KAYBOLAN GÜNEŞ kitap kapağı

4. bölüm / 4

KAYBOLAN GÜNEŞ

3. BÖLÜM-NİRAN'IN GÖREVİ

Vaveyla Yazarı: Ayşenur Melek

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: 3. BÖLÜM-NİRAN'IN GÖREVİ

“Her seçim, insandan bir parça ister; bazıları ise neredeyse her şeyini.”

Niran- Günümüz

Bazen sabahları uyanınca, sanki hayatımın iki ayrı parçası aynı bedende kavga ediyormuş gibi hissederim.

Bir yanım normal bir insan gibi davranmak ister: Sıcak bir kahve, düzenli bir kahvaltı, sıradan bir yürüyüş…

Diğer yanım ise: karanlık, disiplinli, hazırlıklı kalmamı isteyen yanım, beni yatağın ucunda otururken bile tetikte tutar.

Bugün o ikisi birbirine daha fazla çarpıyordu. Sanki havada görünmeyen bir el, beni dürtüp duruyordu.

Sokağa çıktığımda şehrin sesi hafifti; henüz tam uyanmamıştı. Gökyüzü griye dönük, bulutlar ağırdı; ama beni rahatsız eden o değildi. Bir şey… evet bir şey, sanki ağaçların arasına saklanmış bir nefes gibi bekliyordu.

Ajanlık birimine giden yol her zamanki gibi boştu. Yerde gece yağan yağmurun bıraktığı damla izleri vardı. Her adımımda suya basıyor olmama rağmen içimdeki ritim çok daha hızlıydı.

Kartımı kapıya uzattığımda sensör bir an tereddüt etti. Bu normal değildir. Bizim kapılar tereddüt etmez.

Küçük bir tık sesi duyuldu ve kapı açıldı.

Metal soğukluğunun içime işlediğini hissettim.

Alt kata inen koridor bomboştu.

Her oda başka bir sır, her masa başka bir kayıp, her ekran başka bir hikâye taşırdı.

Koridorun sonundaki dik açıdan döndüğümde, tanıdık bir ses ensemden yukarı doğru tırmanan gerginliği kesti.

“Sen erken gelmişsin, ben de diyorum kim sabahın bu saatinde ayak sesi yapacak kadar yaşam enerjisine sahip?”

Arkamı döndüm.

Tuna, elinde gri metal termosu, saçları gelişine toplamış gibi duran karışık bir yığınla bana bakıyordu.

“Sen benden önce mi geldin?” diye sordum.
“Hayır," dedi. “Sen benden sonra geldin. Matematik böyle çalışıyor.”

Gözlerimi kıstım.

“İstersem seni burada bırakır giderim.”

“İstersen git,” dedi. “Ama gidersen kahvemi paylaşmam.”

Tuna’nın mizahı hep böyleydi… ama bu sabah sesinde bir gerginlik vardı. Kelimeleri kısa, adımları daha keskin.

Ekip odasının kapısına yaklaştığımız an içeriden düşük bir elektronik uğultu duydum. Bu Ozan’dı. Onu görmeden bile anlardım.

Kapıyı açtığımızda odanın bir köşesini tamamen bilgisayar ışıkları kaplamıştı.

Altı monitör.

Hepsi farklı hızda akıp giden kodlar, haritalar ve veri akışlarıyla doluydu.
Birinin ışığı bir anlık yüzünü aydınlattığında Ozan’ın gözlerinin cam gibi parladığını gördüm.

Kulaklığını çıkarıp bize baktı.

“Geç geldiniz.”

“Şimdiden mi başladın?” dedim.

“Geç kalmak zaman yönetimi problemidir. Zaman yönetimi problemi de ekip problemidir.”

“Biz problem değiliz,” dedim.

“Bazı sabahlar problemsiniz,” dedi ve dönüp tekrar ekranına baktı.

Ozan’ın asla fark etmediği şey şuydu: O da bazen bizim problemimiz olurdu. Ama bunu söylemek çok tehlikeli olurdu. Çünkü Ozan alınmaz, sadece sessizce intikam planları yapardı.

Pencerenin kenarında duran uzun siluet gözüme çarptı.

Özgür.

Her zaman olduğu gibi kollarını göğsünde birleştirmiş, dışarıya bakıyordu. Ama bugün dışarıda bakılacak pek bir şey yoktu; gri gökyüzü ve kapalı bulutlar…

Bu bile ona yetiyordu.

“Sabah,” dedim.

“Sabah.”
Aynı tonda, aynı vurguyla, aynı kısa cümleyle.

Özgür’ün tüm konuşmalarını toplasan bir gün yetmezdi. Ama sessizliğini toplasan bir kitap olurdu. Onunla konuşurken kelimeler hep yarım kalırdı; zira o, susarak da çok şey anlatan insanlardandı.

Odaya girdiğimde Ali’nin yokluğunu fark ettim. Ama tam o sırada, koridordan ağır ama emin adımlarla gelen birinin sesini duydum. Kapı açıldı.

Ali içeri girdi.

Diğerleri odaya yürür; Ali ise odayı tarayarak girerdi. Her zaman önce cam, sonra kapı, sonra köşeler… en sonunda insanlar. Bu sabah da aynısını yaptı.

“Bugün sakin değil,” dedi. Kimse sormamıştı. Ama Ali hep böyleydi; hisseder, söylerdi.

Tuna ona baktı.

“Nereye bakınca anladın bunu?”

“Her yere,” dedi Ali. “Bazı sabahlar sizi dinleyince de anlaşılıyor.”

Ozan hafifçe burnundan güldü. Özgür başını çevirdi. Ben ise içimden “Evet… bugün bir şey var” diye geçirdim.

Tuna aniden sandalyesine oturdu.

“Tamam, biri kahve içerse gerginlik azalır. Gidiyorum.”

“Git,” dedim.

“İkna olmadım.”

“Ben de ikna etmeye çalışmadım,” dedim.

“İkna oldum.”

Odayı hafif bir gülüş kapladı.

Tuna olduğu yerde durdu. Ozan ekranlarına baktı, bir şeyleri kaydetmeye başladı. Özgür doğruldu.
Ali kapıya bir adım attı.

Koridorda ilerlerken telsizim kısa bir bip sesi çıkardı. Bu sesin anlamını herkes bilirdi: üst yönetim çağırıyor.

Boynumdaki kulaklıktan soğuk ve mekanik bir ses geldi.

“Ajan Niran Demirsoy. Brifing Katı Oda 4. Derhâl.”

Duraksadım. Oda 4… Oda numaraları önemlidir; her odanın bir ağırlığı, bir anlamı vardır. 4 numara, yalnızca özel sınıflandırılmış görevler için kullanılır.

Gözüm, masadaki ekip arkadaşlarıma kaydı. Tuna kaşlarını kaldırdı. “Çağrıldın… değil mi?”

