyı yavaşça ittim. İçeri adımımı attığım gibi dışarıdaki sesler geride kaldı. İçerisi serindi. Eski ahşabın, mürekkebin ve yıllardır açılıp kapanan kitapların kendine has kokusu birbirine karışmıştı. Güneş ışığı havada dans eden tozları görünür hâle getiriyordu.
Rafların yüksekliği dikkatimi çekti. Neredeyse tavana kadar uzanıyordu. Bazı rafların önüne küçük ahşap merdivenler yaslanmıştı. Kitapların sırtları birbirinden farklı renklerdeydi. Kimisinin derisi çatlamış, kimisinin altın yaldızlı yazıları zamanla silinmeye başlamıştı.
Çok kalabalık değildi. Benden başka sadece iki kişi vardı. Pencerenin yanında oturan yaşlı adam, burnunun ucuna kadar inmiş gözlüğünün üzerinden kalın bir kitabı okuyordu.
Adımlarımı yavaşlatarak rafların arasına girdim. Raflar konulara göre bölüm bölüm ayrılmıştı. Parmak uçlarımı kitapların sırtlarında gezdirdim. Şifacılık… bitki bilimi… krallık tarihi… yıldız haritaları…
Durmadan yürümeye devam ettim. Deniz? Okyanus? Efsaneler? Neden hiçbiri yoktu?
Rafların sonuna geldiğimde durdum. Bir kez daha baştan baktım. Yoktu. Gözlerimi kıstım. Bir rafı atlamış mıydım? Tekrar yürüdüm. Hayır, gerçekten yoktu.
Tam o sırada arkadan yaşlı ama dinç bir ses geldi. “Bir şey mi arıyorsunuz.” Omzumun üzerinden arkama baktım. Az önce pencerenin yanında oturan adam kitabını kapatmıştı. Yavaş adımlarla bana doğru geliyordu.
“Deniz kızlarıyla ilgili bir kitap arıyordum.” Adamın yüzündeki ifade bir anlığına değişti. Şaşırmış görünüyordu ama bu çok kısa sürü. Sonra normal bir ifadeyle gülümsedi. “Uzun zamandır kimse bunu sormamıştı.” Bakışlarını rafların üzerinde gezdirdi. Sanki çok eski bir şeyi hatırlamaya çalışıyordu.
“Eskiden vardı.” Cümlesiye kaşlarımı kaldırdım. “Vardı mı?”
Başını ağır ağır saldırdı. “Büyük savaştan sonra…” dedi. “Yaklaşık on sekiz yıl önce.”
On sekiz… tam benim doğduğum yıl. Mideme görünmez bir taş oturdu ama ses etmedim.
“Krallığın emriyle kaldırıldılar.”
“Hepsi mi?”
“Hepsi.” Kütüphanenin sessizliği daha ağır gelmeye başladı. İstemsizce “Neden?” diye sordum. Bu kadar mı nefret ediyorlardı. Tarihten, sayfalardan silecek kadar.
Adam omuz silkti. “Sadece emir geldi, biz de kaldırdık.” Parmaklarını bastonunun üzerine geçirdi.
Raflara tekrar baktım. Bir sürü kitap vardı. Çeşit çeşit. Ama sanki en çok ihtiyacım olanlar hiç yazılmamış gibiydi. Yaşlı adam bu kez bana dikkatlice baktı. “Evlat… bazen bazı sayfalar kaybolmaz. Sadece okunmaları istenmez. Merak güzeldir ama fazlası başına dert açar.” derin bir nefes verdi. “Yerinde olsam o konuyu kurcalamazdım.” Adam gülümsedi ve arkasını dönüp eski yerine geçti.
Kısa bir duraksadım. Yanlış kişiye “arama” demişlerdi. Merakım artık cevap bulmaktan çok daha büyüktü. Teşekkür edip kapıya doğru yürüdüm. Her şeyi yok etmiş olamazlardı. Burada yoksa başka bir yerde elbet vardır. Kapıyı açıp dışarı çıktığımda kasabanın uğultusu yeniden kulaklarımı doldurdu. Elimde hâlâ alışveriş listesi vardı. Ama aklım çoktan başka bir yere gitmişti.
