3. bölüm · Karanlık yüzler
Bölüm-3
Bölüm şarkısı: Çökertme-cem Karaca
Hâlâ kendini bana anlatmaya çalışıyordu. Baran akşam yanıma gelip yatmış ve bana sarılmıştı.
"Ben masumum ama Firuze."dedi. Masummuş, ben de inandım ya. Masum.
"Baran Allah aşkına üşüyemezsin,ama. Neden yanıma geldin."dedim. Etrafımda dönerken kapının çalması ile kafamı kapıya çevirdim. Tam kapıya yüriyecekken.
"Silahını al. Kim olduğunu bilmiyoruz."dedi Baran. Mantıklıydı,silahımı elime alıp kapıyı açtım.
Eee?. Burada kimse yokki. Kim çaldı kapıyı?
"Baran,bu işte bir terslik var. Kimse yokken kapı çalamaz. Bu evin güvenlik sistemini ben yaptım. Böyle bir şey var içimde."dedim barana dönerek.
Barana bakınca yere doğru eğilmiş toprağı oynatıyor du. Yanına giderken ayağımla bir şeyin üstüne bastım. "Baran..."dedim fısıltıyla. Kafasını bana çevirince başımı yere eğdim. Gözüm dolmuştu. "Şuanda şehit düşersem ne olur."derken yanağımdan bir yaş akıp gitmişti.
Yanıma geldi ve kafamı kaldırdı. "Ne oldu Firuze? Ne şehit olması."dedi.
"Ben galiba bir şeye bastım."dedim. Yere çömeldi ve toprağı kaldırdı. Beklenen an. Yerde kutu vardı. Bomba...
O kutunun içinde yalnızca teller ve bir zaman sayacı yoktu; o kutunun içinde hayatımız vardı. Kırmızı ışık her yanıp söndüğünde, kalbim göğsümden fırlayacak gibi oluyordu.
“Baran… vakit kalmadı,” dedim, sesi titreyen dudaklarımın arasından.
O ise gözlerini benden ayırmadan, kararlı bir ifadeyle eğildi. “Bana bak Firuze… Sakin ol. Buradayım.” Sesinde öyle bir güven vardı ki, içimdeki korku biraz olsun hafifledi.
Gözlerim istemsizce saate kaydı: 00:00:25
Yirmi beş saniye.
Baran’ın parmakları tellerin üzerinde geziniyordu. Mavi mi, yoksa kırmızı mı? En ufak bir hata her şeyi bitirebilirdi. Avuçlarım terden sırılsıklam olmuştu. Kalbimin sesi, sanki tüm o boş depoda yankılanıyordu.
“Yapma… sakın yanlış teli kesme,” diye fısıldadım, gözlerim yaşlarla bulanırken.
00:00:10
Nefesim kesildi. Dünya küçülmüş, sadece Baran ve o bomba kalmıştı.
Birden gözlerini bana çevirdi. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı. “Sen yanımdayken hiçbir şeyden korkmam.”
00:00:05
Parmağıyla kabloları ayırdı, nefesini tuttu. Ben gözlerimi kapattım, dua eder gibi.
00:00:02
Bir “tık” sesi… Sonra kırmızı ışık aniden söndü. Sessizlik.
Gözlerimi araladığımda, Baran’ın elinde makas duruyordu. Kablo kopmuştu. Bomba durmuştu.
Bir an bacaklarım beni taşıyamadı. Çöktüm. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken sadece onun adını fısıldayabildim:
“Baran…”
O yanıma geldi, titreyen ellerimi tuttu. Yüzüme baktı, derin bir nefes alarak gülümsedi. “Bitti. Artık güvendesin.”
Ve o an anladım,Ölümle yaşam arasındaki çizgi, sadece onun cesaretiyle silinmişti.
Baran’ın elleri hâlâ ellerimdeydi. Kalbim yerinden fırlayacak gibi çarpıyordu. Bittiğine inanmak zordu. Gözlerim saate kaydı: 00:00:00 yazıyordu. Ölüm bize bu kadar yaklaşmış, sonra da sessizce geri çekilmişti.
Baran derin bir nefes aldı, alnındaki teri koluyla sildi. Ama yüzünde o tanıdık sakinlik vardı.
“Gördün mü?” dedi, dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Sana bir şey olmasına izin verir miydim hiç?”
Boğazım düğümlendi. Söylemek istediğim çok şey vardı ama kelimeler, dudaklarımdan çıkmadan boğazımda kırılıyordu. Onun gözlerine baktım, gözlerimden süzülen yaşları saklamaya çalışmadan.
“Az daha… ikimiz de…” diyebildim ancak.
O, başımı ellerinin arasına aldı. Gözlerimin içine öyle baktı ki, sanki bütün dünya sessizliğe gömüldü.
“Artık korkma,” dedi. “Ne olursa olsun yanındayım.”