Başımı hafifçe salladım. Özgür, “Bu sabahki kayıt silinmeleriyle alakalı olabilir.” dedi ama sesinde tahmin değil, tespitten gelen bir kesinlik vardı.

“Bilmiyorum.” dedim, montumu alırken. “Ama geri dönersem detay veririm.”

Koridor boyunca ilerledim. Birimimizin içinde hava her zaman soğuktur, ama bugün daha farklı bir ağırlık vardı sanki. Zemin sensörleri ayak izlerimi takip ederken kapılar ben yaklaştıkça otomatik olarak açıldı.

Brifing katına çıkan asansör sessizdi; sadece kat numaralarını gösteren ince bir dijital çizgi hareket ediyordu.

4. Kat.

Asansör açıldığında beni iki koruma karşıladı. Sadece gözleri görünüyordu; siyah taktik maskeleri, kim olduklarını gizlemek için tasarlanmıştı.

“Bu taraftan ajan.”

Kapalı, duygusuz bir ses.

Onların peşinden yürüdüm. Geçtiğimiz koridorda ses yoktu. Hiçbir çalışma gürültüsü, klavye tıklaması, telsiz sesi… hiçbir şey.

Bu katın böyle bir sessizliği vardı. Buraya giren herkes, içeri girdikten sonra başka biri olarak çıkardı.

Oda 4’ün kapısında durduk. Koruma retina taraması yaptı, kapı açıldı.

İçeri girdiğimde üç kişi beni bekliyordu.

Birim Direktörü: Selin Kara

Operasyon Başkanı: Yavuz Timur

İstihbarat Analiz Sorumlusu: Dr. Cem Erkan

Hepsi oturuyordu. Ortamda gereksiz hiçbir şey yoktu; sadece bir masa, bir ekran paneli ve kapalı dosyalar.

Ayağa dikildim. Ellerimi arkamda birleştirip hazırda bekledim.

Direktör Selin bakışlarını bana çevirdi.
“Rahat ol, ajan.”

Yalnızca bir adım gevşedim. Dudaklarım bile gereksiz bir kıpırdama yapamazdı; bu odada öyle bir yer yoktu.

Selin masanın üzerindeki siyah dosyayı bana doğru itti.

“Bu görev, birimin standart yapısının dışında. Sınıfı: Siyah–Düzey 2. Yani dosya bizden başka kimse tarafından görülemez. Kendi ekibine bile yalnızca gerekli olduğu kadar bilgi aktaracaksın.”

Siyah–Düzey 2… Hayatımda sadece iki kez duymuştum.

Genellikle devlet için kritik kişilerin korunması, çok eski vakaların yeniden açılması ya da bir ajanın kaybolması gibi durumlarda kullanılırdı.

Nefesimi tuttum.

“Görev ne?” dedim.

Bu kez konuşan Dr. Cem oldu; sesi her zamanki gibi dingin ama matematiksel bir soğukluktaydı.

“On altı yıl önce kapanmış bir dosya. Resmiyette ‘ev kazası’ olarak geçen bir olay. Bir aile öldü. Olayın tek hayatta kalan kişisi ise o zamanlar bir çocuk olan —”

Direktör araya girdi.

“— Sare Yalçın.”

Göğsümde bir boşluk hissettim.

Sare. Adını biliyordum. Dosyayı daha önce yüzeysel de olsa incelemiştim. Ama tekrar gündeme gelmesine sebep olacak hiçbir şey yoktu.

Ben sessiz kalınca Selin devam etti.

“Bu sabah, Sare’nin ailesinin yaşadığı evin eski kamera kayıtlarına erişilmeye çalışıldığını tespit ettik. Ardından görüntülerin bir kısmı profesyonel şekilde silindi.”

“İçeriden biri mi?” diye sordum.

Yavuz başını yavaşça salladı. “Kesin olarak söyleyemiyoruz ama kullanılan teknik içeriden bir dokunuşu işaret ediyor. Kimliği bilinmeyen biri, yıllar sonra bu dosyayı karıştırıyor. Nedenini bilmiyoruz.”

“Peki benim görevim?” dedim.

Bu kez dosyayı direkt bana uzattılar.

Selin, gözlerimin içine bakarak konuştu:

“Ajan Niran Demirsoy. Görevin: Sare Yalçın’ı bulmak, izlemek ve korumak. Kızın senin varlığından haberdar olmaması kritik önemdedir.”

Bir an nefesim kesildi.

Bu bir koruma görevi değildi. Klasik takip de değildi.

Siyah–Düzey 2 koduyla, bu; o kişi devlet için kritik öneme sahip demektir.

“Tehdit seviyesi?” diye sordum.

Cem cevap verdi.

“Henüz bilinmiyor… ama yükseliyor. Biri kızın peşinde.”

“Şüpheli?”

“Belirsiz.”

“Motivasyon?”

“Belirsiz.”

“Zamanımız?”

“Az.”

Brifing tam olarak böyle gerçekçi ve acımasızdı.

Sonunda Selin dosyanın kapağını kapattı ve tek bir cümle söyledi:

“Bu operasyon için seni seçtik. Hızlı karar verme becerin, gözlem yeteneğin ve sahadaki soğukkanlılığın nedeniyle. Başarısız olma lüksün yok.”

Başımı eğdim. “Emredildiği gibi.”

Yavuz araya girdi.

“Niran. Bir şeyi netleştireyim. Bu görevdeki her detay — ama her detay — kritik olabilir. Kızın attığı her adım, tanıştığı her kişi, gittiği her yer… raporlanacak. Gerektiğinde müdahale edeceksin. Gerekmiyorsa sadece izleyip gölge gibi kalacaksın.”

“Anlaşıldı.”

“Görev bugün itibarıyla başlamıştır.” dedi Selin. “Seni aşağıda ekibin bekliyor. İlk hareket planını onlarla birlikte hazırlayacaksın ama tam dosya içeriğini yalnızca sen bileceksin.”

“Evet, direktörüm.”

Kapıya yönelirken Sesim kendime bile yabancı geliyordu.

Profesyonel… Ama içimde bir ağırlık çökmüştü.

Tam çıkarken Selin son kez seslendi.

“Ve Niran.”

Durdum.

“Sare Yalçın sıradan bir vak’a değil. Onu korumak, onu bulmaktan çok daha zor olacak. Görevin basit görünebilir… ama etkisi hiç basit olmayacak.”

Başımı ağır bir şekilde salladım.

“Biliyorum.”

Koridora çıktığımda kapı arkamdan kilitlendi.

Brifing katından çıktığımda asansörün soğuk ışıkları yüzümde kaydı. Elimdeki siyah dosya 100 kilo ağırlığındaymış gibi duruyordu; sanki kâğıt değil, bir hayat taşıyordum içinde.

Asansör kapıları açıldığında, birimin ana merkezi her zamanki karmaşasıyla karşıma çıktı. Klavye tıklamaları, veri akış ekranları, kimlik doğrulama bipleri… Gürültünün bile düzeni olan bir yerdi burası.

