Bölüm 4 : Dördüncü gece

Yazar: Suromi Mitzuki

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Bölüm 4 : Dördüncü gece

Dördüncü geceydi.

Suromi bunu saymayı bırakmıştı aslında - kaçıncı gece olduğunu bilmek işe yaramıyordu, sadece sayıyı büyütüp korkuyu büyütüyordu. Ama vücudu sayıyordu. Göz kapaklarının altındaki o yanma, kemiklerine işleyen o ağırlık, her hareketi geciktiren o amansız yorgunluk - dört gündür uyumadığını ona fısıldıyordu.

Yataktan kalktığında saat sabahın altısıydı. Odası karanlıktı, perde aralığından sızan soluk bir ışık dışında hiçbir şey görünmüyordu. Ayağa kalktı ve bir an için başı döndü - duvar sallandı, zemin kaydı, sonra her şey yerine oturdu. Dört gündür uyumamak böyle bir şeydi. Dünya sürekli sendeliyor, sen de onunla birlikte sallanıyordun.

Koridorlar boştu. Ev sessizdi. Suromi mutfağa gitti, bir bardak su aldı, suyu içti, bardağı yıkadı, yerine koydu. Bunları yaparken hiçbir şey düşünmemeye çalıştı. Düşünceler tehlikeliydi. Düşünceler onu dün gece saat üçte balkona çıkarmış, parmaklıklara tutunup aşağı bakmıştı. Düşünceler onu sabaha karşı aynanın karşısına geçirip kendine bakmadan duvara bakmaya zorlamıştı.

Düşünceler olmadan yaşamak mümkün değildi belki. Ama en azından onları bastırabilirdi.

Okula yürürken gözlerini yerde tuttu. Kaldırım taşları, çatlaklar, bir karınca, bir izmarit, bir sakız lekesi. Başını kaldırmadı. Kaldırırsa ne göreceğini biliyordu - insanlar, araçlar, vitrinler, her şeyin normal olduğu bir dünya. Ama o dünyanın içinde hissetmiyordu kendini. O dünyanın bir parçası değildi. Sadece yürüyordu, bir gölge gibi, kimseye görünmeden.

Okul bahçesine girdiğinde saat sekizi çeyrek geçiyordu. Öğrenciler gruplar halinde toplanmış, gülüşüyor, konuşuyor, birbirlerine bir şeyler gösteriyorlardı. Suromi aralarından geçti. Kimse ona bakmadı. O da kimseye bakmadı.

Sırasına oturduğunda gözleri hemen masaya kaydı.

Orada bir şey vardı.

Beyaz bir kart.

Küçük, dikdörtgen, sade. Üzerinde hiçbir yazı yoktu. Hiçbir desen, hiçbir işaret, hiçbir şey. Sadece bembeyaz bir yüzey, masanın ortasında duruyor, ona bakıyordu.

Suromi dokunmadı.

Bir süre sadece baktı. Sınıfa giren çıkan öğrenciler vardı, kimse kartı fark etmemiş gibiydi. Belki de görmüyorlardı. Belki de sadece o görüyordu. Bunu düşünmek bile başını döndürmeye yetti.

Parmağını uzattı. Kartın kenarına dokundu. Kağıt - sıradan, pürüzsüz, beyaz bir kağıt. Ters çevirdi. Arkası da boştu. Hiçbir şey. Ne bir mesaj, ne bir imza, ne bir iz.

Boş bir kart. Anlamsız. Ama birinin onu masasına koyduğu anlamına geliyordu. Birinin onu seçtiği, ona ulaştığı, bir şey söylemek istediği - ama söylemediği.

Boşluk, bir mesajdan daha korkunçtu. Çünkü boşluk her şey olabilirdi. Bir tehdit, bir uyarı, bir selam, bir oyun. Suromi hangisi olduğunu bilmiyordu. Ve bilmemek, bilmekten daha ağırdı.

