3. bölüm · Kayıp İnci

2. Bölüm: Kıyıya Vuran Sır

Sirius ...

Uyandığımda etraf sessizdi. Keskin bitkisel bir koku vardı. Sanki biri beni çiçeklerle azarlamış gibiydi. Boğazım kuruydu, başım zonkluyordu. “Harika,” diye mırıldandım. “Demek ölmedim.”

Kapı gıcırdayarak açıldı. Genç bir kız başını içeri uzattı, göz göze gelir gelmez yüzü aydınlandı.
“Tanrıya şükürler olsun," dedi. “Uyanmışsın.”
Kaşlarımı çattım. “Ölmeli miydim?”

Kız güldü, gerçekten güldü. İçten, neşeli bir şekilde. Kumral saçları omuzlarına kadar geliyordu, üzerinde dizinin altına gelen toz pembe tonlarında bir elbisesi vardı. Yabancı durmuyordu. “Gece boyunca ateşin düşmedi. Açıkçası sabaha kadar seni dürtüp uyandırmak istedim. Ama annem çok kızardı.” Şaşkın bakışlarımı fark etmiş olmalı ki yanıma geldi.

“Ben Lior.” Diye şakıdı kız. “Annem burada şifacı. Bende şifacı olmak istiyorum.” Neşesi insanı büyüleyen cinstendi.

Demek bir şifahane. Bayılıp uyandığım yerler arasında listeye eklendi. Ama buraya nasıl gelmiştim. En son ormanda yürüyordum sonra… Bir ses duymuştum sanki. Bir erkek sesi gibiydi. Buraya beni o mu getirmişti.
“Ben de Marissa.” Diyebildim sonunda.

İkimizde bir şey söylemedik. Sevecen bir gülümsemeyle bana bakıyordu Lior.
“Ben buraya nasıl geldim.” dedim.

Lior omuz silkti. “Seni biri getirdi. Yüzünü göremedim, pelerini yüzünü kapatıyordu.” Sonra ekledi, “Beyefendi gibiydi ama sessizdi, bir şey demeden kayboldu. Kim olduğunu anlayamadım. Sen tanıyor muydun?”

Beyefendi, pelerin. Aklıma hiç bir şey gelmedi açıkçası. Sanki burada ki herkesi tanıyordum da aklıma gelegektur. Şuan bunu düşünmeye hakim yoktu. “Hayır tanımıyorum,” dedim.

“Bir süre daha kalman gerekebilir. Ateşin hâlâ yüksek.” dedi Lior.

Haklıydı. Her hücrem karaya karşı protestodaydı.
Lior bir an durdu, beni baştan aşağıya süzdü. Meraklı bakışları vardı. “Seni burada daha önce görmedim,” dedi. “Nereden geldin?”

İşte geldik o soruya.
Derin bir nefes aldım. Dünyadan geldim desem inanan olur muydu ki. Gerçi beni yaşatırlar mıydı orası ayrı.

“Uzak bir kasabadan geldim.” Dedim. “Pek durulacak bir yer değildi.”
Lior başını salladı. Gerçekten üzülmüş gibi duruyordu. “Anladım, bazen gitmek en sağlıklısıdır.” Dedi.

Keşke bilseydi. Ben sadece gitmemiştim. Yanlış evrene düştüm.

Lior bir an durdu. Kaşlarını çattı. “Üstün biraz kirlenmiş, çamur bulaşmış olmalı.”
Üzerime baktım, haklıydı. Biraz pasaklı duruyordum. Elbiseme hem çamur bulaşmıştı hem de bazı yerlerinde ufak yırtıklar vardı.
“Dur!” Dedi. “Sana kendi kıyafetlerimden getireyim.”

Bir şey söylememe fırsat kalmadan kapıdan çıkmıştı bile. Nasıl bu kadar enerjisini koruyabiliyordu. Az sonra döndüğünde, elinde açık renkli bir elbise vardı. Krem tonlarında, hafif kumaşlı. Omuzdan bağlanan ince ipleri ve üst kısmını saran kahverengi bir parçası vardı. Ne çok süslü ne fazla sıradan. Uzun etekleri yere doğru yumuşakça dökülüyordu.

“Elimdeki en rahat şey bu.” Dedi gururla. Lior elbiseyi yatağın kenarına bıraktı. “Üstünü değiştir sen, ben dışarıda olacağım,” dedi.
“Teşekkürler.” diyebildim sadece.

Kapı kapanınca hızla üstümü değiştirdim. Elbise bedenime tam oturmuştu.
Odanın kenarında duran aynaya yaklaştım. Kenarları kararmış, bazı yerleri kırılmıştı. Yansımam çok net değildi ama iş görürdü. Saçlarımın mavi yansımaları pencereden süzülen ışıkla belli belirsiz ortaya çıkıyordu.

Kapıya doğru baktım.
Kısa bir gezintinin sakıncası olmazdı herhalde.

Koridora çıkıp sessiz adımlarla çıkışa doğru yürüdüm. Şifahane geride kalırken sesler arttı. Kapıdan dışarı adımımı attığım an kasabanın içine düştüm.

İnsanlar tatlı bir telaşla koşturuyordu. Satıcılar tezgahlarını kurmuştu. Sepetler dolusu meyve, kumaşlar, baharatlar. Sesler birbirine karışıyordu. Pazarlıklar, kahkahalar, şikayetler. Bazı yerlerde “Asvera” yazılı tabelalar bulunuyordu. Kalabalığın içine karıştım. Birkaç tezgahın önüne geçip takıları inceledim. Olağanüstü güzellikteydi hepsi.

Tam sakin bir yer de olduğunu düşünüyordum ki biri omzuma sertçe çarptı.

“Hey-” dememe kalmadan bileğimden tuttu.
Ve koşmaya başladık.
“Ne yapıyorsun sen?” Dedim ama cevap vermedi. Adımları hızlıydı. Zaten halsizdim bir de bu koşuşturma hiç ilaç olmamıştı bana. Dar bir sokağa girdik. Evler birbirine çok yakındı, gölgeler uzundu.

Bir an durduk. Sırtım taş duvara çarptı. Ağzımı sıkıca kapattı. Ölümüm böyle mi olacaktı gerçekten. Hem de o kadar şeyi atlattıktan sonra? Daha yolun başındayız ama olsun. İşte bunu kendime yediremem.