Saray.
Adım adım tekrar çarşının göbeğine geldim. Gördüğüm ilk dükkâna girdim. Kapının üzerindeki küçük zil içeri girdiğim an da ince bir ses çıkardı.
Raflar cam şişeler, bez torbalar ve türlü türlü baharatlar ile doluydu. Tezgahın arkasındaki orta yaşlı kadın gözlüğünün üzerinden bana baktı. “Hoşgeldiniz.”
“Merhaba…. Bunlardan var mı?” Listeyi kadına uzattım. Kadın göz ucuyla okuyup başını salladı. “Şifahaneden misin?”
Onaylar gibi başımı salladım. “Yeni sayılırım.”
Kadın raflardan istediklerimi toplamaya başladı. Ben de dükkanı inceliyordum. Aktar dükkanlarına benziyordu. Tek fark buradakilerin gerçekten işe yarıyor gibi görünmesiydi.
Kadın torbayı bana uzatı. O an aklıma para almayı unuttuğum geldi. Telaşla çantayı kurcaladım. Kafamı kaldırıp tam konuşacaktım ki kadın, “Elin’e selam söyle.” diyerek beni susturdu. Ardından rafları toplamaya başladı. Oradan çıkarken neden para beklemediğini düşündüm. Sanırım daha sonra Elin ile aralarında halledeceklerdi.
Yürürken bir tezgahın önünde durdum. Fırından yeni çıkan çöreklerin kokusu açlığımı hatırlatmıştı. Para almadığıma lanet ederek yürümeye devam edecektim ki, tezgahtar adamın seslenişini duydum “Şifahanedensin değil mi?”
Kime söylediğini anlamak için etrafıma baktım ama adam sadece bana bakıyordu. Herhâlde aldığım malzemelerden anlamış olmalıydı. Gülümseyerek küçük bir çöreği bana uzattı. “Aç çalışılmaz.”
Teşekkür ederek geri çevirmek istedim ama adam kabul etmedi. Bi ara parasını ödemek şartıyla kabul ettim.
Buranın bu kadar sıcak ve samimi olabileceğini düşünmemiştim. Halk ya da benim gördüğüm kadarıyla kasabanın insanları çok iyiydiler. Bu ülkenin tek sorununun kral olduğunu düşünüyorum. Tanımıyorum ama eminim.
Şifahanenin kapısını omzumla iterek açtım. İçerisi her zamanki gibi hareketliydi. Bir köşede çocuk ağlıyor, diğer köşede bir hasta şikayet ediyordu.
Lior beni görünce derin bir nefes verdi. “Nihayet gelebildin.”
Çantayı masaya bıraktım. “Kaçmadım merak etme,” dedim.
“Daha çok kaybolduğunu düşünmüştüm. Şaşırtıyorsun beni.” omzuna hafifçe vurdum. “Terbiyesiz.” Gülerek listeyi elimden alıp tek tek kontrol etmeye başladı. Bir süre sessizce saydı sonra başını kaldırıp onaylarcasına bir bakış attı. O işine geri dönerken bende mutfağın yolunu tuttum.
Elin akşam yemeğini hazırlamaya başlamıştı bile. Yardım etmek için yanına gittim. “Ben ne yapabilirim,” dedim. Sebzeleri doğramaya devam ederken kısa bir bakış attı. “Yorgun görünüyorsun, sen odana çıkıp dinlen.”
Normalde karşı çıkardım ama diretmedim. Kafamı sallayarak mutfaktan çıktım. Odama gitmeden önce kitaplıktan birkaç kitap aldım. Boş durmamam gerekiyordu. Boş geçen her saniye bana geride olduğumu hissettiriyordu.
Odaya girer girmez kitapları yatağın üstüne fırlattım. Camı açık bıraktığım için içerisi fazla serindi. Camı kapatıp yatağa uzandım. Kitaplardan birini elime aldım. Şifacılık hakkında genel bilgiler. Kısa kısa göz gezdirdim. Saraya alım daha yapılmamıştı. Bende zaten hâlâ yeterli bilgiye sahip değildim. Kitaplar bir yere kadar işe yarardı. Deneyim kazanmam gerekiyordu.