Kartı avucuna aldı. Cebine koydu. Sonra çıkardı, masanın üzerine bıraktı. Tekrar aldı. Ne yapacağını bilmiyordu. Sonunda, hiçbir şeye karar verememiş gibi, kartı defterinin arasına sıkıştırdı ve gözlerini önüne dikti.

---

Teneffüste kütüphaneye gitti.

Kalabalıktan kaçmak için. Seslerden, bakışlardan, sorulardan. Kütüphane her zaman sessizdi, loştu, güvenliydi. Kimse konuşmaz, kimse sana bakmaz, kimse bir şey sormazdı. Sadece kitaplar ve toz ve o eski kağıt kokusu vardı.

En arkadaki masaya oturdu, duvara dönük. Önüne rastgele bir kitap çekti - adını bile okumadı. Sayfaları çeviriyormuş gibi yaptı, gözleri harflerin üzerinde kayıyor, hiçbirini görmüyordu.

Sonra gözü rafa takıldı.

Eski kitapların arasında, kalın, tozlu bir cilt duruyordu. Sırtında altın yaldızla bir yıl yazıyordu - iki yıl öncesine ait. Mezun albümü.

Suromi yerinden kalktı. Kitabı raftan çekti. Ağır, eski, sayfaları sararmış bir cilt. Kapağını açtığında içinden hafif bir toz bulutu yükseldi. Fotoğraflar, isimler, sınıflar. Tanımadığı yüzler, bilmediği hikayeler.

Sayfaları çevirdi. Bir sınıf, bir başka sınıf, bir etkinlik fotoğrafı, bir öğretmen kadrosu. Gözleri sayfaların üzerinde kayıyordu, hiçbir şey aramıyordu, sadece bakıyordu.

Ve sonra durdu.

Kendi fotoğrafı.

Suromi'nin nefesi kesildi. Sayfaya baktı - bir önceki yılın öğrenci fotoğrafları sayfasıydı. Küçük kareler halinde dizilmiş yüzler, her birinin altında isimler. Ve onunkinin etrafı - ince, soluk bir kurşun kalem çizgisiyle çevrilmişti. Daire.

Bir daire. Fotoğrafının etrafına çizilmiş, dikkatlice, özenle. Dairenin içinde sadece o vardı. Yanındaki fotoğraflara, üstündekilere, altındakilere dokunulmamıştı. Sadece o. Seçilmiş. İşaretlenmiş.

Parmağını çizginin üzerinde gezdirdi. Kurşun kalem. Taze. Tozlanmamış. Birkaç gün önce, belki de birkaç saat önce çizilmiş olabilirdi. Parmağında hafif bir gümüşi leke kaldı - grafit, hâlâ dağılıyordu.

Sayfayı kapattı. Albümü yerine koydu. Elleri titriyordu.

Kütüphaneden çıkarken arkaya bakmadı.

---

Koridor boştu.

Ders zili çalmış, herkes sınıflarına dağılmıştı. Suromi yavaş yürüyordu, ayakları ağır, kafası bulanık. Merdivenlere geldiğinde bir an durdu. Yukarı mı, aşağı mı? Sınıfı ikinci kattaydı. Ama bacakları onu taşıyacak gücü bulamıyordu.

Tam o sırada birinin varlığını hissetti.

Yanında.

Merdivenlerin başında duruyordu. Uzun boylu, siyah saçlı, gözleri ona sabitlenmiş. Sunghoon.

Suromi ona bakmadı. Ama varlığını hissetti - o ağır, sorgulayan, tartan bakışı. Bir an geçti. İki an. Üç.

"İyi misin?"

İki kelime. Kısa, düz, duygusuz. Ama sesinde bir şey vardı - belki merak, belki tanıdıklık, belki sadece bir tespit.

Suromi başını salladı. "İyiyim."

Yalan olduğunu ikisi de biliyordu.

Sunghoon bir şey daha söylemedi. Ama gitmedi de. Merdivenin başında öylece durdu, birkaç saniye daha, gözlerini ondan ayırmadan. Sanki bir şey söylemek istiyor ama söylemiyordu. Sanki bir şey biliyor ama paylaşmıyordu.