Ekip masamız, koridorun tam ortasındaydı. Tuna, Ozan, Özgür ve Ali bir şey tartışıyordu.Yaklaştığımda aynı anda başlarını kaldırdılar.

Tuna ilk konuşan oldu. “Uzun sürdü. Ne oldu?”

Cevap vermek için bir adım daha attım.

“Özel sınıf bir görev.” dedim yalnızca.

Ne fazla, ne eksik. Protokol buna izin verirdi, ama ayrıntıya giremezdim.

Ozan sandalyesini geriye itti. “Bize mi atandı?”

“Evet. Ama tam dosya içeriğini benden başka bilen yok.” Gözlerim kısa bir süre hepsinin yüzünde gezdi. “Ve açık söyleyeyim, şimdilik öyle kalacak.”

Ali kollarını bağladı, bunu her merak ettiğinde yapardı. “Tehdit seviyesi?”

“Belirsiz.” dedim.

Özgür’ün yüz ifadesi ciddileşti. “Bu iyi bir şey değil.”

“Biliyorum.” dedim ve dosyayı masaya koydum. “Sadece şu kadarını söyleyebilirim. Bu, eski bir vaka. Kapanmış. Ama bugün tekrar açıldı. Biri gizli bilgilere erişmeye çalışmış.”

Tuna öne eğildi. “Peki bizim rolümüz ne?”

Derin bir nefes aldım. Soğukkanlı olmak gerekiyordu.

“Takip, koruma, izleme. Ama doğrudan değil. Gölge gibi. İzimizi hissettirmeden.” Gözlerimi tek tek her birine çevirdim. “Ve kimse — ama hiç kimse — kimin korunduğunu bilmeyecek. Bu, emirdir.”

Hepsi aynı anda kısa bir baş hareketiyle onay verdi.

Masadaki ekranı açtım, güvenli mod uyarısı belirdi. Parolamı ve kodumu girdikten sonra boş bir operasyon tahtası açıldı. Henüz hiçbir bilgi girmeyecektim; dosyadaki veriler yalnızca benim erişebileceğim şekilde sınıflandırılmıştı.

Ama ekibe çerçeve çizmem gerekiyordu.

“İlk adımımız,” dedim, “kapsam belirleme.”

Özgür hemen atıldı. “Çevresel tarama mı? Kamera hatları, sosyal alanlar, trafik akışları?”

“Evet.” dedim. “Şüpheli kim olduğu için değil, ne olduğu için belirsiz. Bu yüzden çevreyi tarayarak başlayacağız.”

Ozan kaşlarını çatıp kolunu masaya yasladı. “Peki ya kişi? İzleyeceğimiz kişi ne durumda? Nerede?”

Bir an durdum. O an, dosyanın ağırlığı omuzlarıma oturdu.

“Sadece ben biliyorum.” dedim sessizce. “Ve bu bilgiyi paylaşma yetkim yok.”

Masaya kısa bir sessizlik çöktü.

Ali bu kez çok hafif bir tonla sordu. “Bir çocuk mu?”

Gözlerimi sabitleyerek cevap verdim. “Artık değil.”

Cevap kesiciydi. Bir şey söylemiş ama aslında hiçbir şeyi açmamıştım, ama bu ekibin alışık olduğu bir durumdu.

Sonra çalışma moduna geçtik.

Hep birlikte dijital tahtanın etrafında toplandık. Ekrana parmağımın tek hareketiyle bölgelerin sinyal haritasını düşürdüm.

“Öncelikle şunu bilin,” dedim, “Bu takip, sahada anlık karar gerektiren türden değil. Uzun soluklu bir koruma operasyonu olacak. Rutinlerini izleyeceğiz. Çevresini kontrol edeceğiz. Riskleri değerlendireceğiz.”

Tuna, “Rutin derken?” diye sordu.

“Gündüz iş, okul, sosyal hareket alanları… Gece ise eve dönüş, ışık çizgileri, sokak kameraları… Hepsi.”

Özgür başını salladı. “Pasif koruma yani.”

“Aynen öyle.”

Ozan gözlerini kısarak ekledi. “Bir tehdit var ama tehdidin şekli yok, doğru mu?”

“Doğru.”

Ali eliyle masaya ritim tuttu. “Bu kötü. En kötüsü. Formu olmayan şey, her formda olabilir.”

“Haklısın.” dedim. “Bu yüzden her ihtimali aynı anda değerlendireceğiz.”

Ekranda bölge haritalarını açtım. Haritada kızın yaşadığı şehir işaretliydi ama ekibe bunu söylemiyordum; bunun yerine tespit edilmesi gereken potansiyel alanları gösteriyordum.

“Burada üç katmanlı bir tarama istiyorum.” dedim.

1. Kameralar
2. Haberleşme hatları
3. Çevresel sinyal anomalileri

Tuna not alırken sordu, “Komuta merkezi bilgilendirildi mi?”

“Hayır.” dedim. “Bu operasyon yalnızca bize ait. Ek dış destek yok.”

Ozan’ın yüzü sertleşti. “Kiminle karşı karşıya olduğumuzu bile bilmiyoruz yani.”

Tam o anda içimde o tanımlayamadığım ağırlık daha da bastırdı.

“Henüz bilmiyoruz.” dedim. “Ve bu yüzden hata yapamayız.”

Özgür ekrana yaklaşıp harita üzerinde parmağını gezdirdi. “Saldırının hedefi hâlâ o kişi mi?”

Evet. Ama bu cevabı tam şekilde söyleyemezdim.

“Muhtemelen.” dedim. “Bu kişi tetikleyici bir role sahip. Birkaç gün sonra çok daha net göstergeler elde edeceğiz.”

Tuna araya girdi, “Takibin başlangıç noktası?”

Derin nefes aldım.

“Ben belirleyeceğim. İlk temas, yani uzaktan ilk gözlem bana ait.”

Hepsinin gözlerinde aynı bakış vardı. Bu görevin sıradan olmadığını artık onlar da anlamıştı.

Hazırlık 40 dakika sürdü. Sonunda hepsine tek tek talimat verdim.

Tuna: Kamera ağlarının yeniden şifrelenmesi.

Ozan: Risk analizi çizelgesi ve olası tehdit profilleri.

Özgür: Kent içi hatların sinyal yoğunluk haritası.

Ali: Araç ve gölge takibi için rota çıkarımı.

Hepsi ayakta durdu. Her biri disiplinli, keskin ve soru sormayacak kadar işine odaklıydı.

“Bu operasyon kolay olmayacak.” dedim. “Uzun sürecek. Kişiyi tanımayacaksınız, yüzünü bile görmeyeceksiniz. Ama yine de hayatını sizin elleriniz koruyacak.”

Gözlerinde aynı anda beliren kararlılığı görünce için rahatladı.

O an sertçe ekledim. “Ve unutmayın, bu bir koruma değil, önleme operasyonu. Tehdit ortaya çıkmadan yok etmek zorundayız.”

