1. bölüm · Karanlıkta Kalmış Eski İz

1.bölüm Rüyalarımın Ardında

Ebru ÖZDEMİR

"Huzur, insanın kendine yettiği yerde başlar."
Sabahın ilk ışıkları odaya yavaş yavaş süzülüyordu.

Pencereden içeri dolan solgun ışık huzmeleri, odanın köşelerinde sessizce dans ederken gecenin ağırlığını da beraberlerinde götürüyor gibiydi.

Fakat odadaki sessizlik, geceden kalma bir sessizlik değildi; sanki yıllardır buradaydı. Duvarlara işlemiş, eşyalara sinmiş, hatta nefes alışlarıma kadar karışmıştı.

Yalnızlık ve sessizlik... Neredeyse bütün hayatımı anlatmaya yeten iki kelimeydi bunlar. Doğduğum andan itibaren etrafımı saran, büyüdükçe benden uzaklaşmak yerine içimde daha da derinleşen bir yalnızlık vardı.

İnsan bazen kalabalıkların ortasında bile kendini yapayalnız hissedebilirdi. Ben bunu çok erken öğrenmiştim.

Sessizlik ise en sadık yoldaşım olmuştu. Bana hiç soru sormuyor, hiçbir şey beklemiyor, sadece yanımda duruyordu. Belki de bu yüzden ona alışmıştım. Söyleyemediğim her şeyi ona anlatıyor, içimde birikenleri kimse duymasa da onun duyduğuna inanıyordum.

Annem ve babam, her zamanki gibi hayatın başka bir köşesinde kendi dünyalarıyla meşguldüler.

Ben kim miyim?

Ben Alya Şahin.

Bu konağın içinde hiç gün yüzü görmemiş, varlığı fark edilmemiş, sesi duyulmamış; kendi hayatına bile başkalarının koyduğu kurallarla yön vermek zorunda bırakılmış bir aşiret kızıyım.

Şimdi "aşiret kızı" deyince kulağa havalı geliyor olabilir. Belki gözünüzde ihtişamlı bir konak, kalabalık sofralar, herkesin önünde saygıyla eğildiği güçlü bir aile ve istediği her şeye sahip bir hayat canlanıyordur.

Ama bildiğiniz gibi değil.

Çünkü dışarıdan ihtişam gibi görünen bazı hayatların içinde, insanın nefes alacak kadar bile özgür olmadığı duvarlar vardır. Benim hayatım da tam olarak böyleydi.

Bu konakta benim için hiçbir şey gerçekten "benim" olmadı. Ne kararlarım, ne hayallerim, ne de geleceğim... Her şeyin bir sahibi, her sözün bir hükmü vardı. Bana düşense yalnızca susmak, itaat etmek ve söyleneni yapmaktı.

Burada güzel olmak özgür olmak demek değildi. Güçlü bir ailenin kızı olmak, kendi hayatının sahibi olmak anlamına hiç gelmiyordu.

Çünkü bazen insanın etrafındaki duvarlar taştan değil, kurallardan, korkulardan ve susturulmuş hayallerden örülürdü.

Ben de yıllarca o duvarların arasında büyüdüm.

Herkes beni bu konağın bir parçası olarak gördü. Ama hiç kimse, o konağın içinde Alya'nın da bir kalbi olduğunu görmedi.

Neyse... Şimdi sizin de kafanızı kendi dertlerimle şişirmeyeyim. Ben kimim konusuna geri dönecek olursak...

On sekiz yaşında bir kızım. On birinci sınıfa gidiyorum. Aslında şimdiye kadar çoktan mezun olmam gerekirdi ama benim hayatımda hiçbir şey normal ilerlemediği için, bir yıl geç yazdırmışlar. En azından bana söyledikleri buydu.

Açıkçası bu açıklama beni şaşırtmadı desem yalan olur. Çünkü hayatım boyunca bana olup bitenler hakkında pek fazla bilgi verilmedi.

Kararlar alınır, sonra bana yalnızca sonucu söylenirdi. Ne soru sormaya hakkım vardı ne de kendi fikrimi söylemeye...

Belki de bu yüzden, o gün bana neden bir yıl geriden geldiğimi açıklamaları tuhaf bir şekilde hoşuma gitmişti.