Tam itecekken sokaktan ayak sesleri geldi. Birden fazla. Yaklaştıklarını duyabiliyordum. Nefesimi istemsizce tuttum. Eli hâlâ ağzımdaydı.

Pelerininin şapkası hafif açıktı. Gözlerim onun gözlerine kaydı. Susmamı ister gibi bakıyordu ama sanki gözlerinde bir ışıltı vardı. Adrenalinden mi kaynaklı bilmiyorum fakat bu olay hoşuna gitmiş gibiydi.

Ayak sesleri sokağın girişinde durdu. Bir kaç farklı ses duydum. Sonra uzaklaştılar. Sessizlik geri geldiğinde elini çekti.

Elini ittim. “Bu yaptığın kaçırma sayılıyor.”
“Hayır.” Dedi sakince. “Kaçırsaydım ellerin bağlı olurdu ve bu kadar rahat konuşuyor olmazdın.”

Kaşlarımı çattım. İşaret parmağımı ona doğru tutarak “Bir daha elimi tutarsan-” diye sesimi yükseltmiştim ki lafımı kesti.

“Bağırırsın, evet anladım.” İki elini havaya kaldırıp konuştu.

Bir adım geri çekildi. Pelerinini araladı. Yüzü ortaya çıktı. Yüz hatları belirgindi. Fakat sert durmuyordu aksine eğlenceli birine benziyordu. Artı olarak başına iş açmayı seven birine. Gözleri gecenin karanlığında kaybolan türdendi.

Gözleri etrafı kollarken dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme vardı.
Bakışlarım istemsizce ellerine kaydı. Avucunda küçük bir kese vardı.

“Çaldın mı onu sen?” Dedim.
Dudakları biraz daha kıvrıldı. “Bulmak ve çalmak arasında ince bir çizgi var,” omuz silkti. “Ben o çizgide yürümeyi seçiyorum işte.”
“Harika!” Dedim. Karşıma filozof bir hırsız çıkmıştı. Gelir gelmez ne güzel insanlarla tanışıyorum öyle.

Ayak sesleri tekrar duyuldu. Bu kez daha uzaktan. O geri çekildi. Birinden kaçıyor gibiydi. Kesede ne vardı acaba. Bir sürü soracak sorum olsada susmayı seçtim. Sonuçta bir hırsızla karşı karşıyaydım. Tedbir önemli.

“Şanslısın, bugün kötü günümde değilim.” Dedi.
“Bu iyi haber mi?” diye sordum.
“Bence evet.” Dedi ve arkasını döndü. Gitmeye hazırlanırken, “Adın ne ?” diye sordum.

Durdu bana baktı. Kararsız gibi duruyordu. “Bu bir sır olarak kalsın,” dedi. “Apollo.” Göz kırptı ve yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Kader bizi tekrar karşılaştırırsa” dedi, “o zaman tanışmış sayılırız.” Kısa bir duraklama yaptı. “Bu sayılmaz.”

Ve gitti.
Kalbim hızla atmaya devam ederken, merakımda artıyordu.
Olduğum yerde kaldım. Acaba tekrar karşılaşır mıydık?
İstemeden… gülümsedim.

~

Şifahanenin kapısını itip içeri girdim. Bir sandalye devrilme sesi geldi. “Marissa?” Lior hızlı adımlarla yanıma geldi.
“Nereye kayboldun sen, dinlenmelisin, kaçtın sandım.” Hızlı hızlı konuşuyordu. Gözleri telaşlı görünüyordu. Gerçekten merak etmiş miydi?
Elini alnıma koydu. “Ateşin düşmüş gibi ama hâlâ burada kalıyorsun anlaştık mı?”
“Şimdilik.” Dedim. Buradan çıkmam lazım. Saray ne kadar uzaktadır acaba. Şifahane büyük bir yerdi. Yetkili bir yere de benziyordu. Sarayın çok uzak olduğunu sanmıyorum.
“Bakacağız ona, kasaba bu aralar biraz karışık. Çok dikkat çekmemeye çalış.”
“Geç kaldın.” Dedim.
“Ne?”
“Hiç.” Diyerek omuz silktim.
Kafasını iki yana umutsuzca salladı. “Ben sana bir çorba getireyim en iyisi.”
Tam cevap verecektim ki karnımın gurultusu cevap olmuş oldu. Bu anı mı bekliyordun sanki.

Lior bana baktı. Sonra sırıtışı yavaşça yüzüne yayıldı. “Buraya geldiğinden beri bir şey yedin mi?”

Tabii canım kraliyet sofrasıyla karşılandım. Bakışlarımı kaçırmamdan anlamış olmalıydı. “Belli.” Dedi. Lior kolumdan tutup beni yatağa doğru yönlendirdi. “Otur kıpırdama, hemen geliyorum.” Kafamı salladım ve yatağa yatıp kafamı geriye attım. Keşke Uru’ya daha çok soru sorsaydım.

Lior çıkalı çok olmamıştı ki tekrar kapı açıldı. İçeri orta yaşlarda bir kadın girdi. Siması tanıdıktı… Lior.
“Elin.” Dedi kendini tanıtarak. “Şifahanenin sorumlusu, Lior’un da annesiyim. Tanışmış olmalısınız."
Elindeki küçük şişeyi masaya bıraktı. Yabancı bir biitki kokusu odaya yayılmıştı. “Bu ateşin için. Biraz keskindir sersemlik yaratabilir.”
“Alışkınım.” Dedim.

Elin bir süre beni izledi. Rahatsız edici bir bakışı yoktu. Kim olduğumu tartar gibi bakıyordu. Lior gerçekten annesine benziyordu. Bakışları bile aynıydı.

“Buraya nereden geldin?” Diye sordu sonunda.

Yalanımı tekrar ettim. “Uzak bir kasabadan.”
Başını salladı. Kabul etti ama yuttuğunu sanmıyorum. Zeki biri olmalıydı. Ya da ben çok salaktım. “Peki, kalacak bir yerin var mı?”

Çok güzel bir soru.

“Yok.” Dedim. Bu kısmı hiç düşünmemiştim. Uru sağolsun, bu balık gerçekten hiç bir yardım yapmadı. Hemen attı beni savaş meydanına. Neyin acelesi anlamıyorum.

