12. bölüm · Kasem

Demir attım yalnızlığa

Hatice Demir

(2 gün sonra)

Toprak atıyordum.
Annemin mezarına…

Kepçeyle değil, elimle.
Sanki her avuç toprak, kalbime saplanan bir hatıra gibiydi.
Fazla kişi yoktu.
Hatta kimse yoktu denebilirdi.

Sadece biz.
Ben… Gurur… Gökçe.

Elimde bir karanfil çiçeği vardı.
Annemin en sevdiği…
Yıllar önce öyleydi en azından.
Değişmediğini umuyordum.
Toprağı eşeledim, dikkatlice ektim karanfili.
Sanki anneme değil de, içimdeki çocuğa veriyordum onu.

Kimse konuşmuyordu.
Sadece Gökçe’nin ağlaması vardı, bir de rüzgârın uğultusu.
Gurur, günlerdir tek kelime etmiyordu.
Ben…
O gün, bana babamın açtığı o şarkının içinde yankılanan tek bir cümleye tutunuyordum:

> Demir attım yalnızlığa…

İçimde o cümle dönüp duruyordu.
Çünkü artık yalnızlığa gerçekten demir atmıştım.
Annesizliğe… sahte evliliklere… kırık hayatlara…
Ve en çok da kendime.

Cenaze bitince mezarlıktan ayrıldık.
Yavaşça… sessizce.
Gurur bir anda durdu.
Adamlarına döndü:

— Merve ve Gökçe’yi eve götürün, dedi.
Sesi ne sertti, ne yumuşak.
Sanki sadece… bir boşluk.

Ama yüzü…
Yüzü iyi değildi.
Yorgundu.
Ve sanki bambaşka bir şey düşünüyordu.

O an içim cız etti.
Bir şeylerin ters olduğunu hissettim.

— Sen nereye gidiyorsun?

Gurur döndü.
O tanıdık alaycı gülümsemesiyle:
— Hayırdır, hesap mı soruyorsun artık? dedi.

Şakaydı bu.
Ama kimse gülmedi.
Çünkü o şakanın ardında duran adam…
Gerçekten çok yalnızdı.

— Konuyu değiştirme, dedim. Nereye gidiyorsun?

Bir an gözlerime baktı.
Hiçbir şey demedi.
Sonra yalnızca:

— Yalnız kalmak istiyorum. Eve gidin, dedi.
Ve göz kırptı.

Ama o göz kırpışı…
Bir “merak etme” bakışı değil,
Bir vedaydı.

---

Gelmişti.
Onu hayattan koparan, içinde yıllarca sakladığı yarayı tekrar kanatan o karanlık yere.

Gerçek annesinin öldüğü yere.
Bir zamanlar otel olan ama şimdi harabe hâline gelmiş o binaya.

Kapıyı sertçe itti. İçeri girdi.
Korkmadı.
Çünkü Gurur için korku, çoktan mezara gömülmüştü.

Ama daha içeri girer girmez…

Sanki nefesi tıkandı.
Zihni bulanıklaştı.
Dünya dönmeyi bıraktı.

Sonra…
Patladı.

— NEDEN?! diye haykırdı.
Boş duvarlara, yıkık geçmişine.

Bir tekme savurdu duvara.
Zaten çatlamış olan sıva döküldü.
Tozlar havada dans ederken, içinde yıllardır tuttuğu öfke serbest kaldı.

— Neden sözümü tutamadım?!
— Neden koruyamadım?!
— NEDEN BEN DEĞİL DE ONLAR?!

Yumrukladı duvarı.
Bir daha.
Ve bir daha.
Ta ki elleri kanayana kadar.

Ama durmadı.
Çünkü o an canı değil, içi acıyordu.

Dizlerinin üzerine çöktü.
Yıkılmıştı.
Gurur denilen o suskun, güçlü, buz gibi adam…
Artık bir enkazdı.

Nefesi yırtıktı, sesi boğuktu:

— Ben… verdiğim sözü tutamadım.

Ve sonra…

Sessizlik.

Yalnızca kalp atışı…
Ve tozların içinde kaybolmuş bir adam.

---

Eve gelmiştik, Gökçe ile sessizce birbirimize baktık.
Kimsenin cesareti yoktu sormaya; herkes gerçekleri biliyordu zaten.
“Gerçekler ağırdır,” derlerdi; biz tam da onu yaşıyorduk.

Gurur’a ulaşmak imkânsızdı. Telefonunu açmıyor, sürekli meşgule atıyordu.
Gökçe’ye söyledim:
— İçeride bir oda var, istersen oraya geç, yarın sabah ne yapacağımızı konuşuruz.

Odaya geçtikten sonra Gurur’un aklı ve telaşı kafamda yankılanıyordu:

“Sen Kaan Kılıç’ın yerini araştır. Dedi bir adama ve diğerine sen Mervelerin güvenliğinden sorumlusun. Dedi diğerine
Sana dediğim haberleri sildin mi?”

“Ne haberi?” diye soracaksınız.
Her şey bitti bir de Merve ile evlendiğimiz yayınlanmış.
Son 30 dakikadır onunla uğraşıyorum.

Üstüm.
Başım toz içindeydi.
Üzerimde kan vardı. Kendi kanım.
Elimi sarmamıştım.
Ama umurumda değildi.

Merve sabahtan beri arıyordu.
Bir eve gidip onlara bakmam lazımdı, doğal olarak.

Tam o sırada telefonum çaldı.
Arayan Kaan Kılıç’tı…

---