Çünkü ilk defa biri bana, bir şeyleri anlayabilecek bir insanmışım gibi davranmıştı. Küçücük bir açıklama bile olsa, ilk kez insan yerine konulmuş gibi hissetmiştim.

Komik, değil mi?

İnsan bazen başkalarının çok sıradan gördüğü şeyleri, hayatında hiç yaşamadığı için büyük bir mutluluk olarak görebiliyor.

İşte ben de böyle biriyim.

Neyse ki annem ve babam, ellerinden geldiğince beni savunuyor ve destekliyorlar. Ailenin tek çocuğu olmamın yanı sıra ilk kız torunum. Her ne kadar bunun konakta sandığınız kadar büyük bir önemi olmasa da...

Yine de annemi ve babamı çok seviyorum. Onlara baktığımda, üzerime nasıl titrediklerini, beni ne kadar sevdiklerini görebiliyorum. Bazen onların sevgisi, içinde yaşadığım bütün o karmaşanın arasında bana nefes alacak küçük bir alan bırakıyor.

Ama...

Bazen bütün bunlara rağmen hayatın ağırlığından bunaldığım, hiçbir şeyin neden böyle olmak zorunda olduğunu sorguladığım zamanlar da olmuyor değil.

"Neden?" diye sorduğunuzu duyar gibiyim.

Keşke bunun cevabını size tek bir cümleyle verebilseydim. Ama bazı hikâyelerin en zor kısmı, insanın yaşadıklarını anlatacak kelimeleri bulamamasıdır.

Benim hikâyem de tam olarak böyle başlıyor.Her zamanki gibi sabahın erken saatlerinde uyandım. Aslında beni uyandıran şey ne güneşin doğuşuydu ne de konağın içinde başlayan o alışılmış sabah telaşıydı.

Bir sesti.

Nereden geldiğini anlayamadığım, sanki çok uzaklardan gelen bir kadın sesi... Öyle bir sesti ki ne tamamen yabancı diyebiliyordum ne de tanıdık. Sadece ismimi söylüyordu.

"Alya..."

Her seferinde aynı şekilde.

Sanki beni bir yere çağırıyordu. Ama nereye?

Sesin geldiği yöne doğru ilerlemeye çalışıyordum. Etrafımdaki her şey sisin içinde kalmış gibiydi. Görüntü aslında vardı ama bulanıktı.

Bir insan silueti seçebiliyor, ona ait olduğunu düşündüğüm yüz hatlarını görmeye çalışıyordum. Fakat ne zaman biraz daha yaklaşsam, görüntü bir anda dağılıyordu.

Sonra...

Uyanıyordum.

İlk başlarda bunun sadece bir rüya olduğunu düşünüp geçiyordum. Fakat aynı rüyayı tekrar tekrar görmek, insanın aklına ister istemez bazı sorular sokuyor.

Kimdi bu kadın? Neden beni çağırıyordu? Neden her defasında ona ulaşamadan uyanıyordum?

Bazen kendimi Winx'teki Bloom gibi hissetmeme neden oluyordu. Hani insanın geçmişinde kendisinden saklanan büyük bir sır olur ya... İşte benim rüyalarım da sanki bana bir şey anlatmaya çalışıyordu.

Gerçi benim hayatımda sihirli değnek falan yoktu. Olsaydı bile muhtemelen önce bu konağın kurallarını ortadan kaldırmak için kullanırdım.

Neyse...

O sabah da kan ter içinde uyanmıştım. Bir süre yatağımdan kalkmadan tavana baktım. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu. Rüyada duyduğum o ses sanki hâlâ kulaklarımdaydı.

"Alya..."

Gözlerimi kapattığımda bile o bulanık görüntüyü görüyordum.

Bir süre sonra bunun üzerinde daha fazla düşünmenin beni bir yere götürmeyeceğini anlayıp yataktan kalktım.

Üstümü hızlıca değiştirdim. Ev halkı henüz uyanmamıştı. Benim içinse bu, konağın sessizliğinden birkaç dakika olsun kurtulabilmek demekti.

Dedem uyanmadan önce ağırın yolunu tutmalıydım.