“Şifahanede kalabilirsin.” Dedi. “Bize yardım edersin, karşılığını da alırsın. Yardımcıya ihtiyacımız vardı, bizim için de iyi olur.”

Gerçekten ihtiyaçları var mıydı bilmiyorum ama benim vardı. Kabul etmek zorundaydım ama bir yere tutunmakta tehlikeliydi. Açık vermekten korkuyordum. Hem şifahaneden saraya nasıl geçecektim. Nasıl bir transfer işi bu.

Tam bir şey söyleyecektim ki kapı açıldı.
“Eveeett!” Lior içeri daldı. “Çorba hazır.” Dedi zaferle. Bana bakıyordu, gözleri parladı. “Kalıyor mu?”

“Ben teklifi yaptım.” Dedi Elin.

Çorbaya baktım, sonra Lior’a, sonra Elin’e.
Çok açım.
Lior'un elinden çorbayı aldım. Daha önce hiç görmediğim bir çorbaydı. Kokusu da değişikti. Bir kaşık aldım. Kafamı kaldırıp Lior'a baktım. O da gülümseyerek göz kırptı. Bu hayatımda içtiğim en güzel çorba olabilirdi. Bir sürü lezzeti aynı anda alıyordum ama asla rahatsız etmiyordu. Aksine uyumlu olmuş ve bir şölene dönüşmüştü.

“Şimdilik kalırım.” Dedim.
Lior sırıttı, Elin’de başını salladı.

~

İki gün sonra.
Artık tamamen ateşim düşmüştü. Ya da en azından vücudum bu evrenle kavga etmeyi bırakmıştı. Elin buna iyileşme diyordu, ben alışma diyorum.
Elinin yanında şifahane de çalışmak sandığımdan zor çıkmıştı. Daha iki gün olmuştu oysaki. İyi hisseder hissetmez yardım etmek istemiştim.

Şifalı otları yanlış kavanozlara koymuş, kavanozların yerini karıştırmış; bir kaç tanesini (şüpheli) de kırmıştım.

Elin hep aynı sabırla, “Sorun yok alışacaksın” diyordu.
Hayal kırıklığı yaşamasını istemiyordum ama aynı zamanda hâlâ düşünmeye vaktim olmayan bir plan vardı.

Gün ağır ağır akşama dönerken içeride ki sesler de sakinleşti. Şifahanenin duvarları üstüme doğru geliyormuş gibi hissettim. “Biraz hava almam lazım, çok uzaklaşmam.” Dedim Elin’e
Başını salladı. “Karanlık çökmeden dön.”

Dışarı çıktığımda hava serindi. Kasaba günün telaşını üstünden atıyordu. İnsanlar evlerine çekiliyor, sokaklar sessizleşiyordu.

Adımlarım beni şifahaneden biraz uzağa götürdü.
Taş basamaklar vardı. Biraz yıkılmış, fazlaca eskimiş. Yanında yarı devrilmiş ve pas tutmuş bir at arabası duruyordu. Taş basamağın üzerine oturdum.
Birkaç gündür buradayım ve hâlâ elle tutulur bir planım yoktu. Ne geri dönebiliyorum ne de ileri yol alabiliyorum.

Gökyüzüne baktım. Hava kararmıştı bile. Okyanus yoktu, Uru yoktu. Sadece düşüncelerim ve ben vardık. Hiç de adil değil.

Taş basamakların soğuğu bacaklarıma geçmeye başlamıştı ki arkamda bir adım sesi duydum. Tek bir adım sonra duraklama. Omzum gerildi. Düşünmeden elbisemin altında dizime bağladım küçük bıçağı çekip döndüm. Soğuk çelik refleksle bir boğaza dayandı.
“-!”
Bu kez ses ondan çıktı.
“Hop!” Dedi hızla. Ellerini kaldırdı. “Bu biraz hızlı oldu. Nereden buldun sen onu.”
Apollo.
Kalp atışım ve nefesim yavaş yavaş normale döndü.
Pelerini omzundaydı. Yüzünde aynı sırıtış vardı. Gözleri elimdekindeydi.
“Sen miydin?” Dedim.
“Başka kim olacak. Ama kabul ediyorum,” eliyle bıçağı işaret etti. “ Etkileyici bir girişti.”
Bıçağı geri çektim ama indirmedim. Bir adım geri gitti, sonra güldü.
“Bu kadar korkmana gerek yoktu, bir şey çalmaya gelmedim.” Dedi.

"Çok sağol, çok iyisin." Bıçağı tekrar elbisemin altına, bacağıma bağlandığım kumaşa yerleştirdim.

“Nereden buldun sen onu?” diye sordu.
“Eee yani bizim de ufak numaralarımız var.” Şifahanede ot kesiyorum mesela.
Hoşuna gitmiş gibi güldü.
Gözlerine baktım, karanlığı içine hapsetmişti. Nereden bulmuştu beni. “Ayrıca beni mi takip ediyorsun sen?”
“Yok” dedi yanımdaki basamağa otururken. “Yolum buraya düştü, sende yolumun üstündeydin. Hem bu saatte güzel bir kızı burada tek bırakmak yakışmaz.” Yalancı hırsız.
“Hiç inanmıyorum sana biliyor musun. Bu bir açıklama sayılmaz.”
“Biliyorum,” dedi. “Ama işe yarıyor.” Apollo etrafına baktı sonra bana döndü. “İsmini hâlâ bilmiyorum.”
Kaşımı kaldırdım. “Çok mu merak ediyorsun?”
“Çok.” Dedi harfleri uzatarak. Alay mı ediyor bu hırsız benimle.
“Marissa.” Dedim.
Dudaklarının kenarı kıvrıldı “Güzel.”
Bu kadar basit bir kelimenin etkisinde kalmama sinir oldum. Saçmalama Marissa.
“Bu da mı çalıntı bir yorum.”
“Hayır” dedi, göz kırparak. “Kalbimden çıkan bir yorum, çalmak sayılmaz.” Göz devirdim ama gülümsediğimi fark edince hemen ciddileştim. Apollo basamağa ayaklarını uzattı. Sanki babasının yeri.

