2. bölüm / 4
KAYBOLAN GÜNEŞ1. BÖLÜM-SESSİZLİĞİN İÇİNDE
Bölümler 4Şu an: 1. BÖLÜM-SESSİZLİĞİN İÇİNDE
- 1 GİRİŞ187 kelime
- 2 1. BÖLÜM-SESSİZLİĞİN İÇİNDE912 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 2. BÖLÜM-KARANLIĞIN İLK ÇATLAĞI1.159 kelime
- 4 3. BÖLÜM-NİRAN'IN GÖREVİ5.349 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Çocukluk bazen insanın ilk savaş meydanıdır."
Ben sabahları hep annemin sesiyle uyanırdım. Sanki onun sesi, odama açılan bir pencere gibiydi. Perdelerin arasından süzülen ışık gibi sıcak, ekmek kokusu gibi tanıdık. Gözlerimi açtığımda önce tavandaki minik çatlağa bakardım. O çatlak bana göre bir yol gibiydi; belki bir tren oradan geçiyor, belki de gece boyunca oradan yıldızlar sızıyordu. Çocuk aklı işte… Annem buna hep gülerdi.
Battaniyemin kenarıyla oynayarak yataktan kalktım. Ayaklarım halıya değince irkildim; kış değildi ama halı hep soğuk olurdu. Mutfağa doğru yürürken annemin kaşığı tavaya vurma sesi duyuldu. Tık tık. Tık tık. Bu ses, benim için evin kalp atışıydı.
Mutfağa girdiğimde annem sırtını bana dönmüş, omlet çeviriyordu. Saçlarını toplarken yüzünün bir kısmı açılırdı; boynunun kenarında küçük bir ben vardı, ben hep o beni sayardım. Beni gördüğünde gülümsedi.
“Günaydın küçük kuşum.”
“Günaydın anne.”
Babam masada oturup gazete okuyordu. Ama ben onun gazete okumayı sevmediğini bilirdim. O sadece gazeteyi açar, önemliymiş gibi bakar, sonra annemin ne pişirdiğine göz ucuyla bakardı. Ona göre yemek kokusu dünyanın en güzel bilgisi olabilirdi.
Sandalyeye tırmanıp oturdum. Ayaklarım yere değmiyordu. Bunu hep garip bulurdum. İnsanlar nasıl ayaklarını yere koyabiliyordu? Ne zaman büyüyecektim de ben de yere basabilecektim?
Annem önümdeki tabağa omleti koydu. Omlet pofuduk görünüyordu. Üzerine ketçapla kalp çizdi. Ben kalpleri çizmeyi beceremezdim ama annem becerirdi. Onun çizdiği her şey mükemmel olurdu.
“Bugün Niranlarla pikniğe gidiyoruz, unuttun mu?” dedi babam gazeteyi katlarken.
Unutmuş muydum bilmiyordum ama aklıma gelince yüzümde bir gülümseme belirdi. Niran… O benim en yakın arkadaşım sayılırdı. Bazen kavga ederdik, bazen yarışırdık, bazen de hiç konuşmadan yan yana otururduk. Ama yine de her gün onu görmesem eksik hissederdim.
“Niran yine benden hızlı koşmaya çalışacak,” dedim ketçabımı karıştırırken.
Babam güldü. “O senden uzun, tabii hızlı olacak.”
Sinirlendim. “Ben de uzun olacağım!”
Annem gülerek yanağımdan öptü. “Olacaksın tabii.”
Omletimi bitirip odama koşmaya başladım. Annem arkamdan bağırdı: “Koşma Sare, düşeceksin!”
Ama ben hep koşardım. Bir çocuk koşmak için yaratılmıştır bence. Düşmek de koşmanın bir parçasıdır.
Kıyafetlerimin dolabını açtım. İçinde bir sürü elbise, tayt, üst vardı ama ben en çok çiçekli elbisemi severdim. Etekleri koşunca uçuşuyordu. Onu aldım. Saçımı toplamaya çalıştım ama olmadı. Toka bulamadım. Toka bulmak benim için her zaman zor olurdu. Sanki tokalar beni görünce kaçıyordu.
Annem odama girip saçımı taradı. Saç taranırken yüzümü buruşturdum. Annem tararken hep “sabret” derdi. Ben sabretmeyi bilmiyordum ama deniyordum.
Eve Niran’ın sesi geldiğinde hâlâ saçım taranıyordu.
“Sareeeee! Hazır mısın?”
Bu ses, evimizin camlarını titretirdi. Niran bağırmayı çok severdi. O an kapıya koştum ama annem kolumdan tuttu.
“Dur! Ayakkabılarını giymeden nereye?”
Ayakkabılarımı giyip kapıya koştum. Kapıyı açınca Niran oradaydı. Saçı dağınıktı. Üstünde mavi bir tişört vardı ve elinde su tabancası tutuyordu.
“Bak sana ne getirdim!” dedi gururla.