Sonra döndü ve yürüdü.

Arkasından baktı. Siyah saçları, geniş omuzları, hızlı adımları. Birkaç saniye içinde koridorun sonunda kayboldu.

Suromi nefes aldı. Vermeyi unuttuğunu fark etti.

---

Sınıfa döndüğünde ders başlamıştı. Öğretmen tahtada bir şey anlatıyordu, sesi uzaktan geliyordu, kelimeler anlamını yitirmişti. Suromi yerine oturdu, defterini açtı, kalemini eline aldı. Yazmadı. Sadece boş sayfaya baktı.

Sonra bir şey fark etti.

Arkasındaki sıra boştu.

Normalde orada oturan kız - adını bilmiyordu, hiç konuşmamışlardı - bugün yoktu. Sıra boştu. Ama sandalye çekilmişti. Masanın üzerinde bir defter duruyordu, açık. Sanki biri az önce kalkmış gibi.

Suromi arkasına döndü. Sandalyenin üzerinde, hafifçe, parmak izleri vardı. Tozlu yüzeyde belirginleşmiş, taze, silinmemiş izler. Birinin sandalyeyi tuttuğunu, çektiğini, belki de oturmak üzereyken vazgeçtiğini gösteriyordu.

Ama o kız bugün yoktu. Suromi emindi - yoklama okunurken adı okunmamıştı.

O zaman sandalyeyi kim çekmişti?

Ders boyunca arkasına bakmadı. Ama ensesinde o sıcaklığı hissetti. O bakışı. O ağırlığı.

Sanki biri tam arkasında duruyor, nefesini tutmuş, onun dönmesini bekliyordu.

Dönmedi.

---

Dersin sonunda, defterini kapatırken, arasında bir şey hissetti.

Beyaz kart.

Onu oraya koyduğunu hatırlıyordu. Şimdi çıkardı, tekrar baktı. Hâlâ boştu. Hâlâ bembeyaz. Hâlâ hiçbir şey söylemiyordu.

Ama bu sefer, kartın arkasında, en alt köşede, çok küçük bir şey fark etti.

Bir harf.

Kurşun kalemle yazılmış, silik, neredeyse görünmez bir harf.

S.

Suromi'nin elleri dondu.

S.

Ne anlama geliyordu? Bir ismin baş harfi? Bir uyarı? Bir imza? Yoksa sadece bir tesadüf mü? Bir leke mi? Bir kırışıklık mı?

Bilmiyordu.

Ve bilmemek, her zamanki gibi, en korkuncuydu.

Kartı defterine geri koydu. Defteri çantasına attı. Çantayı omzuna astı. Sınıftan çıktı.

Koridor yine boştu. Ayak sesleri yankılanıyordu. Kendi ayak sesleri. Arkasında başka bir ses yoktu.

Ama hissetti. O oradaydı. Her zaman oradaydı.

---

O akşam, odasında, defterini açtı.

Kartı çıkardı. Bir kez daha baktı. Önü boş. Arkası boş. Sadece o küçük harf - S - hâlâ duruyordu, silik, inatçı, anlaşılmaz.

Bir an için kartı yırtmayı düşündü. Küçük parçalara ayırıp çöpe atmayı. Ama yapamadı. Çünkü kart bir şeydi. Bir kanıt. Bir iz. Birinin var olduğunun, onu gördüğünün, ona ulaştığının kanıtı.

O olmadan, her şey kafasının içinde olabilirdi.

Kartla birlikte, en azından bir şey gerçekti.

Kartı yastığının altına koydu. Sonra çıkardı, masanın üzerine bıraktı. Sonra tekrar aldı, çantasına koydu. Sonra tekrar çıkardı.

Nereye koyacağını bilmiyordu. Çünkü ondan kaçamıyordu. Ama onunla yaşamayı da bilmiyordu.