Sessiz adımlarla evden çıktım. Sabahın serinliği yüzüme çarptığında derin bir nefes aldım. Konağın içinde nefes almak bile bazen insanın üzerine ağır bir yük gibi çökerken, dışarı çıktığım anda ciğerlerime dolan o serin hava bana özgürlüğü hatırlatıyordu.

Doğruca Kara Kazım'ın yanına gittim.

Beni görür görmez başını bana doğru uzattı. Yanına oturup boynuna sarıldım ve başını yavaşça okşadım.

"Günaydın, güzel kızım."

Onun yanında konuşmak daha kolaydı. Çünkü beni yargılamıyordu. Ne söylediğimi sorgulamıyor, neden sustuğumu merak etmiyor, benden bir şey beklemiyordu. Sadece yanımda duruyordu.

Belki de bu yüzden onu seviyordum. Onu yanıma alıp konaktan biraz daha uzaklaştım. Gideceğim yeri düşünmeme bile gerek yoktu.

Tepeye.

Benim kaçış noktam.

Ne zaman konağın duvarları üzerime üzerime gelse, ne zaman birilerinin söylediği sözler kafamın içinde dönüp durmaya başlasa kendimi orada bulurdum.

Tepeye vardığımda Kara Kızım'ı durdurdum. Karşımdaki manzaraya baktım.

Sabah güneşi yavaş yavaş yükseliyor, uzaklardaki evlerin üzerine solgun bir ışık bırakıyordu. Rüzgâr saçlarımı savururken gözlerimi kapattım.

Derin bir nefes aldım. İşte o an... gerçekten nefes aldığımı hissediyordum.

Burada kimse bana nasıl davranmam gerektiğini söylemiyordu.

Kimse "Alya, şunu yap."

"Alya, buraya gitme."

"Alya, sen kızsın."

"Alya, sana düşen görev bu." Demiyordu.

Burada yalnızca rüzgâr vardı, gökyüzü vardı ve ben vardım. Belki de özgürlük dediğimiz şey buydu. Büyük bir şey değildi aslında. Bazen sadece kimsenin sana ne yapacağını söylemediği birkaç dakikadan ibaretti.

Ama benim huzurumun da bir süresi vardı. Güneş biraz daha yükseldiğinde konağa dönmem gerektiğini biliyordum. Ev halkı uyanmadan orada olmalıydım.

Neden mi?

Hani az önce "Dedem uyanmadan gitmeliyim." Demiştim ya... İşte bunun bir nedeni vardı.

Kız olduğum için. Evet, yanlış duymadınız.

Sırf kız olduğum için nereye gideceğime, ne zaman dışarı çıkacağıma, ne yapıp ne yapamayacağıma dair kararların başkaları tarafından verilmesi gerektiğine inanılıyordu.

"Hâlâ böyle insanlar kaldı mı?" dediğinizi duyar gibiyim.

Bizim burada mı? Hem de sandığınızdan çok daha fazla.

Bizim konağın duvarları yalnızca taş ve tuğladan yapılmamıştı. Yıllardır değişmeden kalan düşünceler de o duvarların içine işlenmişti. Kimin ne yapacağı, kimin ne söyleyeceği, kimin nerede duracağı belliydi.

Ve ben?

Ben o kuralların içinde doğmuş bir kızdım.Bazen bunun değişebileceğine inanmak bile zor geliyordu.

Ama yine de her sabah tepeye çıkıyordum. Çünkü orada birkaç saatliğine de olsa konağın kızı değildim. Birilerinin torunu, birilerinin evladı, birilerinin geleceği ya da bir aşiretin kızı değildim.

Orada yalnızca Alya'ydım.

Belki de bilmediğim bir şey vardı. Belki o rüyadaki kadın da tam olarak bunu hatırlatmaya çalışıyordu. Çünkü o ses her gece aynı şeyi söylüyordu.

"Alya..."

Ve ben her uyandığımda, o sesin peşinden biraz daha gitmek istiyordum.

Neyse... Ha, bu arada size bir şeyi açıklamam gerekiyor.