Hepsi bir ağızdan, “Anlaşıldı.” dediler.

Ekip dağıldı. Masada sadece ben ve siyah dosya kaldık.

Dosyaya bir kez daha baktım. Sare Yalçın… Onu bulmam istenmişti.

Operasyon odasına indiğimde ışıklar otomatik olarak açıldı. Soğuk beyaz LED’ler yerle göğe çizgi gibi uzanırken, duvardaki altı büyük ekrandan biri ansızın parladı. Sistem, yalnızca sahaya yeni biri düşerse kendiliğinden açılır.

Ve bugün… o kişiydi.

Sare.

İlk kez görüntüye düşüyordu.

Tuna koltuğunu bana doğru çevirdi. “Geldi.” dedi, sakin ama anlamlı bir tonla.

Ekrana yaklaşırken nefesimi fark etmeden tuttum.
Görüntü loş bir sokağı gösteriyordu. Şehrin arka mahallerinin tanıdık, neredeyse metalik kokusunu bile hissedebiliyordum. Kamera açısı netleştiğinde o göründü.

Sare, yağmur damlalarının vurduğu siyah paltosuyla, adımlarını ölçerek yürüyordu. Sanki bir gölgeyle yarışıyormuş gibi… ama o gölgenin ne olduğunu bilmiyordu.

Bir saniyeliğine durdu. Başını azıcık yana çevirdi. Sanki görünmeyen bir lensin ona baktığını hissetmiş gibi.

İstemsizce fısıldadım. “Fark etti…”

Ozan hemen verileri açtı. “Takip yok. Bölge temiz. Termal negatif.”

Ama emin değildim. Sare’nin omuz çizgisindeki gerginlik bunu ele veriyordu. Bir hukuk öğrencisinin duruşu değil bu… böyle yürümeyi öğrenmiş biri.

Tecrübeli. Ama neden?

Ali parmaklarını masaya vurdu. “Niran, bu kız okuduğumuz dosyadakinden farklı biri gibi duruyor.”

Haklıydı. Dosyalarda sıradan bir genç kadından bahsediyordu. Ama hareketleri… Hiç sıradan değildi.

Sare tekrar yürümeye başladı. Bu kez adımları daha hızlıydı.

Ve tam o sırada arkadaki karanlıktan, kameranın çözünürlüğünü zorlayan bir siluet belirdi.

Ali hemen klavyeye yöneldi. “Takipçi tespit! Kapüşonlu, 15 metre geriden geliyor.”

“Yüz?” dedim.

“Yok. Kamera piksel bırakmamış.”

Ekrandaki görüntüde Sare bir çıkış sokağına döndü. Sokağın lambası titriyor, rüzgâr kabloları hafifçe sallıyordu. Takipçi de aynı sokağa girdi, ama adımlarını duyurmayacak kadar kontrollüydü.

“Sare farkında. Bak omuzuna.” dedim aniden.

Gerçekten de… Sare ikinci kez başını hafifçe çevirip arkasını kontrol etti. İnsanlar bunu yaparken etrafa bakarmış gibi davranır, ama onun bakışı doğrudan arkasındaydı.

Tam o anda görüntü bir an sallandı. Muhtemelen kamera yerleştirildiği duvarda titreşim algılamıştı.

Sare yürümeyi kesti.

Kalbim, ekrandaki sessizliğe eşlik eder gibi bir an durdu.

Ali kısık sesle, “Bir şey hissediyor.” dedi.

“Evet.” dedim.

Sare elini cebine attı. Telefonu değil, başka bir şey yokladı. İçgüdüsel. Bir korunma refleksi.

Sonra…

Birden koşmaya başladı.

Tuna, “Takip hızlandı!” dedi.

Ekrandaki görüntüde iki siluet peş peşe koşuyordu; biri kaçıyordu, diğeri yalnızca gölge gibi peşindeydi.

“Ozan, ikinci kamerayı aç. Köprü altı çıkışına geçecekler.”

Ozan hızlıca switch yaptı. Yeni kamera açıldı.

Sare sokağın sonundaki köprü altına daldı. Koşmayı bırakmadı; nefesi düzenliydi, panik yoktu.

Arkasındaki takipçi de sanki yıllardır böyle koşuyormuş gibi hızını hiç kesmeden geldi.

Sare, normal biri değil. Bundan artık tamamen emindim.

Tuna bana baktı. “Ne yapıyoruz?”

Gözümü ekrandan ayırmadan cevapladım. “Devam ediyoruz. Bu… onunla ilk temasımız. Ne kadar bildiğini anlamamız gerek.”

Sare köprü altından çıkarken başını bir kez daha geriye çevirdi. Bu kez doğrudan kameraya bakıyordu.

Sanki bizi görmüş gibiydi.

Ekrandaki o an, odadaki herkesin nefesini kesti.

“Niran… bu kız nereye düştüğünün farkında.” dedi Ozan tedirginlikle.

Yutkundum. Farkında olduğunu biliyordum.Ama mesele o değildi. Asıl mesele… Ona yaklaşmak zorunda olmamızdı.

Köprünün altından çıkan Sare bir anda hızını kesmedi. Tam tersine, şehrin karmaşık bir labirente benzeyen ara sokaklarına girerek takipçiden kurtulmak için profesyonel bir rota çizdi. Bir hukuk fakültesi mezununun, üstelik sıradan bir vatandaşın böyle bir rota bilmesi… bana zaten baştan şüpheli gelmişti.

Tuna ekrandaki görüntüyü büyüttü. “Takipçi kayboldu.” dedi.

Kısa, net, soğuk.

Ozan haritayı açtı. “Sinyal yok. Termal yok. Gölge gibi kayboldu.”

Ya o takipçi onlar sandığından daha fazlasıysa? Ya da… Sare’nin ilgilendiği bir kişi ya da konu varsa?

Ama bunu yüksek sesle söylemedim. Henüz değil.

Sare sokaktan çıktı, yağmur iyice hızlanmıştı. Montunun kapüşonunu kaldırdı, yüzü gölgede kaldı.

Adımları kararlı ama paniksizdi.

Kaçan biri değil, bir plana geri dönen biri gibi.

Ali, ekrana daha da yaklaşarak, “İşte bu… anormal.” dedi.

“Nereye gidiyor? Evine dönmüyor.”

“Gidelim, izleyelim.”

Ozan hızla kameraları devreye aldı. Sare, şehir merkezine doğru yürüdü ve ilk durağı eski bir bina oldu. Şehir Arşiv Kütüphanesi.

Ali şaşkınlığını gizleyemedi. “Bu saatlerde kütüphanede ne işi var?”

Cevaplamadım. Çünkü kütüphane… tesadüf olamazdı.

Sare kapıyı itip içeri girdi. Kütüphane loştu; içeride sadece iki görevli, birkaç öğrenci vardı. Ama Sare kimseye bakmadı. Doğrudan, arşiv bölümüne indi.

Ve orada durdu.