“Sen ne yapıyorsun burada Marissa?”
Omuz silktim. “Düşünüyordum.”
“Tehlikeli.” Dedi. “Ben çok kullanmam, tavsiye de etmiyorum.”
“Belli.”
Kısa bir kahkaha attı. Gülüşü melodi gibi dağıldı etrafta.
“Buraya ait durmuyorsun.” Dedi.
“Bunu söyleyen ilk kişi değilsin.”
“O zaman yanılıyor da değilim.” Verecek cevabım yoktu. Haklıydı ve her zerrem buraya ait olmadığımı vurguluyordu.

Bir süre ikimizde konuşmadık. Gecenin sessizliğini dinledik. Sanki konuşursak büyü bozulacaktı. Hava iyice kararmıştı. Gökyüzü yıldızlarla buluşmuş, tamamlanmıştı. Kim di bu çocuk, gerçek Apollo kimdi. Ya da gerçekten adı Apollo muydu ve ben neden bunları düşünüyordum. Unutma Marissa sadece görev var. Kendime bunu hatırlatmam gerekiyordu. Çünkü aklım bu konuda berbat çalışıyordu. Kafamı toplamaya ihtiyacım var.

Apollo sessizliği bozdu. “Ben artık gideyim, geceye kalırsam alışkanlıklarım kötüleşiyor.” Daha geleli çok olmamıştı bile.
“Mesela?”
“Mesela… gitmek istemiyorum.”
Kısa bir nefes verdim. “Bu alışkanlık sayılmaz. Hem hırsız olmakta kötü bir alışkanlık hatırlatayım.” İstemsizce daha yumuşak çıkmıştı sesim. Bunu fark edince boğazımı temizledim.
“Hırsız mı?” Elini kalbine doğru götürdü. “Çok kırıldım.”
Kıkırdadım. “Eminim alınmışsındır. Sana bir sorum olacak.”
“Gönder gelsin.”
“Kimsin sen, kim var bu pelerinin altında.”
Geriye doğru yaslandı. “Eminim yakında öğrenirsin köylü kızı.”
“Köylü kızı?”
“Ne? Değil misin? Tck tck insan hiç kendinden utanır mı köylü kızı.”
“Bak,” dedim sakin olmasını umduğum bir sesle. “Bir daha öyle dersen-”
“-Ne” diye atladı. “Kellemi mi alırsın bu sefer.”
“Ciddiyim.”
“Bende.” Dedi ama ciddiye benzemiyordu. Daha çok eğleniyordu.

Kollarını göğsümde kavuşturdum. “İnsanlarla oynamayı seviyorsun.”
Bu kez sesli bir kahkaha attı. Haklıydım.
“Alındın mı yoksa?”
“Alınmadım.”
“Alındın.”
“Hayır.”
“Yüzün öyle demiyor ama.”

Afallamış bir şekilde kaldım. Ve… evet konuyu kapatmayı başarmıştı. Kim olduğunu söylemedi. Hırsız olduğu için miydi yoksa başka bir şey mi vardı. Çok güzel manipüle olmuştum.

“Ne oldu, daldın gittin. Kabullenme aşamasındaysan rahatsız etmeyeceğim.”
“Çok komiksin.”
“Biliyorum.”
Sertçe baktım. “Sus artık.”

Ayağa kalktı ve arkasını dönüp, “Merak etme kulağa hoş geliyor.”
“Bir daha söylersen pişman olursun.”
Her zamanki gülümsemesini takındı. “Bak sen, çok korktum.”

Geri geri bir kaç adım attı. Pelerini omzundan kaydı. “İyi geceler köylü kızı.”
Cevap veremeden karanlığın içinde kayboldu. Köylü kızı. Neden sürekli bir şeyin kızı olmak zorundayım. Burada ki herkes delirmiş.
Söylene söylene ayağa kalktım. Şifahaneye doğru adım adım, yavaş yavaş yürüdüm. Arkamdan gelmeyeceğini biliyordum ama yine de biraz durdum. Ayak sesleri yoktu. Neden dinliyorsam zaten. Yanımda olmak zorunda değil. Daha tanımıyorum bile onu, beni ilgilendirmez. Kafamı sallayıp düşüncelerimi sertçe toparladım. Plana odaklanmalıyım.

Saray hakkında kimden bilgi alabilirdim. Bana bir giriş bileti lazım ama nasıl. Lior saf biri. Fazla saf. Ama elbet bir şeyler duymuştur. Elin. Elin savaş zamanını daha iyi biliyor olmalı. Kimlerin gidip geldiğini, kimlerin hayatta kaldığını. Çaktırmadan ona sormak lazım. Acaba Soren‘i tanıyor mudur? Lior'un babasını hiç görmemiştim. Bahsetmemişlerdi. Bir alakası olabilirdi belki. Şifahanenin önüne geldiğimde derin bir nefes alıp içeri girdim. Lior uyumamıştı, masa da bir kaç kitap vardı. Çok ses çıkarmamaya çalışarak yanıma gittim. Geldiğimi fark edince gülümsedi.

“Hoşgeldin, otursana,” dedi. Sandalyeyi çekip oturdum. Kitapları incelemeye başladım. Şifalı otlarla ilgili bilgiler yazıyordu. İlgi çekici duruyordu. Kitapların arasında bir zarf buldum. Açılmıştı. “Bakabilir miyim?” diye sordum. Lior zarfı bana uzattı. “Tabiki bakabilirsin. Saraya bilge ve deneyimli bir şifacı arıyorlarmış. Uygun birini bulmaları epey sürer. Güvenilir olması önemli sonuçta.” Demek saraya şifacı arıyorlar. Şanslı kişiyi tam olarak biliyorum. Giriş biletimi buldum sanırım. Bilge ve deneyim kısmına gelirsek… biraz sıkıntımız olabilir.

“Saraydakiler hakkında neler biliyorsun?” Dedim. Güvenli bir soruydu. Bir şey anlamamasını umdum. Lior biraz düşündü. Kitabın sayfalarını kapattı ama parmaklarını kitabın üstünde gezdirmeye devam etti.
“Çok şey bildiğim söylenmez,” dedi dürüstçe. “Bizimkiler genelde sarayla çok alakadar olmaktan hoşlanmaz. Ama yaralı askerler geldiğinde bazı şeyleri duyuyorsun ister istemez.”
Başını hafifçe eğdim. “Ne gibi şeyler?”
“Krallık şu sıralar hassas bir dönemdeymiş diyorlar.” Omuz silkti. “Savaşlar bitti ama nedeni bilinmiyor hâlâ diken üstündeler.” Öyle olmalılar. Kim bilir bir varis gelir alır her şeyi, yıkar krallığı. “Kraliyet ailesi?” diye sordum.