Gülümsememi saklayamadım. “Ay yine mi su tabancası?”
“Bu hızlı sıkıyor,” dedi.
Benim cevabım olmadı. Çünkü su tabancasının hızlı sıkmasının beni nasıl etkilemesi gerektiğini bilemedim. Ama mutlu olmuştum.
Arkada aileler konuşuyordu. Annem Niran’ın annesini öptü. Babalar tokalaştı. Ben ve Niran çoktan bahçenin merdivenlerine inmiştik bile.
Piknik hazırlığı her zamanki gibiydi. Anneler bir sürü yemek hazırlıyordu; babalar bagajla kavga ediyordu. Niran ve ben ise onların bu telaşını eğlence olarak izliyorduk.
Arabalar yola çıktığında yan yana oturduk. Ben camdan dışarı bakmayı çok severdim; ağaçların dallarının bir aşağı bir yukarı sallanması bana hep “Birileri onlara sır söylüyor” hissi verirdi. Belki de rüzgâr, dünyadaki tüm sırlara hakimdi.
Yol boyunca Niran durmadan konuştu.
“Koşu yarışı yapacağız, tamam mı?”
“Tamam.”
“Bu sefer ben kazanacağım.”
“Hep sen kazanıyorsun zaten.”
“E çünkü uzun bacaklıyım.”
Kaşlarımı çattım. “Benim de bacaklarım var!”
Yine de güldük.
Piknik alanına vardığımızda havada taze ot kokusu vardı. Çimenler ayağımı gıdıklıyordu. Ağaçlar çok büyüktü. Gökyüzü sanki daha açık bir maviye boyanmıştı.
Anneler örtüyü serdi. Babalar mangalı hazırladı. Biz de oyun oynamaya başladık.
Saklambaç oynadık. Niran beni hep buluyordu çünkü saklanmayı bilmiyordum. Bence saklanmak için küçük olmak gerekiyordu ama ben küçük olduğum halde hep açıkta kalıyordum.
Sonra taşlarla kale yaptık. Taşları üst üste dizmek kolaydı ama Niran hep dizdiğim taşları yanlışlıkla deviriyordu. Sinirlenip ona bağırdım. O da bana bağırdı. Sonra ikimiz de sustuk. Ama beş dakika sonra yine gülüyorduk.
Bir ara anneler bizi çağırıp meyve verdi. Elmayı ısırınca dişim sızladı. Annem “Süt dişin yakında düşecek,” dedi. Ben dişimin düşmesini istemiyordum. Çünkü dişsiz kalırsam insanların benimle dalga geçeceğini düşünüyordum. Annem ise “Diş perisi gelir” dedi ama ben diş perisine pek inanmıyordum.
Gün batmaya başladığında çimenlerin kokusu değişti. Daha ağırlaştı, sanki toprak uyumaya hazırlanıyordu. Niran’la son bir kez koşu yarışı yaptık. Yine kazandı. Yine sinirlendim. Ama yine güldük.
Toparlanma zamanı geldiğinde ben çok yorgundum. Gözlerim kapanıyordu. Annem beni kucağına aldı; başımı omzuna yasladım. Babam eşyaları bagaja yerleştirirken “Çocuklar koşturmaktan öldü,” dedi.
Arabaya bindiğimizde Niran da çok yorgundu. Ama o uyumadı. Uyumak istemedi. “Uyursam kaybederim,” dedi. Ne kaybedecekse…
Ben dayanamayıp uyudum.
Uyandığımda arabada loş bir ışık vardı. Camdan dışarı baktım. Evler hızlıca geçiyordu. Bir sokaktan geçerken bir gölge gördüm. Sanki biri koşarak kayboldu. Ama çocuk aklım onu oyun sanıp önemsemedim.
Annemle babam fısıltıyla konuşuyordu. Ne dediklerini duymadım ama ses tonları tuhaftı. Sanki gülmek istiyorlardı ama içlerinden biri ağlıyordu.
Eve vardığımızda kapı açıldı. İçeri girince garip bir sessizlik çöktü üstümüze. Normalde saat bu kadar geç olunca evimiz hafif karanlık olurdu ama bu karanlık farklıydı. Sanki ev nefes almıyordu.
Ayakkabılığın önünde küçük bir eşya gördüm. Annemin tokası. Ama annem tokanın orada olduğunu fark etmedi. Ben de söylemedim.
Koridordan bir rüzgâr geçti. Halbuki pencere kapalıydı.
Annem bir adım attı. Babam onun arkasındaydı. Niran ve ailesi de içeriye bakıyordu ama kimse konuşmuyordu.
Ben sadece sessizliğin sesini duydum.
Bazen sessizlik, bağırmaktan daha yüksek olur.
Ve o anda, bunu anlamasam da hissettim.
Bazı sessizlikler, çocukların bile içine işleyebilir… ama anlamını ancak büyüyünce duyarsın.
Bölüm etkileşimi