Tuna hemen alt kamerayı açtı. Sare, dosyaların tutulduğu o izbe raftan bir klasör çekti. Sonra ikinci bir klasör. Üçüncü.

Ozan klasör isimlerini okumaya çalıştı. “Kamera çok uzak… ama… şey… tarih kısmı var. 2009… 2010… 2011…”

“Bunlar olay dosyası yılları.”

Ali bana döndü. “Ne diyorsun Niran?”

“Birinin dosyasını arıyor.” dedim. “Muhtemelen ailesinin.”

Ozan, “Yani cinayeti araştırıyor olabilir.” dedi tereddütle.

Başımı hafifçe salladım. “Sadece araştırmak değil. O dosyaları neden aradığını biliyor.”

Kamerada Sare, seçtiği klasörleri masaya koyup sayfaları hızla tarıyordu. Hukuk eğitiminin izleri her hareketindeydi; göz taraması, sayfa işaretleme biçimi, not alma tekniği…

Profesyonel.

Ama kimse fark etmiyordu. Çünkü Sare, profesyonelliğini saklamayı çok iyi biliyordu.

Yaklaşık yirmi dakika sonra klasörleri kapadı. Gözlerinde soğuk bir kararlılık vardı.

Ve kütüphaneden çıkmadan önce… kameraya çok yakın bir açıdan baktı. Sanki bilerek.

Tuna iç çekti. “Bizi hissettiğini düşünüyorum.”

“Düşünme. Emin ol.”

Sare kütüphaneden çıktı ve bu kez yürümeyip dolmuşa bindi. Nereye gittiğini görünce ekip odasında tam bir sessizlik oldu.

“Yok artık… Eski Emniyet Binası’na mı gidiyor?” İlk tepki Ozan’dan geldi.

“Orada dosya yok, memur yok, kimse yok. Niye!?” Ardından Ali onu takip etti.

Kolumu kavuşturdum. “Çünkü… ailesinin öldüğü gece, soruşturmanın başında o bina vardı.”

Hepsi aynı anda bana döndü.

Ekranda Sare eski binanın önünde durdu. Kapı zincirliydi, ama o zinciri açmaya çalışmadı. Sadece… pencerelerin birini, uzun uzun izledi.

“Niran… neden bakıyor?” diye sordu Tuna.

“Orada bir odaya bakıyor. Babasının vefatından önceki ifadesinin alındığı odaya.”

“Bunu nereden biliyor olabilir ki?” diye sordu Ali.

“Bilmiyordu.” dedim. “Şimdi biliyor.”

Sare daha sonra binayı dolaştı. Bir şey aramadı. Dokunmadı. Sadece izledi.

Kızgınlık değildi bu sanki… Hesaplaşma hazırlığı gibiydi.

Sonra yavaşça geriye çekildi, dolmuşa bindi ve üçüncü durağa geçti.

Burası şehirde kimsenin gece girmediği bir alan. Ama Sare hiç tereddüt etmedi.

“Bu sefer niye burada?” diye sordu Ozan.

“Burada aile dosyasıyla ilgili ne olabilir ki?” dedi Ali.

Derin bir nefes aldım. “Liman… babasının sıkça geldiği bir yerdi.”

Sare limanın kenarındaki büyük konteyner yığınının arkasına yürüdü. Rüzgâr saçlarını savurdu, montunun kenarlarını uçurdu, ama o durdu.

Ve tekrar çevresine baktı.

Bir şey arıyordu. Bir iz. Bir detay. Bir hatırlatma.

Ama bulamadı.

Sonra tam dönecekken… bir an duraksadı. Ayaklarının altında bir demir parçası vardı; eğildi, eline aldı.

Bir kilit kırığı. Paslı ama yakın zamanda kopartılmışa benziyordu.

Tuna hemen analiz ekranına geçti. “Yakın tarihte biri konteyner kilidiyle uğraşmış olabilir.”

Ali, “Cinayet gecesiyle bağlantılı mı diyorsun?” dedi.

Ozan bana baktı. “Sence?”

Sare’nin o ufak demir parçasını ceket cebine koyuşunu izledim. Evet, bağlantılıydı.

“Bu kız yıllardır tek başına araştırma yapıyor.” dedim. “Ve bizden iyi gizliyor.”

Sare limandan uzaklaşırken ekibin içindeki sesler karıştı.

Tuna, “Ne yapıyoruz? Takip ediyor muyuz?” dedi.

Ali, “Devam ederse daha fazlasını öğreneceğiz.” dedi.

Ozan, “Ya çok yaklaşıyorsak?” dedi.

Ekranı kapattım. “Yaklaşmak için buradayız zaten.”

Sare geceye karışırken içimden geçen tek şey şuydu,

Bu kız bir şeyin peşinde… ve biz daha yeni, çok yeni başlıyoruz.

Yağmur yavaşlamış, sokak lambaları ıslak asfaltın üzerinde sarı bir çizgi gibi uzanıyordu.
Sare, limandan ayrıldıktan sonra tek başına yürüyerek evine yöneldi. Adımlarında yorgunluk değil, yük taşır gibi bir ağırlık vardı.

Ben ise ekrandaki görüntüyü izlerken… içimde bir şey düğümlendi.

Sanki kızın her adımı, kendi geçmişine basarak ilerliyordu.

Tuna parmaklarını masaya vuruyor, sabırsızlanıyordu. “Eve gidiyor. Bugünkü rota… aklım almıyor Niran. Bir insan böyle bir günde üç önemli noktaya neden gider ki?”

“Çünkü onun için hepsi bağlantılı.”

Ali sandalyesini geri itti. “O zaman artık bu kızla temasa geçmemiz gerekmiyor mu? Patronlar bizi aylarca izlettirmediler mi zaten? Olayın merkezine daha fazla yaklaşamaz.”

Başımı iki yana salladım. “Hayır. Henüz değil.”

Ozan kaşlarını kaldırdı. “Neden?”

“Çünkü ne aradığını, kimin peşinde olduğunu bilmiyoruz.” dedim. “Onu durdurursak, ipuçlarını da kaybederiz. Eğer bu kız bize gelmiyorsa, biz onun aklına girmeliyiz.”

Ekranda Sare apartmanına yaklaştı. Bina eskiydi ama tertemiz görünüyordu; belli ki düzeni seviyordu.
Sare kapıyı açarken bir an durdu. Sanki kalbi sıkışmış gibi.

Tuna bunu fark etti. “Durdun mu? Bi' şey gördü sence?”

Ekrana yaklaştım. “Hayır. Bir şey hissetti.”

Sare kapıdan içeri girdiğinde daire tamamen karanlıktı. Işığı açmadı. Koridordan içeri süzüldü ve doğrudan salona geçti.

Salonun ortasında durdu.

Ve nefes verdi.

O nefeste öyle bir yük vardı ki… herkes sustu. Kız ağlamıyordu. Bağırmıyordu. Ama yalnızlık… kendini içeriden vuruyor gibi hissediliyordu.