“Kral Neroth çok sert biriymiş.” Sesini biraz alçattı, sanki duvarlar duyacakmış gibi. “Ama iyi olduğunu söyleyenler de var. Onu hiç görmedim ama saraydan gelenler disiplin konusunda acımasız olduğunu söylüyorlar. 18 yıl önceki savaşta iblisleri yok ettiğini anlatır. İnsan halkı o zamandan beri ona çok güvenmiş. Hem korkup hem güvenmek gibi yani.”

Lior'un sözleri odada bir süre asılı kaldı. İblisler.
Kelime zihnimde yankılandı. Onlardan böyle mi bahsediliyordu. Nefret ve öfke bedenimi sardı. Parmaklarımı masanın kenarına bastırdım. Uru’nun sesi hafızamın kıyısında dolaştı. İnsanlar konusunda haklıydı. Hikayenin kim tarafından anlatıldığı bazen hikayenin kendisinden daha tehlikeliydi. Başımı kaldırdım.
“İblisler?” diye sordum. Lior elindeki kitabı karıştırıyordu. “Yani… okyanuslulara öyle deniliyor.”
“Okyanuslular…” Kelimeyi tekrarladım. “Sence gerçekten iblis olabilecek kadar kötü müydüler?” Ne düşündüklerini merak ediyordum. Herkes mi böyle düşünüyordu. Yaşam incisinin yerine dokunduğum zaman gördüğüm görüntüler film şeridi gibi geçti aklımdan. Gerçek kötü başlarındaydı.

Lior'un yüzündeki neşe bu kez biraz soldu. Sandalye de kıpırdandı. “Bilmiyorum,” dedi. “Kral Neroth’a tam olarak inandığımı söyleyemem. Halkı koruduğu söylenir. Ama okyanusluları da tanımıyorum. Pek bilgi sahibi değilim. Onlar hakkında konuşulmaz.” Bir an durdu, “Tek anlattıkları bu hikayede korkunç tarafın onlar olduğu.”

Bakışlarımı masaya indirdim. Hikayeler. İnsanlar her zaman inanmak istediklerine inanır. Kendi yararına olanı seçer. Elimi kolyeme götürdüm. Tepki vermek onları savunmak istiyordum ama her şeyi batırmaktan başka bir işe yaramazdı. Sessizlik kısa bir süre aramızda dolandı. Konuyu değiştirmek için başka bir şey sordum.

“Kral ve Kraliçenin çocukları var mı?” dedim olabildiğince sıradan bir tonla. Lior’un hemen gözleri parladı. “Var tabii,” dedi biraz öne eğilerek. “Kraliçe İrene iki prens doğurmuş.”
Kaşımı hafifçe kaldırdım.
“Büyük olan prens Valen. Saray işlerinde kralın en büyük destekçisiymiş. Aynı zamanda veliaht prens olduğu için bu işlere de çok hakim. Çok zeki ve disiplini olduğu söyleniyor.” Anlatırken gözlerinden çıkan kalpleri görebiliyordum. Sonra ciddileşti, başını hafif yana eğdi. Sanki hatırlamaya çalışıyordu. “Diğer prens ise…” kısa bir duraksama yaptı. Daha az görünürmüş. Hatta adı bile çoğu yerde bilinmez, halk arasında hakkında çok şey anlatılmaz. Onun daha özgür ruhlu olduğunu söylerler ama kimse tam olarak nerede ne yaptığını bilmiyor.”

İçimde garip bir his kıpırdadı. İsimsiz bir gölge gibi.

“İnsanlar genelde hep Valen’i konuşur.” diye devam etti . “Diğer prens için söylentiler vardır ama Valen’in başarıları onun üstünü kapatır.”

Garipti. Bir krallıkta iki prens var ama halk birini tanımıyor, ismini bile bilmiyor. Ya gerçekten önemsiz bir mesele ya da hakkında konuşulması istenmiyor. Ama merak uyandırdığı bir gerçek. Sarayda dengeler daha karışık anlaşılan. Tuhaf bir krallık. Ben düşünürken Lior bize adını bilmediğim bir bitki çayı yaptı. Bitki mor rengini çaya bırakmıştı. Çiçek bahçesi gibi kokuyordu. Çaydan bir yudum alıp aklımda kalanları sormaya devam ettim.
“Sarayda çalışmak zor mu sence,” dedim. “Yani dışarıdan birinin oraya girebilmesi mümkün mü?”

Lior'un gözleri büyüdü. Soruyu beklemiyormuş gibiydi ama heyecanla sandalyesinde doğruldu. “Kolay değil tabiki. Saray çok korunaklıdır. Orada çalışacak kişileri genelde ya saray seçer ya da çok güvenilen biri önerir. Özellikle şifacılar için daha önemli. Hayatları onların elinde. Kraliyet ailesine yaklaşacak her kimse geçmişi araştırılır.”

Demek gerçekten bir yol vardı. Ama sandığımdan daha dar bir yol. Sarayda bir gariplik fark edilirse sonumu kendi ellerimle yazmış olurdum.
Lior masadaki zarfı işaret etti. “Mesela bu ilan, nadir açılır böyle şeyler. Saray şifacı arıyorsa ya ciddi bir ihtiyaç vardır ya da saray içinde ciddi bir şeyler değişiyordur. “

Zarfa tekrar baktım. İnce sıradan bir kağıt parçasıydı. Ama belki de tutunabileceğim tek şanstı. Zarfa bakarken farkında olmadan dalmıştım. “Gerçekten bu kadar zor mu?” diye mırıldandım. “Zor” dedi Lior hemen. “Hatta çoğu kişi hayatı boyunca kapının önünden bile geçemez.”
“Peki ya biri gerçekten girmek isterse?” diye sordum gözlerimi zarftan ayırmadan.
Lior cevap veremeden bir ses duyuldu. “Gerçekten istemesi yeterli olmaz genelde.” İkimizde birden kapıya döndük. Elin kapının eşiğinde duruyordu. Kollarını göğsünde bağlamıştı. Bakışları sakin ama dikkatliydi. Onu hiç endişeli görmemiştim geldiğim günden beri, hep dingindi. Ne zamandır orada durduğunu kestiremedim. “Saraya girmeyi mi düşünüyordun yoksa?”