Kitabı göğsümün üzerine bıraktım. Kafam bu kadar dağınıkken çalışmak işkence gibi geliyordu. Saraya bir an önce gidebilmeliydim. Tavana bakarken yaşlı adamın sözleri tekrar aklıma geldi. “Krallığın emriyle kaldırdılar.” Parmaklarım istemsizce gömleğimin altındaki inci parçasını buldu. Bizden neden bu kadar korkuyorlardı. Biz gerçekte kimdik?
Merak güzel şeydir ama fazlası başına dert açar falan. Sanki şu ana kadar çok sakin bir hayatım varmış gibi. İnsanlar gerçekten hiç bir şey bilmiyor. Aramayacak mışım? Dudak büktüm. Ne zaman bir adım atsam dur diyorlar.
Aramayayım da ne yapayım? Hiçbir şey bilmiyordum. Kim olduğumu, neden burada olduğumu, neden herkesin aynı konudan kaçtığını ve benden ne beklediklerini…
İnciye tekrar baktım. Neredeyse sıradan bir taş gibi görünüyordu. Oysa koskoca halkın elinde kalan son umuttu. Yani anladığım kadarıyla öyleydi. Parmağımla yüzeyini usulca okşadım. “Seni de konuşturamıyoruz.”
İnci tahmin edileceği üzere hiçbir şey söylemedi. İç çektim. Nelerle uğraşıyordum böyle…
Ne kadar öyle yattığımı bilmiyorum. Kitap açık halde göğsümün üzerinde bekliyordu. Neredeyse hiç ilerleyememiştim. Pencereden vuran ışık değişmişti. Hava kararıyor, akşam oluyordu. Gözlerim istemsizce dışarıya kaydı.
“Yarın akşam taş merdivenlerin orada olacağım.”
Hayır gitmeyeceğim. Bana neydi? Birbirimizi tanımıyoruz bile. Neden gideyim ki? Hem o kadar laf ettim. Gidemem. Gerçekten sinir bozucunun tekiydi.
…
Başımı iki yana salladım. Zaten söz vermemiştim. Gitmemem daha mantıklıydı. Hem ya biri görürse?
Beş dakika sonra hâlâ aynı yerdeydim. Can sıkıntısıyla doğruldum. “Oturmaktan bunaldım sadece.” Kendi kendime açıklama yapıyordum. Kimse sormamıştı.
Odada daha fazla oturamayacağımı anlayınca ayağa kalktım. Biraz koridorda dolaşırım diye düşündüm. Belki Lior’un işi bitmiştir. Onu biraz rahatsız eder, sonra geri dönerdim.
Koridora çıktım. Şifahane sabaha göre sessizleşmişti. Hastaların çoğu gitmiş, geriye alçak sesli konuşmalar kalmıştı.
Lior'un odasının kapısına geldim. Kapıyı yavaşça tıklattım. Ses gelmedi. Uyudu mu acaba erkenden? Kendi kendime söylenerek kapıyı hafifçe araladım. Oda boştu. Omuzlarım düştü. Neredeydi? Mutfakta mıydı acaba.
Tam çıkacakken masanın üzerindeki küçük ahşap kutu dikkatimi çekti. Daha önce görmemiştim. Merakla yaklaştım. “Kilitte takmamış.”
Kapağı kaldırınca küçük cam kavanozlar ortaya çıktı. Birinin içinde koyu renkli ince bir toz vardı. Diğerinde de gül yapraklarını andıran kırmızımsı bir merhem. Birkaç fırça. İnce saplı küçük taraklar ve daha nice garip tozlar. Gözlerimi kıstım. “...Lior?”
Kutuyu biraz daha karıştırdım. Gülmemi tutamadım. “Şifahanede çalışıp gizlice prenses mi oluyorsun sen?”
Aynanın karşısına geçip kendime baktım biraz tuhaf görünüyordum. Göz altlarım mı çökmüştü? Parmağımın ucuyla kırmızımsı merhemden birazcık aldım. Denemekten zarar gelmezdi.