Bir an bile kıpırdamadım.

Sanki o yalnızlığı bozmaktan korktum.

Sare ayakkabılarını çıkardı, saçlarını açtı, montunu sandalyeye bıraktı. Her hareket mekanik, alışılmış, düşünmeden yapılan cinstendi.

Ali yavaşça,“Bu kız yalnız yaşıyor…” dedi.

“Uzun zamandır.” diyerek doğruladım.

“Böyle bir yalnızlık… normal değil.” dedi Özgür.

“Hiçbir gerçek travma normal değildir.”

Sare masaya oturdu. Çantasında bir defter vardı. Onu çıkardı. Defterin kapağı yıpranmıştı; belli ki çok kullanıyordu.

Defteri açtı.

Sayfada başlık bile yoktu. Sadece liste halinde notlar:

“Liman kapısındaki kilit izi → mümkün fail A?”

“Eski bina odası → neden boşaltıldı?”

“2010 dosyasındaki eksik ifade → kim aldı?”

Tuna gözlerini büyüttü. “Bu… soruşturma notu mu?”

“Hayır. Takip defteri.”

Ali başını salladı. “Kız kendi kendine dedektiflik yapıyor.”

Özgür, “Daha kötüsü… doğru ipuçlarını buluyor.” dedi.

Derin bir nefes aldım. “Evet. Ve buna yalnız yapmaya çalışıyor.”

Bir süre sessizlik oldu.

Sare kalemi bıraktı, sandalyesine yaslandı. Gözlerini tavana kaldırdı. Nefesi titremedi ama… elleri çok hafif titredi.

Sanki yıllarca sakladığı şeyler bir anlığına yüzeye çıkmıştı.

Sonra gözlerini kapadı. Kısa bir dua eder gibi. Sessiz.

Ve sadece bir cümle fısıldadı.

“Keşke o gün evde olsaydım…”

Ekipten kimse konuşmadı.

O cümlede kendini suçlayan bir çocuk vardı. Büyümek zorunda kalmış.

O an boğazımdaki düğüm daha da sıkılaştı.

Bu kızı bulmam istendi… ama onu kırmadan yaklaşmak zorundayım.

Onu bir suçlu gibi değil, bir hedef gibi değil, bir dosya numarası gibi değil… kaybolmuş bir hayat gibi incelemeliydim.

Tuna yine sessizliği bozdu: “Patronlara rapor mu geçeceğiz? Bugünkü hareketlerini bildirelim mi?”

“Hayır.”

Üçü birden bana baktı.

Ozan,“Ne demek hayır?” dedi sorgular gibi.

“Bugün bildirmiyoruz.” dedim. “Bu kızın iç dünyasını kimseye vermeyeceğim. Henüz değil.”

“Yani… onu koruyor musun?” dedi Ali.

“Hayır.” dedim. “Ama onu anlamadan kimse dokunmayacak.”

Ekranda Sare yatağına geçip, yastığın kenarına başını koydu. Ama uyumadı.

Uykusuzluk, travmanın sessiz arkadaşıdır. Uzun süredir de onun yanından ayrılmıyordu belli ki.

Kolumu kavuşturdum. “Yarın… temas edeceğim.” dedim.

Tuna,“Nasıl? Birden mi?” dedi.

“Hayır. Ani bir hareket değil. Onu korkutmak yok, baskı kurmak yok.”

Ali, “Peki ya bir şey saklıyorsa?” dedi.

“Zaten saklıyor.” dedim. “Bizim işimiz onu sıkıştırmak değil; güvenini almak.”

Özgür daha şüpheciydi. “Bize güvenmeyecek.”

Hafifçe gülümsedim. “Henüz.”

Ekranda Sare gözlerini kapadı.

Gözkapaklarının titremesinden, uyumaktan çok geçmişi bastırmaya çalıştığı belliydi.

Masaya hafifçe vurup kararı açıkladım.

“Yarın sabah, Sare’ye yaklaşacak olan kişi benim.”

Tuna, “Hazırlık?” dedi.

“Başlıyor.”

Gece boyunca monitörlerin soğuk ışığı yüzümüze vurdu. Uykusuzluk, gözlerimin altında ağır bir gölgeye dönüşmüştü ama kimse şikayet etmiyordu. Bir ekranın başına çökmüşsen, yorulmak gibi bir lüksün olmaz; özellikle de izlediğin kişi hayatının yönünü değiştirecek biriyse.

Sare.

Onu ilk kez kameraların keskin, donuk görüntülerinde görmüştüm. Çok sessizdi. Tehlikeli bir sessizlik. Kendi acısını içerde taşıyan insanların sessizliği… Yıllardır vakalarda en tehlikeli profil budur. Ne bağıra bağıra öfkelenirler, ne de belirgin bir iz bırakırlar. Sadece ilerlerler.

Ve bugün bütün gece boyunca biz de onun ilerleyişini takip ettik.

Tuna, masanın diğer ucunda esneyerek rapor ekranlarını yeniledi. “Bir insan bu kadar sessiz yaşayıp bu kadar iz bırakabilir mi ya?” diye mırıldandı.

Ozan hemen yanıtladı, gözlerini ekrandan ayırmadan, “İz bırakmıyor zaten. Bunu bilerek yapıyor. Bu bilinçli bir hareket.” dedi,

Onların konuşmalarını dinlerken, Sare’nin bir önceki kaydını zihnimde yeniden oynattım. Gittiği adımlar, baktığı yönler, elinin titrediği anda gözlerini kaçırışı… Hiçbir şey tesadüf değildi.

Ali parmaklarını hızlıca klavyede gezdirdi. “Konum geçmişi geldi. 2 gün önce toplam sekiz farklı noktaya gitmiş. Dördü kütüphane, biri hukuk bürosu. İkisi kriminal arşiv merkezinin yakınında.”

“Ve biri…” Özgür cümlenin devamını getirmedi, ekrana yaklaştı. “Biri teşkilata çok yakın bir sokak.”

O an içimde bir şey sıkıştı.

“Yaklaştır.” dedim.

Görüntü büyüdü. Sare, elleri cebinde, başı hafif eğik, binanın ismine bakıp geçiyordu. Yakından bakınca, gözlerinde yalnızca merak yoktu. Bir çeşit… hesaplaşma vardı.

Tuna alçak bir sesle sordu.“Bu kız ne arıyor orada?”

Ali cevap verdi. “Bir şey değil… birini arıyor gibi.”

Ozan koltuğunu bana çevirdi. “Niran… Sana bir şey söylememiz lazım.”

Nefesimi tuttum, fark etmeden.

“De,”

Ali yeni bir dosyayı açıp ekrana yansıttı. “Kız… seni arıyor.”

Bir an odadaki bütün uğultu durdu. Sanki bütün monitörlerin uğraştıran uğultusu bile susmuştu. Sadece kalp atışım vardı.

“Ne?” dedim kısa ve keskin bir sesle.