Sonunda, kartı defterinin en arka sayfasına, boş bir sayfaya bıraktı. Defteri kapattı. Çantasına koydu. Işığı söndürdü.

Yatağına uzandı. Gözlerini tavana dikti. Uyumayı denemedi bile.

Dördüncü geceydi.

Ve karanlıkta, bir yerlerde, birinin onu izlediğini biliyordu.

---

Sabah olduğunda, defterini açtı.

Kart hâlâ oradaydı.

Ama bu sefer, kartın üzerinde, yeni bir şey vardı.

Küçük, ince, titrek bir el yazısıyla yazılmış dört kelime:

Bu sefer açma.

---

--

O gün farklıydı.

Suromi bunu daha okula adımını atar atmaz hissetti. Hava farklıydı - daha soğuk, daha keskin. Işık farklıydı - daha solgun, daha gri. Sesler farklıydı - daha boğuk, daha uzak. Sanki dünya ince bir perdenin ardına çekilmişti ve o perdenin bu tarafında sadece o vardı.

İçinde bir şey kıpırdadı. Küçük, keskin, tanımlanamaz bir şey. Uyarı mıydı? Beklenti miydi? Bilmiyordu. Ama bildiği bir şey vardı: bugün sıradan bir gün olmayacaktı.

Koridorlarda yürürken gözlerini yerde tutmaya çalıştı. Ama gözleri isyan ediyordu. Her köşede, her kapı aralığında, her merdiven başında onu arıyordu. Siyah saçları. O uzun boyu. O bakışı.

Sunghoon'u görmek istemiyordu.

Ya da belki çok istiyordu, o yüzden korkuyordu.

Hangisi olduğuna karar veremeden sınıfına ulaştı. Sırasına oturdu. Defterini açtı. Kart hâlâ oradaydı, en arka sayfada, o dört kelimeyle birlikte. Bu sefer açma. Ama açmıştı. Çoktan açmıştı. Ve şimdi geri dönüş yoktu.

Ders başladı. Öğretmen bir şey anlattı. Suromi başını salladı, not alıyormuş gibi yaptı, ama kalemi kağıdın üzerinde boş boş geziniyordu. Aklı başka yerdeydi. Kartta. Harfte. O dairede. O seste.

İyi misin?

İki kelime. İki basit kelime. Ama günlerdir kafasının içinde yankılanıp duruyordu.

---

İlk teneffüste sınıfta kaldı.

Kimse ona bir şey sormadı. Kimse yanına gelmedi. Zaten gelmezdi. Suromi sınıfın en arka köşesinde, kimsenin fark etmediği bir gölgeydi. Bu onu rahatlatıyordu. Görünmez olmak güvenliydi.

Ama bugün görünmez olmak işe yaramadı. Çünkü o, onu görmüştü. Merdivenlerde. O bakışla. O soruyla. Ve o andan beri Suromi kendini görünür hissediyordu - bir hedef tahtasının ortasında, çıplak, savunmasız.

Parmakları defterin kenarını çizdi. Beyaz kartı düşündü. Onu kim koymuştu? Neden? Ve o harf - S - neyin baş harfiydi?

Sunghoon mu?

Kalbi hızlandı. Bunu düşünmek bile tehlikeliydi. Çünkü eğer oysa, bu bir oyundu. Ve Suromi oyunun kurallarını bilmiyordu.

---

İkinci teneffüste koridora çıktı.

Sınıfta kalmak artık dayanılmazdı. Duvarlar üzerine geliyor, sessizlik kafasının içinde uğulduyordu. Dışarı çıkmalı, hava almalı, bir an için her şeyden uzaklaşmalıydı.

Koridor kalabalıktı. Öğrenciler gruplar halinde yürüyor, gülüşüyor, birbirlerine bağırıyorlardı. Suromi aralarından geçti, omuzlarını dikleştirdi, kimseye çarpmamaya çalıştı. Gözleri yerdeydi. Adımları hızlıydı.

Merdiven boşluğuna geldiğinde durdu.