Yanağıma hafifçe sürdüm. Bir yanağıma… sonra diğerine… Başımı sağa sola çevirdim. Allık gibi duruyordu. “Fena olmadı.” Kutudaki ince sürmeyide elime aldım. “Daha da fena olmaz herhalde.”
Daha önce gördüğüm şeylere benzemiyorlardı. Kokuları ve renkleri daha keskindi. Sürmeyi dikkatlice gözümün altına çekmeye çalıştım. İlk denemede elim kaydı. “Dur.” Kolumu masaya dayayıp tekrar denedim. Bu kez düzgün olmuştu. Gözlerim sanki biraz daha belirgin görünüyordu. Maviliği ortaya çıkmıştı. Kaşlarımı kaldırdım. Demek işe yarıyormuş.
Birkaç saniye aynadaki yansımama baktım. Sonra birden irkildim. “...Ben ne yapıyorum?” Apollo’nun yüzü istemsizce aklıma geldi. “Hayır.” Hemen başımı iki yana salladım. “Onunla ne alakası var.” Avcuma biraz su döküp yanağımdaki rengi silmeye çalıştım. Yarısı silindi ama diğer yarısının inatçılığı tuttu. Aynaya tekrar baktım. Neyse ki böylesi daha doğal duruyordu.
Kutunun kapağını özenle kapattım. Dağılmış yerleri topladım. Lior fark etmese daha iyi olurdu. Kapıya yöneldim. İki adım attıktan sonra durdum. Geri dönüp aynaya son bir kez baktım. “Abartılı olmamış.”
Bu cümleyi söyler söylemez kendime göz devirdim. Kime açıklıyorsam artık. Kapıyı usulca kapatıp dışarı çıktım.
Mutfağa doğru yürüdüm. Elin mutfaktaydı. Beni görünce şaşırdı. “Bir şey mi oldu? Yemeğe de gelmedin.”
“Yok… aç değilim de,” dedim. “Biraz dışarıya çıkacağım.”
Elindeki kavanozu yerine bıraktı. “Emin misin?”
Hızlıca kafamı salladım. “sadece biraz hava almak istedim.” Bunu söylerken oldukça mantıklı gelmişti. Tam olarak yapacağım şey buydu. Hava almak.
Elin her zamanki gibi birkaç saniye yüzüme baktı. “Çok geç olmadan dön.”
“Merak etmeyin,” diyerek onayladım.
Sadece hava almaya gidiyorum. Oraya değil.
…
Belki sadece yolumun üstündedir.
Siyah bir pelerini omzuma aldım. Dikkat çekmek istemiyordum. Şifahanenin kapısını arkamdan usulca kapattım. Akşam serinliği yüzüme çarpar çarpmaz derin bir nefes aldım. Sokaklar gündüze göre daha sakindi. Tezgahlar kaldırılmış, çocuk sesleri kesilmeye başlamıştı. Evlerin pencerelerinde birer birer ışıklar yanıyordu. Yürüyüşümü ağırdan alıyor, etrafı izliyordum.. Ayaklarım düşüncelerimin aksine, yolu benden daha iyi biliyor gibiydi.
Her köşeyi duraksamadan dönüyor, beni istemediğim kadar kararlı adımlarla aynı yöne götürüyordu. “Ne tesadüf,” diye homurdandım. “Meğer yol gerçekten buradan geçiyormuş.”
Taş merdivenler uzaktan görünmeye başladığında kalbim anlamsız bir şekilde hızlandı. Adımlarımı yavaşlattım. Aşağıda durup yukarı doğru baktım. Boş gibi duruyordu. Gelmemiş miydi?
“Neyse.” Omuz silktim. Gelmemesi daha iyiydi. Gelmesi için bir sebep yoktu. Ben gelerek hata etmiştim. Ne bekliyordum ki. Hırsızlara güvenilmez.
Tam arkamı dönecektim ki… Tanıdık bir ses beni durdurdu.
“Gelmeyeceğini sanmıştım, köylü kızı.”