Özgür görüntüyü büyüttü. Sakince ve çok emin bir tonla tekrar etti. “Seni arıyor. İsmini… yani senin kimliğini. Gerçeğini.”

Sanki odanın ışığı aniden değişmiş gibi hissettim. Vücudumun içinden bir elektrik akımı geçti. Yıllardır iz peşinde koşmuştum ama ilk defa iz, bana dönüp direkt beni işaret ediyordu.

Bu yalnızca bir araştırma değildi.

Bu yalnızca bir rastlantı değildi.

Bu… bağlantıydı.

“Ne kadar emin olabiliriz?” diye sordum.

Ali hızlıca bir şeyler tıkladı. “Yüzde doksan iki. Gittiği yerler, açtığı dosyalar, sorduğu soy isimler… hepsi seninle bağlantılı. Sanki seni bulabileceği bir kapı arıyor.”

İçimden geçen ilk duygu… öfkeydi.

Ama altında başka bir şey daha vardı. Tanımlayamadığım bir şey.

“Yani…” Ozan derin bir nefes aldı. “Hem biz onu arıyoruz… hem o seni.”

“Garip bir denklem.” dedi Tuna.

Değildi. Bende asıl garip olan, bunun hiç şaşırtıcı gelmemesiydi.

Bir çocuk, annesinin ve babasının ölümündeki karanlığı çözmeye çalışıyor. Ben ise o karanlığın içinde yıllardır bir yol açmaya çalışıyorum.

İki çizgi… sonunda kesişecekti.

Ve artık bunun zamanı gelmişti.

Sandalyeden kalktım. Sesim benden bağımsız bir kararlılıkla döküldüi

“Plan değişti.”

Hepsi bana baktı.

Artık sadece bir hedef değil, bir oyuncu vardı karşımızda. Ve bir oyuncu seni arıyorsa, onun izini sürmek gereksizdir.

“Onun beni bulmasını sağlayacağız.” dedim.

Tuna kaşlarını kaldırdı. “Yem mi atacaksın?”

“Evet.” diye yanıtladım. “Kontrollü bir yem.”

Özgür kafasını yana eğdi. “Peki bu yem ne olacak?”

Cebimden kimlik kartımı çıkardım. Ajan kimliği değil. Daha basit bir şey…

“Yeni bir kimlik talep edeceğim.” dedim. “Sivil kimlik.”

Ozan bir anda ayağa kalktı. “Ne? Niran, bu ciddi bir değişim.”

“Evet. Çünkü bu kız beni bulmak istiyor. Onu bilinçsiz bir kovalamacanın içine sokmayacağım. Eğer benimle yüzleşmek istiyorsa… onu yüzleşebileceği bir yere çağıracağım.”

Ali merakla sordu.“Nereye?”

“Bir okula.” dedim.

Hepsi sustu.

“Bir öğretmen olarak orada olacağım. Matematik öğretmeni.”

“Niye matematik?”

“Çünkü Sare’nin en çok zorlandığı ders o. Kırılacağı noktaya yaklaşmak için en ideal yol.”

Bu sadece taktik değildi. Bu bir bağ kurma hareketiydi.

Ozan dudaklarını birbirine bastırdı. “Peki üst kademe buna ne diyecek?”

“Söyleyeceğim.” Ve kapıya yöneldim.

Tam çıkarken durdum. Onlara dönüp, “Bu kız yalnız. Tehlikeli değil ama kararlı. Eğer onu kontrolsüz bırakırsak… kendini yakar. Beni aramasının bir nedeni var. Ve ben de bunu öğrenmek zorundayım.” dedim.

Sonra kapıyı açtım.

“Benimle yüzleşmek istiyorsa… yüzleşeceği kişiyi karşısına çıkarmayı seçiyorum.”

Koridor boyunca yürürken ayak seslerim neredeyse metal zemine kazınıyordu. Uykusuzluğun ağırlığı omuzlarımdaydı ama içimde kıpırdayan bir başka şey vardı: kesinlik. Bir planı kafamda kusursuzca kurduğumda yürüyüşüm de, nefesim de değişirdi. Şimdi de aynısı oluyordu.

Üst kademe odası koridorun sonunda, opak camlı büyük kapının arkasındaydı. Yanında duran kırmızı tarayıcıya kimliğimi okuttum. Kapı yavaşça açıldı; içeriden soğuk bir klima rüzgârı ve karanlık bir otorite kokusu çıktı.

İçeri girdiğimde iki kişi beni bekliyordu.

Başkomiser Aras… gri sakalları, keskin gözleri ve yılların ağırlığını taşıyan dosyalarla.
Bir de birim yöneticisi Leyla Hanım… soğukkanlı, neredeyse buzdan yapılmış bir yüz ifadesiyle masanın yanında duruyordu.

Aras başını kaldırdı. “Belli ki önemli bir şey için geldin, Niran.”

“Evet.” dedim. “Önemli ve acil.”

Leyla, masanın kenarına yaslanan eliyle dosyaları kapattı. “Dinliyoruz.”

Derin bir nefes aldım. “Plan değişti.”

Aras kaşlarını çattı. “Hangi plan?”

“Sare Yalçın’ın takibi.” Sözleri ağzımdan yavaşça değil, keskin bir bıçak gibi fırlatarak söyledim.

Leyla gözlerini kısarak bana yaklaştı. “Kızla ilgili yeni bir şey mi buldunuz?”

“Evet.”

Ekran odasında yaşananları kısa ve net şekilde aktardım. Sare’nin izlediği yollar, sorduğu sorular, incelediği arşivler, ve en önemlisi… benim ismim.

Leyla’nın gözleri dondu. “Seni mi arıyor?”

“Evet. Direkt olarak.”

Aras sandalyeye geri yaslandı. “Bu imkânsız gibi görünüyor. Kız senin birim kimliğine ulaşmış olamaz.”

“Birim kimliği değil.” dedim. “Gerçek kimliğim.”

O an odada çıt çıkmadı.

Aras dudaklarını birbirine bastırdı. “Neden?”

“Çünkü ailesinin dosyasında benim raporum var. Çünkü ben o gece oradaydım. Çünkü kız, cevabını almadığı bir sorunun peşinde.”

Leyla başını yana eğdi. “Bu seni hedef haline getirir.”

“Biliyorum.” Soğukkanlılığımı koruyarak devam ettim. “Ve bu yüzden kontrollü bir temas gerekli.”

Aras, gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı. “Temas mı?”

“Evet.” dedim. “Kız beni bulmaya çalışıyor. Eğer onu kendiliğinden bana ulaşmaya bırakırsak, fark edilme riski artar, panikler ve hata yapar. Onu kontrolsüz bir arayışa mahkûm etmek hem bizim için hem onun için tehlikeli.”

Leyla ellerini birleştirdi. “Peki önerin ne?”

İşte o an sesim netleşti. “Bir öğretmen kimliği istiyorum.”

Aras başını kaldırdı, gözbebekleri genişledi. “Ne?”