Lior'un bakışları hemen bana kaydı. Ben ise yakalanmış gibi bir kaç saniye cevap vermedim. Nereden anlamıştı. Çok mu açık etmiştim. “Ben sadece merak ettim.” dedim tek nefeste. Elin odanın içine doğru yürüdü. Masanın yanına gelip zarfı eline aldı. Sonra tekrar masaya bıraktı. “Merak etmek kötü bir şey değil,” dedi. “Ama saray düşünülen kadar parlak bir yer de değil.”

Lior hemen araya girdi. “Marissa sadece ilanı görünce sordu anne. Yardımcı olabileceğini düşündü belki.” Elin’in bakışları tekrar bana döndü. “Yardım etmek istiyorsun yani?” diye sordu. Dediğim hiç bir şeye inanmadığına emindim. Yüzündeki ifade bunu kanıtlıyordu.

Omuz silktim. “Boş durmayı sevmem.” Bu yarı doğruydu. En azından kulağa mantıklı geliyordu. Elin sandalye çekip oturdu. “Sarayda çalışmak için bilgi ve beceri önemlidir ama asıl önemli olan şey güvendir. Güven herşeyden önce gelir.”
“Şifacılar için daha da önemli olduğunu anlatmıştım.” dedi Lior. Meraklı gözleri üzerimdeydi. “Lior doğru söylüyor.“ dedi Elin sakin bir sesle. “Saray seni kabul ederse, sadece işe almış olmaz. Geçmişini, davranışlarını, kimlerle konuştuğunu…” sözünü yarıda kesti. Ama devam etmesine gerek yoktu. “Benim saklayacak bir şeyim yok.” dedim, sesimin fazla sert çıktığını fark etmeden.

Elin başını hafifçe kaldırdı. Yüzünde anlamsız bir gülümseme oluştu. “Belki yoktur,” dedi. “Ama saray kendisi öğrenmek ister. Bir hırsıza, hırsızlık yapıp yapmadığını sorsan; kabul eder mi?”

Hırsız mı? Bu konuda usta bir tanıdığım var sanırım. Ona sorsak kabul edebilirdi. Kafamı kaldırıp nefes verdim. Şuan bunu düşünmenin pek sırası değildi. Elin’e döndüğümde beni izlediğini fark ettim. Uzun uzun. Sonra biraz daha yaklaşıp konuştu. “Saraya girmek isteyen biri önce burada ayakta durabilmeli. Kendini geliştirmeli.”

Başımı hafifçe salladım. “Bunu yapabilirim.” Elin ayağa kalktı. Kapıya doğru yürürken durdu. “Merak doğru kullanılırsa insanı ileri götürür. Fakat yanlış kullanılırsa kişiyi yok eder.” Kapıdan çıktı.

Lior derin bir nefes verdi. “Korkutucu konuşuyor olabilir ama koruma içgüdüsü var. Anlayışlıdır yoksa.”
Zarfı tekrar elime aldım. Bırakmak istemiyordum. Tek biletim olan zarfı onlar konuşurken defalarca baştan okumuştum. “Fark ettim.” dedim. Lior sandalye de biraz döndü, sonra bana baktı. Çekingen bir ifadeyle sordu, “Gerçekten deneyecek misin saraya girmeyi?”
“Deneyeceğim,” dedim. “Elimden gelen her şeyi yapacağım.” Heyecanıma yenik düşüp fazla açık konuşuyordum. Lior'un kaşlarını çattı. Bir süre sustu. Sanki doğru soruyu bulmaya çalışıyordu. “Peki… neden?”
Kalbimde bir sızı oluştu. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Güvenmek, anlatmak hata olurdu. “Sanırım…” dedim yavaşça, “Şuan bunu anlatamam.”

Odaya hafif bir sessizlik çöktü. Lior'un yüzüne bakmaya cesaret edemedim. Yanlış anlamasından korktum. Aklından bir sürü ihtimal geçiyor olabilirdi ve geçmeyen tek ihtimal doğru olandı. Ama Lior sessizce başını salladı. “Tamam.” dedi. Sakin bir sesle, “Anlatmak istemiyorsan, zorunda değilsin.” Ayağa kalkıp yanıma doğru bir adım attı. Tereddüt etti. Sonra tamamen yanıma gelip hafifçe sarıldı.

Bir an ne yapacağımı bilemedim. Birine sarılmayalı çok uzun süre geçmiş gibiydi. En son Nefes abla sarılmıştı.
Onu hatırlayınca gözlerimin dolmasına engel olamadım. Lior fark etmeden gözlerimi silip, sarılmasına karşılık verdim. “Sen güçlü ve zekisin Marissa,” dedi omzuma yaslanmış hâlde. “Seni daha tam olarak tanımıyorum belki ama hissediyorum.” Boğazım düğümlendi. Bir şey söyleyemedim. Bir tür dejavu gibiydi.

“Eğer gerçekten gitmek istiyorsan,” diye devam etti. “Kendini geliştirmen için elimden geleni yaparım. Kitapları birlikte inceleriz, tedavi yöntemlerine bakarız. Saraydaki protokolleri öğrenmeye çalışabiliriz. Bildiğim ne varsa paylaşırım.” Geri çekilip bana gülümsedi. İçtenlikle baktı. “Tek başına yapmak zorunda değilsin.”

Göğsümün içinde sıkışmış bir şey hafifçe gevşedi. “Teşekkür ederim,” dedim sessizce. Lior omuz silkti. “Arkadaşlar bunun için var.” Elini omzuma koydu ve sakin bir tonla konuştu. “Ama eğer yarın çalışmaya başlamak istiyorsan şimdi dinlenmen gerek. Saat çok geç oldu.”

