16. bölüm · Kasem

16. Bölüm

Hatice Demir

Tamam,” dedim kekeleyerek.
Ben daha ne olduğunu anlamadan, bana bir tane uzun etek verdi.
Eteği şaşkınca inceledim; kareliydi, benim eteğimle aynı desen ama bilek boyundaydı.
“Bunu giy, eğlencemize devam edelim. Ya da eve gidelim,” dedi.

Biz Gökçe’yle aynı anda, “Ruh hastası,” dedik.
O tam bir şey diyecekti ki, bir genç çocuğun sesi geldi:
— “Hadi ama… sadece konser alanı boşaldı değil mi?”

Sonra tahmin ettiğim şeyi söyledi:
— “Abla çok güzelsin,” dedi.
Yanlış bir şey dememişti ama yanlış zamandı tabii.

Gurur’un dönüp çocuğa yumruk atmasıyla, çocuk yere düştü.
Onları ayırmaya koşacaktım ki, Gurur elimden tutup beni çekti.
“Gökçe’yi de alın!” diye bağırdı gür sesiyle.
Ve bana dönüp, “Sen de giy şu eteği artık,” dedi.

Ama ben o an çocuğa vurmasının siniriyle bağırıyordum:
— “Giymeyeceğim! Sana ne, çocuğa niye vurdun!”

Daha cümlem bitmeden beni kucağına alıp arabaya attı.
Aynı anda bir kapı daha açıldı, Gökçe’yi de çuval gibi içeri fırlattı.
Sonra arabanın önüne yaslanıp mırıldandı, ama duyuluyordu:
— “Sizin yapacağınız giysiye tüküreyim… Hayır, bunlar yapıyor, benim saf karım niye giyiyor?”

Gökçe’yle aynı anda kahkaha patlattık.
Ben, “Bir dakika… karım mı dedi o?” dedim.
Gökçe hemen, “Ben duymadım, uçak geçti sanırım,” diye alay etti.

Gurur sigarasını yere attı ve ayağıyla söndürdü.
“Ne diyeyim… amcaoğlumu mu diyeyim,” diye mırıldandı alaycı bir şekilde.
Ben oflayarak önüme döndüm.

Ne olacağını merak ederek diklendim.
Gurur arabayı yavaşlattı; eve geldiğimizi fark ettim.
O yavaşlamada cümlemin cevabını verdi:
— “Hadi Merve, eve gidelim güzelim,” dedi.

Tam o sırada Gurur bana doğru ilerledi, kaşlarını çatarak:
— “Bir daha böyle giyinme,” dedi, sesi ciddi ama kısık.

O an içimden patlamak üzereydim:
— “Ben senin nereden ‘güzelin’ oluyorum?” diye çıkıştım.

Ama Gurur, hiç aldırış etmeden, hafif gülümseyerek devam etti:
— “Hayır yani, bugün bir değişiksin. Güzelim, karım.”

Tam o anda Gökçe’nin kahkahalı sesi geldi:
— “N’oldu, sen biraz hoşlandın sanki?”

Ve o an Gurur’un kısık gülüşü kulağıma çalındı.
Ben ise yine kıpkırmızı olmuştum.
“Offff ya…” diye içimden geçirdim.

Sonra ben, kaşla göz arasında ekledim:
— “Ben senin nereden ‘güzelin’ oluyorum, kaşla göz arasında dediklerine dikkat et!”

Gurur aldırış etmedi, mırıldandı:
— “O da etmesem nolur yavrum.”

Ve o an, Gökçe’nin ıslık çaldığını duymuştum.

Olan biteni kafamdan geçirirken arabadan indik.
Gökçe hâlâ gülüyordu, Gurur sessizce yürüyordu.
Odaya geçip pijamalarımı giydim, yatağıma uzandım.
Olan biteni düşünürken gözlerim ağırlaştı ve yavaşça kapandı.
Off… bugün de böyle geçti işte, diye mırıldandım ve uykuya daldım.“Koş Merve, koş! Hayallerinin peşinden koş!” diyordum kendi kendime.
“Anne… anneee! Gitme!” diye ağladım.
Ama biri annemi kolundan tutup götürdü. Tam arkasından koşacakken biri elimden yakaladı. Esmer, on dört yaşlarında bir çocuk…
O an her şey karardı.

Bir anda irkilip uyandım.
“Anne!” diye bağırarak doğruldum, gözlerimden yaşlar süzülüyordu.
Su almak için kalktım, ışığı yaktım ama yanmadı.
Kalbim hızla atıyordu.
Hemen Gurur’u uyandırmak istedim.

Tam o sırada ayağıma bir şey değdi.
Korkuyla geri çekildim ve koşmaya başladım.
Ama koşarken kafam sert bir şeye çarptı, geri tepkiyle sendeledim.

Elinde lambayla karşımda Gurur’u gördüm. Bağıracaktım ama o bir anda ağzımı kapattı, diğer eliyle beni duvara yasladı.
“Bağırmayacaksın,” dedi, sesi soğuk ve netti.

Kafamı salladım, gözlerimle bağırmaya çalıştığımı belli ettim.
İçimdeki korku ve öfke birbirine karışmıştı.
Gurur elini yavaşça ağzımdan çekti ama duvardan çekmedi.
Bir eli hâlâ başımın hemen yanındaydı.
Nefesi yüzüme vuruyordu; o kadar yakındı ki kalbimin sesini duymasından korktum.

Bir an sadece baktı bana.
Gözlerinin karanlıkta parlayan o ifadesi… soğuk ama dikkatliydi.

“Yanıma geçebilir misin? Şey…” dedim, sesi zar zor çıkarabildim.
Ama sonra duraksadım. Ne diye hitap edecektim? Gurur mu, arkadaşım mı… bilemedim.

O an kaşını kaldırdı.
Elini hâlâ duvardan çekmemişti, hatta biraz daha yaklaştı.
“Ne dedin?” dedi alaycı bir tonda.

Boğazım kurudu, kelimeler birbirine karıştı.
“Şey… işte…” diyebildim.
Yanaklarımın yandığını hissettim.
O ise tam o anda, elini duvardan çekmeden bana göz kırptı.

Ben hâlâ şaşkındım.
“Ben az önce neye çarptım?” diye sordum.

Gurur dudak kenarını kıpırdattı. “Fark etmedin mi?”
“Fark ettim tabii ki!” dedim hemen. “Duvara çarptım. Hatta kafam hâlâ acıyor.”

O hafifçe güldü. “Öyle olsun bakalım… senin tatlı kalbini mi kıracağım ben?”
Gülümsemesi karanlıkta bile belli oluyordu.

Tam o sırada Gökçe’nin uykulu sesi duyuldu. “Ne oluyor ya…”
Hep birlikte salona geçtik.

Bir anda herkes telefonlarına daldı.
Sonra Gökçe birden yerinden kalktı. “Ya hadi oynayalım!” dedi heyecanla.

“Ne oynayalım?” dedim şaşkın bir ifadeyle.

Cevap vermek yerine, Gökçe vazonun içindeki çiçekleri çıkarıp masaya koydu.
“Cesaretin var mı oynamaya?” dedi şeytanca bir gülümsemeyle.
“Ama öyle doğruluk diyip kaçmak yok, cesaret de seçilecek!”

O anda ne oynayacağımızı anladım.
Doğruluk mu, cesaret mi…
Ve o an içimden sadece tek bir cümle geçti:
Şimdi bitmiştik.