“Bir liseye atanacağım.” dedim. “Matematik öğretmeni olarak. Kızın gündelik rutinine dokunabileceğim tek güvenli yer, güvenlik kameralarının doğal olarak bulunduğu ve şüphe çekmeyen bir ortam: okul.”

Leyla sinirli bir nefes verdi. “Bu çok büyük bir değişiklik Niran. Kamuflaj eğitimin iyi ama bu uzun vadeli bir rol.”

“Biliyorum.” Yanıtım kesindi.

Sessizlik bir süre daha sürdü. Sonunda Aras konuştu.

“Peki…” Omuzlarını geriye yasladı. “Elinde başka seçenek yoksa bunu değerlendirebiliriz. Ama bir şartla.”

“Dinliyorum.”

“Kızla yüzleşmeyeceksin.”

Söz keskin bir buyruktu.

“İlk etapta yalnızca izleyeceksin. Kendini açık etmeyeceksin. Gerektiğinde temas kuracaksın ama kimliğini açıklamadan.”

Başımı salladım. “Anlaşıldı.”

Leyla, masasındaki birkaç belgeyi düzenledi. “Yeni kimliğini hazırlayacağız: Niran Demirsoy. Lisans: Matematik öğretmenliği. Atama: Yarbaşı Anadolu Lisesi.”

Üç saniye sessizlik… Sonra Aras’ın sesi.

“Ve Niran… bu kızın arayışı sıradan değil. Onun seni arama sebebi… seni düşündüğünden daha derine çekebilir.”

O an hafifçe içimden geçeni fısıldadım:

“Zaten o yüzden yapıyorum.”

Sabahın gri ışığı, ajans binasının koridorlarında üstüme sinmiş olan metalik kokudan bile keskin vuruyordu yüzüme. Dün gece yaptığım plan hâlâ zihnimde canlıydı: Madem beni arıyordu, o zaman beni bulmasını kolaylaştıracaktım. Ama bu kolaylık, tamamen benim kontrolümde olacaktı.

Üst kademeyle yaptığım görüşmeyi bitirdikten sonra verilen onay, bir nevi bu oyunun başlangıç ziliydi. Artık “Niran Demirsoy” kimliği geri dönmüş bir matematik öğretmeniydi. Ajan kimliğimi cebime, içimdeki tetikte kalmış kas hafızamı ise omzuma alarak binadan çıktım.

Okulun kapısına vardığımda, çocuk seslerinin henüz başlamamış olmasının bıraktığı o ürpertici sakinlik karşıladı beni. Binanın dış cephesinde yılların eklediği çizikler vardı; gören bir göz için sıradan, benim için ise analiz edilmesi gereken mikro ayrıntılar.
Kaç pencere kilitsiz? Çıkışlar nerede? Kameraların kör noktası hangi köşede?
Zihnim bunları kendi kendine kaydediyordu.

Kapıyı itip içeri girdiğimde antiseptik kokusu ve eski deterjan karışımı bir hava karşıladı beni. Ayak seslerim boş koridorda yankılanırken, içimden “Buraya öğretmen olarak değil, avcı olarak girdim.” diye geçirdim.

Tam sınıfımı bulmaya yöneldiğim sırada, yerde oturmuş sarı renkli bir temizlik arabasının yanında eğilmiş birini gördüm. Uzun siyah saçları dağınık bir şekilde yüzüne düşmüş, üstündeki gri temizlik forması birkaç beden büyük duruyordu. Elleriyle yere dökülmüş cam kırıklarını topluyordu, fakat bu kadar özenli yapan biri temizlik personelinden çok… daha fazlasına benziyordu. Hareketleri hızlı değildi; bilinçli, kontrollüydü.

Kırık parçaları eline alırken bile çevresini gözleriyle tarıyordu.

Tam gitmek üzereydim ki, yüzünü hafifçe kaldırdı.

Sare.

Fotoğraflarda gördüğüm yüzle aynı değildi bu; daha yorgun, daha kırılgan ama aynı zamanda daha tehlikeli bir keskinlik taşıyordu gözlerinde. Gece boyunca kayıtlardan izlediğim bakışla birebir örtüşüyordu:
Hem kaybolmuş, hem bir şey arayan birinin bakışı.

Beni fark etti.

Bir iki saniye göz göze kaldık. Soğuk bir tanıma hissi midemde küçük bir düğüm oluşturdu.

Sonra o anı bozup başını eğdi ve kırıkları toplamaya devam etti.

Ben susmayı tercih ettim. İlk karşılaşmamızın böyle olması… aslında işimi kolaylaştırıyordu. Bu sessizlik, bana onun nabzını ölçme şansı veriyordu.

Yaklaştım.

“Bir şey oldu mu? Elin kesilmesin,” dedim, sıradan bir öğretmen nezaketiyle, ama ses tonumu ölçülü tuttum.

Sare başını yavaşça kaldırdı. Gözlerinin içi geceyi hiç uyumamış gibiydi. “Yok, iyiyim. Sorun değil,” dedi. Sesi düşündüğümden daha yumuşaktı ama buzlu bir perde vardı arkasında.

Elindeki kırıkları çöpe atıp ayağa kalktı. Bir anlığına, formanın cebinden bir kağıt parçasının çıktığını fark ettim. Çıkmaması gereken bir belgeydi o. Temizlik personeli birinin yanında taşıyacağı türden değildi.

Bir haritanın kıvrımı, bir adres çizgisi ya da bir isim… sadece bir anlığına görebildim ama unutmayacağım türden bir detaydı.

O da fark ettiğini fark etti. Hızla cebine itti.

Bu küçük an, aramızda görünmez bir çizgi oluşturdu.

Ben öğretmen kimliğimi oynuyordum. O da temizlik görevlisi kimliğini.

Ve ikimiz de birbirimizin yalan olduğunu anında sezmiş gibiydik.

“Siz yeni öğretmensiniz değil mi?” diye sordu.

“Evet,” dedim. “Niran. Matematik.”

Sanki bu isim bile onu hafifçe düşündürdü. Sanki daha önce duymuş gibi… Belki de o aradığı “Niran”ın ben olduğumu seziyordu, ama emin olamıyordu. Bu belirsizlik bana zaman kazandırıyordu.

Sare, temizlik arabasını iterek koridorun diğer tarafına yöneldi. Adımlarında bir amaç gizliydi. Sıradan bir çalışan gibi değil, gizli bir ajanda taşıyan biri gibi yürüyordu.

Onu izlerken içimden şu geçti:

Bu kız gerçekten beni arıyorsa…
Ve ben bu oyunu kuruyorsam…
Biri diğerine mutlaka yaklaşacak.
Ama ilk adımı hangimiz atacağız?

Koridorun sonunda kaybolduğunda, farkında olmadan nefesimi tuttuğumu anladım.

Bugün ilk kez karşılaşmıştık. Ama bu daha sadece başlangıçtı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

4okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18