Başımı sallayıp gülümsedim. Masanın üstündekileri toplayıp, odalarımıza doğru yürüdük. Kapının önüne gelince Lior, “İyi geceler, güzelce dinlen.” dedi ve odasına girdi. Odalarımız karşılıklıydı. Ben de kapıyı açtım ve yatağa kendimi bıraktım.

Derin bir nefes alıp verdim. Kararımı vermiştim ne olursa olsun bir yol bulup girecektim saraya ve şans ayağıma kadar gelmişti. Gözlerime ağırlık çökmüştü. Yorganı üstüme çekip kendimi uykunun kollarına bıraktım.

Gözlerimi açtığımda odanın kokusu farklıydı. Şifahanedeki bitki, merhem ve kurumuş otların kokusu yoktu. Bunun yerine tuz kokusu sarmıştı etrafı. Tanıdık, ev gibi. Kolyemin sıcaklığı tenimi kavuruyordu. Ayağa kalktım, ayaklarımın altında kum vardı. Sahilin ortasında duruyordum. Nefesim titredi. Karşımda okyanus uzanıyordu. Rüzgar saçlarımı savurdu. Adım adım etrafıma bakarak suya doğru yürüdüm. Suyun içine kendimi bıraktığımda ayaklarımın yerini kuyruğum aldı. Dibe doğru yüzdüm. Parmaklarımın arasına dolan hissi unutmamıştım. Dalgalar sakindi, sanki beni ürkütmemek için özellikle yavaş hareket ediyorlardi. Gözlerimi kapattım. Bir anlığına her şey yerli yerinde, huzurlu ve sakindi. Bu sular, okyanus hiç kana bulanmamış gibi. Ne kaçış, ne savaş, ne kayıp.

“Marissa.” Gözlerimi açtım. Sesin geldiği yöne döndüğümde onu gördüm.
Hatırladığım gibi duruyordu. Mavi saçları omuzlarına dökülüyordu. Yüzü… yüzü olduğu gibiydi. Sanki hiç gitmemiş hep burada beklemiş gibi. Boğazım düğümlendi. Ona doğru hareket ettim. Bedenim tarifsizce titriyordu. Konuşmak istedim ama ne diyeceğimi bilemedim. Sadece ona baktım. O da bana bakıyordu. Yumuşak gülümsemesi beni daha çok evimde hissettiriyordu.
“Yardım etmelisin.” dedi. Sesi dalgaların arasında karıştı. Gülümsemesi yavaş yavaş soldu. Okyanus karanlığa büründü. Dalgalar kızıştı. Bir an da her şey alt üst oldu. Ona yaklaşmaya çalıştım. Bedenim izin vermiyordu. Beni suyun dibine çekiyor, engel oluyordu. Vazgeçemedim. Yanına gitmek istedim.
“Anne-”
Elimi uzattım. Parmaklarım boşluğu kavradı. Gökyüzü okyanusla birlikte karardı. Işığı sağlayan tek etken kolyemdi. Tuz kokusunun yerini yanık, metal ve kan kokusu almıştı. Çığlıklar duyuluyordu. Çatışan çeliklerin sesi. Parçalanan dalgalar, kırılan bedenlerin sesi.

Etrafıma baktım, yıkıntılar vardı. Alevler suyun üzerinde bile sönmüyordu. Kızıl ışık dalgaların arasında titriyordu. Onu tekrar gördüm. Thessa. Yerde hareketsiz duruyordu. Bedenim ağırlaştı. Bağırmak istedim ama sesim çıkmadı. Göğsüm sıkıştı.

Bir gölge yaklaştı. Yüzünü göremedim. Sadece siluet. Uzun, karanlık, ağır. Elindeki metal parçasını sıkıca tutuyordu. Thessa’nın üzerine eğildi. Elini kaldırdı.

“Dur!” diye bağırdım sandım. Sesim yoktu. Thessa elindeki aydınlık parçayı yüzüye doğru fırlattı. Fakat su parçayı yutmuş gibi birden kayboldu. Gölge elindeki mızrağı fırlattı. Kraliçenin kalbine. Bedenim zincirlenmiş gibi izin vermedi hareket etmeme. Ne ses ne hareket. Sanki burada yokmuşum gibi.

Gökyüzü bir anlığına aydınlandı. Yıldırım değil sanki suyun içinden bir gelen bir aydınlıktı. Thessa'nın arkasında duran büyük inci ışık saçtı. Canlı, büyüleyici bir ışık. Gölge ışığı söküp aldı. Karanlığa karıştı. Tüm sesler sustu. Zaman durmuş gibi. Okyanuslular tek tek kayboldu. Biri hariç.

Bedenim beni özgür bırakınca hızla yanına gidip yere çöktüm. Parmaklarım eline değdiğini sandı. Çok soğuktu. Bembeyazdı. “Marissa.” dedi bu kez başka bir ses. Sert bir erkek sesi. Uzak değildi. Yakındı. Sanki beynimin içinden sesleniyordu. “Unutma.” Başımı kaldırdım, kimse yoktu. Koca okyanusta sadece ikimiz vardık. Kafamı tekrar Thessa’ya çevirdim. Solgun yüzü yavaş yavaş kayboldu. Dalgalar onu kucakladı.

Okyanus kabardı. Dalgalar birbirine girdi. Su her yeri yuttu. Alevleri, gökyüzünü, yıkıntıları ve beni. Ciğerlerime suyun doluşunu hissettim. Nefes almaya çalıştım. Fakat eskisi gibi olmadı. Çırpındıkça nefesim kesildi.

Bir an da doğruldum. Nefesim parçalanıyordu. Ciğerlerim hava almaya çalışırken yanıyormuş gibi hissettim. Çarşafı fark etmeden avuçlarımın içinde buruşturmuştum. Parmaklarım kumaşa öyle sert kenetlenmişti ki eklemlerim sızladı. Boğazım kupkuruydu. Yutkunmaya çalıştım. Tuz tadını hâlâ alabiliyordum. Gerçekten su yutmuş gibi. Yorgun hissediyordum. Sanki rüyayı görmemiş yaşamıştım.

Gözlerimi kırptım. Odanın içi az çok aydınlanmaya başlamıştı. Saat çok erken olmalıydı. Elimi yüzüme götürdüğümde ıslaklığı fark ettim. Bir damla yaş yüzümden kayıp yastığa düştü. Ne zaman ağlamaya başlamıştım. Başım zonklamaya başladı. Her kalp atışında şakaklarımın içi geriliyormuş gibi hissettim.