O an içimdeki bütün panik, bütün dehşet yerini tarifsiz bir huzura bıraktı. Onun kollarında güvende olduğumu hissettim. Sanki biraz önce ölümle göz göze gelen biz değilmişiz gibi.
Kapıyı kapatır kapatmaz derin bir sessizlik çöktü üzerimize. Sanki dışarıda yaşanan her şey bir rüya, içeri adım attığımız anda silinip gitmişti.
Ayakkabılarımı çıkarırken nefesim hâlâ düzensizdi. “Baran… hâlâ inanamıyorum. Az daha…” dedim, sesim titrerken.
O yanıma geldi, parmaklarını saçlarıma hafifçe dolaştırdı. “Bitti artık Firuze. Yeter ki sen bana inan. Gerisi kolay.”
Bir an gözlerimizin içinde kaybolduk. Sonra o, mutfağa doğru yürüyüp kollarını sıvadı. “Hadi, yemek yapalım. İkimizin buna ihtiyacı var.”
Gözlerim doldu ama bu sefer korkudan değil, huzurdan. Mutfağa geçtim, ışıkları açtım. Dolabı açıp elimdeki malzemelere baktım.
“Pek bir şey yok… makarna yapabiliriz,” dedim.
Baran gülerek omzuma dokundu. “Makarna kurtarıcıdır."Dediğinde ikimizde güldük.
Tencere su koyup beklemeye başladık...
Mutfağın içinde kaynayan suyun fokurtusu yankılanıyordu. Tencereye makarnaları atarken buhar yüzüme vurdu. Kaşığı karıştırırken “Sanırım biraz fazla tuz attım,” dedim gülerek.
Baran, masanın üzerine tabakları dizerken başını kaldırdı. “Ben zaten tuzlu severim. Merak etme.”
Bir an sessizlik oldu. İkimiz de günün gerginliğini atmaya çalışıyorduk. Sonra Baran hafifçe gülümsedi:
“Biliyor musun, böyle sıradan şeyler yapabilmek… aslında çok değerliymiş.”
Omuzlarımı silktim. “Haklısın. Hayat bazen küçük şeylerde saklanıyor.”
Makarnalar pişerken ben sos hazırlamaya başladım. Domatesleri doğrayıp tavaya attım, Baran da yanıma geçip sarımsakları ezdi. Mutfağın içinde kavrulmuş domates kokusu yayılınca ikimiz de aynı anda derin bir nefes aldık.
“İşte bu,” dedim. “Bütün stres burada eriyip gidiyor.”
Baran kaşığı tavaya batırıp sosu karıştırdı. “Keşke her sorun böyle çözülebilse. Biraz makarna, biraz sohbet…”
İkimiz de güldük. Sonra makarnayı süzüp sosla karıştırdım. Baran tabaklara koydu, ben üzerine kaşar rendeledim.
Masaya oturduğumuzda ikimiz de yorgun ama huzurluyduk. Günün bütün ağırlığı, o basit tabakta biraz olsun hafiflemişti.
...
2 gün sonra...
Kapı çalındığında saat gece yarısını geçmişti. Açtım, Baran yine koca çantasıyla karşımdaydı.
“Gel,” dedim, kenara çekilerek. “Albay mı yolladı seni yine?”
Çantasını bırakırken gülümsedi. “Aynen. ‘Yakında kal, sabaha erken kalkacaksınız’ dedi. Ben de düşündüm, kışladan burası daha yakın.”
Başımı salladım. “Demek benim ev yine karargâh oldu.”
Baran ayakkabılarını çıkardı, mutfağa yöneldi. Dolabı açtı, bakındı. “Firuze… senin dolap hâlâ fakirlikten kırılıyor.”
Arkasından bağırdım: “Dolabı kurcalama! Hem içinde peynir var, ekmek var. Yetmez mi?”
O, elinde yumurta sallayarak geldi. “Kurtuluş Savaşı mı bu? Peynir ve ekmekle mi hayatta kalıyoruz?”
Gözlerimi devirdim. “Sen zaten askerde ekmeksiz yapamıyorsun. Şimdi de şikâyet ediyorsun.”
Baran sandalye çekip oturdu, bana baktı. “Tamam tamam… sabah kahvaltıyı ben hazırlarım.”
"Firuze."derken kafamı Baran'a çevirdim."Sen ne zaman geliceksin."dedi. Evet baranın böyle bir soru sormasını bekliyordum.
"3 gün sonra."dedim. Ayağa kalkarak mutfağa geçtim. "Yine açsın değil mi?. Kendim cevaplıyorum, evet."dedim gülerek. Hemen peşimden geldi.
"Ne yapacaksın."dedi yutkunurken. Dolabı açtım ve sebze bölümünden bir kaç sebze aldım. Sonrada dondurucuyu açtım. İçinden tavuk alınca geri kapattım." Tavuk yemeği. Yersin değilmi?"
"Evet." Dedi. Bunu duyduğuma açıkcası sevinmiştim.