Burası boştu. Kalabalıktan uzak, sessiz, loş. İkinci katla üçüncü kat arasındaki küçük sahanlık - kimsenin durmadığı, kimsenin fark etmediği bir yerdi. Suromi burayı severdi. Çünkü burada kimse ona bakmazdı.

Duvara yaslandı. Gözlerini kapattı. Nefes aldı. Vermek istediği kadar derin alamıyordu - göğsünde bir ağırlık vardı, oturmuş, onu sıkıştırıyordu.

Bir ses duydu.

Ayak sesi. Ağır, yavaş, kararlı.

Gözlerini açtı.

Merdivenlerin alt basamağında duruyordu. Siyah saçları alnına dökülmüş, gözleri ona sabitlenmiş. Sunghoon.

Suromi'nin nefesi kesildi. Olduğu yerde kaldı, kıpırdayamadı. Sırtı duvara yapışmış, elleri iki yanında, nefesi sığlaşmıştı.

Sunghoon bir adım attı. Sonra bir adım daha. Yavaşça, sessizce, ona doğru yaklaştı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Gözleri boştu, ama boş değildi - içlerinde bir şey vardı, derinde, bastırılmış, kontrol altında tutulan bir şey.

Suromi konuşamadı. Sadece baktı. Kalbi o kadar hızlı atıyordu ki duyabileceğinden korktu.

Sunghoon önünde durdu. Aralarında bir adımlık mesafe vardı. Belki daha az. O kadar yakındı ki Suromi onun kolonyasını duyabiliyordu - temiz, keskin, hafif odunsu bir koku.

Başını hafifçe eğdi. Gözleri Suromi'nin gözlerine kilitlendi. Bir an geçti. İki an. Üç.

Suromi ne beklediğini bilmiyordu. Bir şey söylemesini mi? Dönüp gitmesini mi? Ona vurmasını mı? Hiçbirini bilmiyordu.

Ama Sunghoon hiçbirini yapmadı.

Bir elini kaldırdı. Yavaşça, sanki zamanı ölçüyormuş gibi. Parmağını Suromi'nin çenesine dokundurdu. Hafifçe, neredeyse sorgular gibi. Sonra başını kaldırdı, yüzünü ona yaklaştırdı.

Suromi nefes almayı unuttu.

Sunghoon'un gözleri hâlâ ondaydı. Ama artık boş değillerdi. İçlerinde bir kararlılık vardı - soğuk, bilinçli, tartılmış bir kararlılık. Bunu isteyerek yapıyordu. Bilerek. Planlayarak.

Ve sonra dudakları onunkilere değdi.

Öpücük kısaydı. Yumuşaktı. Sert değildi, aceleci değildi, cinsel değildi. Sadece bir dokunuştu - bir anlık, hafif, neredeyse sorgular gibi. Ama bilerek yapılmıştı. Kontrollü. Kesin.

Suromi'nin dudaklarında bir sıcaklık kaldı, sonra soğuk. Çünkü Sunghoon çekilmişti.

Geri çekildi. Bir adım. İki adım. Gözleri hâlâ Suromi'deydi, ama yüzü yine ifadesizdi. Hiçbir şey söylemedi. Hiçbir açıklama yapmadı. Sadece döndü ve merdivenlerden yukarı çıktı.

Adımları uzaklaştı. Sesleri azaldı. Sonra tamamen kayboldu.

Suromi olduğu yerde kaldı.

Hareket edemiyordu. Nefes alamıyordu. Düşünemiyordu. Sadece duruyordu, sırtı duvara yapışmış, dudaklarında hâlâ o sıcaklık, kafasında tek bir düşünce yok.

Şimdiden bir kaç bölüm atayım ilk bölümle kalmasın . Kısa oluyor ola bilir ama aklıma daha fazla senaryo gelmiyor , her bölüme ayrı bir heyecan olsun istiyorum . Yinede umarım eğlenceli ilerliyordur . Şimdilik bu kadar , birkaç gün bölüm atmam artık🪽

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

17okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…