Kara Kızım bir at. Evet, adından dolayı kafanızda simsiyah, heybetli bir at canlanmış olabilir ama tam tersine... Kara Kızım'ın tüyleri bembeyaz. Öyle sıradan bir beyaz da değil; güneş vurduğunda tüyleri ışık gibi parlıyor.

Yelesi rüzgâr estikçe savruluyor, gözleri ise bana her baktığında sanki söylemek istediğim ama söyleyemediğim her şeyi anlıyormuş gibi geliyor.

Peki neden ona Kara Kızım diyorum?

Bunun aslında çok basit ama benim için fazlasıyla anlamlı bir nedeni var. Çünkü o da benim gibi bu konağa tutsak. Evet, yanlış duymadınız.

Bir atın da tutsak olabileceğini düşünmemiş olabilirsiniz ama bazen bir canlıyı bir yere kapatmak için demir parmaklıklara gerek yoktur. Ona nereye gideceğini, ne zaman hareket edeceğini ve ne yapacağını söylemeniz yeterlidir.

Kara Kızım'ı da konağın dışına çıkabileceği yerler, gidebileceği yollar, yapabileceği şeyler başkaları tarafından belirlenmişti. Onun dünyası ahırın duvarlarıyla sınırlıydı.

Benim dünyam ise konağın duvarlarıyla...

İkimizin de gökyüzü vardı ama ikimiz de o gökyüzünün altında özgür değildik.

Belki de bu yüzden ona ilk gördüğüm günden beri farklı bir gözle baktım. Onu kendime benzettim. İnsanlar onun yalnızca güzel bir at olduğunu görüyordu. Ben ise gözlerindeki o sessizliği fark ediyordum.

Çünkü sessizliğin ne demek olduğunu iyi bilirim.

Kara Kızım şanslıydı aslında. Çünkü onu seven, başını okşayan, onunla konuşan ve gerçekten onunla ilgilenen biri vardı.

Ben vardım.

Ama işin acı tarafı şu ki... Benim için Kara Kızım vardı, fakat benim Kara Kızım gibi sığınabileceğim biri yoktu.

Annemle babamı çok seviyorum. Bunu inkâr edemem. Onların bana olan sevgisini her baktığımda hissediyorum. Üzerime titrediklerini, beni korumaya çalıştıklarını, ellerinden geldiğince yanımda durduklarını biliyorum.

Ama bazen sevgi tek başına yetmiyor. Bazen birinin seni sevmesi kadar, senin için sesini yükseltmesi de gerekiyor. İşte benim en büyük kırgınlığım da burada başlıyor.

Annemle babamın sessizliğine kızıyorum.
Onların suskunluğu yüzünden yıllardır başkalarının kararlarına boyun eğmek zorunda kaldığımı düşünüyorum. Belki onlar da kendi sebepleri yüzünden susuyorlar.

Belki karşı çıkmanın neleri değiştireceğinden korkuyorlar. Belki beni korumaya çalışırken farkında olmadan daha büyük bir yalnızlığın içine itiyorlar.
Bilmiyorum.

Bildiğim tek şey, bazen onların yanımda durduğunu hissetsem bile seslerini duyamadığım. Ve insan bazen sevildiğini bilse bile, savunulmadığında kendini yine de yalnız hissedebiliyor.

İşte Kara Kızım'la aramızdaki en büyük benzerlik de belki buydu.

İkimiz de bu konağın içinde kendi hayatımızın sahibi değildik.
Ama birbirimize baktığımızda, en azından birimizin diğerini anladığını biliyorduk.

Ben onun başını okşadığımda yalnızca onu sakinleştirmiyordum. Biraz da kendimi sakinleştiriyordum.

Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey, hayatındaki bütün sorunların çözülmesi değil...
Sadece yanında sessizce duracak ve gitmeyecek birinin olmasıdır.

Benim de Kara Kızım vardı.

Ve belki de bu yüzden, herkesin beni yalnız bıraktığını düşündüğüm zamanlarda bile kendimi tamamen yalnız hissedemiyordum.

Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. O kadar dalmış, düşüncelerimin içinde öylesine kaybolmuştum ki bir an nerede olduğumu bile unutmuştum. Etrafımdaki dünya sanki uzaklaşmış, sesler birbirine karışmış, ben ise kendi zihnimin içinde sıkışıp kalmıştım.