Bir süre yatağın kenarında oturup pencereden dışarı izledim. Süzülen ışık duvarlara vurdukça oda griye dönüyordu. Thessa'nın sesi kulaklarımda çınlıyordu. Çarşafı dizlerimin üzerinden ittim. Vücudum ağır ağır hareket etti. Geldiğim günden beri üstüme sinen her şeyden kurtulmak istedim.

Ayağa kalktım. Tahta zemin hafifçe gıcırdadı. Etraf sessizdi. Daha uyanmamış olmalılar. Kapının yanındaki küçük sandığı açtım. Lior'un bıraktığı elbiselerden birini aldım. Kumaş parmaklarımın arasında serin ve temiz hissettiriyordu. Arkamı dönüp aynaya baktım. Gözlerimin altı soluktu. Saçlarım birbirine karışmıştı. Berbat görünüyordum.

Şifahanenin arka odalarından birinde banyo vardı. Dün Elin göstermişti. Koridora çıktım. Uzaktan birkaç kuş sesi duyuluyordu. Ses çıkarmamaya çalışarak yürüdüm. Kapıyı araladım. Taş duvarların arasında büyük bakır bir küvet duruyordu. Yanında su dolu testiler ve bitkisel sabunlar vardı. İçeride nane ve lavanta kokusu dolaşıyordu.
Kapıyı kapatıp testilerden birini küvete boşalttım. Parmaklarımı suya değdirdim. Ilıktı. Biraz daha ekledim.

Elbisemi çıkarırken omuzlarımdaki kasların ne kadar gergin olduğunu fark ettim. Nefesim düzensiz ve boğucuydu. Sanki günlerdir nefes almadan yürümüşüm gibiydi.
Küvete adım attığım an da istemsizce gözlerimi kapattım. Su tenime değdiğinde bütün bedenim gevşedi. Dizlerimi göğsüme çekip sırtımı küvetin kenarına yasladım. Saçlarımı geriye doğru ıslattım. Huzurluydum. Ama düşünceleri susturmak zordu. Thessa'ya anne demiştim. Birden olmuştu. Rüya da olmasına rağmen nasıl bu kadar gerçekti. Düşünmeyi bastırmak zordu ama en azından üzüntüyü bir süreliğine rafa kaldırdım.
Burası yıkılmak için güvenli bir yer değildi. Bir ceylanın yıkılışı ormanın güçlülerin umrumda olmazdı. Kimse acısını sormazdı. Sadece kokusunu alırlardı ve ziyaret başlardı.

Gözlerimi açtım tavana baktım. Su yüzeyinde oluşan dalgalar yavaş yavaş duruldu. Parmaklarımı suyun içinde gezdirdim. Kenarda duran sabun paketlerinden birini açtım. Suyla ıslatıp nazikçe tenimde gezdirdim. İşim bittiğinde sabunu küvetin kenarına koydum. Avuç içimde kalan sabun köpüğünü izledim. Başımı geriye yasladım. Gözlerimi tekrar kapattım. Su boynumdaki gerginliği yumuşatırken içimden geçen tek bir şey vardı.
Bu sadece başlangıçtı ve benim başarmam lazımdı.

Durulandıktan sonra kenara tutunarak doğruldum. Yavaşça küvetten çıktım. Havluyla saçlarımın nazikçe suyunu sıkıp, bedenimi kuruladım. Buhar hâlâ havada asılıydı. Giymek için ayırdığım elbiseyi üzerime geçirdim. Belime ince kemerini bağladım, ardından kapıya yöneldim.
Kapıyı araladığımda koridordan gelen taze ekmek, bal ve ne olduğunu anlayamadığım lezzetli bir koku midemi hatırlattı. Çok acıkmıştım. Buraya geldiğinden beri yemek yemeyi unutuyordum. Merdivenlerden çıkarken ahşap basamaklar hafifçe gıcırdadı.

Üst kata vardığımda mutfak güneş ışığıyla doluydu. Lior masanın bir yanına oturmuş bir parça ekmeği bıçakla kesmeye çalışıyordu. Elin ise ocak başında durmuş küçük bir tencerede bir şeyleri karıştırıyordu. Burası gerçekten onların evi gibiydi. Beni ilk fark eden kişi Lior oldu. “Uyuyan güzellik sonunda aramıza katıldı,” dedi, ekmeği kesmeye çalışırken bıçağı neredeyse masaya saplayarak.

Elin yumuşak gülümsemesiyle arkasını döndü. “Nasıl hissediyorsun?” diye sordu. “Ufak bir banyo iyi geldi, yenilenmiş gibi hissediyorum.” Gerçekten de öyleydi. Genlerimle alakası var mıydı bilmiyorum ama su beni kendime getirmişti. Elin hafifçe başını salladı ve tenceredekileri karıştırmaya devam etti. Tencereden gelen kokuyu içime çektim. Baharatlı, bitkisel bir kokuydu. Tanıdık ama yabancı. “Buranın sevilen bir yemeğidir. Güç verir.” dedi Elin zihnimi okumuş gibi. “Ve birazda seni mutfağa indirebilmek için lezzetli bir seçim.”

Lior güldü. “Gerçek sebebi söylemekten korkma. Açlıktan düşüp bayılmasın diye.”

Masaya oturdum. Elin önüme bir kase koydu. Buharı yüzüme vurduğunda içime garip bir rahatlama yayıldı. Kaşığı elime aldım, bir an duraksadım. Bu kadar basit bir anın bile çok değerli hissettirmesi ne tuhaftı.

“Bugün şifahanede yoğunluk var mı?” diye sordum. Elin sandalyede otururken hafif omuz silkti. “Her gün yoğundur. Ama sana hafif iş vereceğim. Henüz daha alışamadın.” Lior hemen araya girdi. “Yani yorucu işleri ben yapacağım. Harika!”
“Sen zaten yorucu bir işsin.” dedi Elin.

Kendimi tutamayarak gülümsedim. Kaşığı çorbaya daldırdım. Ilık sıvı boğazımdan aşağı akarken biraz daha gevşediğimi hissettim. Belki de… bir süreliğine burada güvendeydim.