2. bölüm / 5
Karanlık koridorlar - pshBölüm 2: Şemsiye
Bölümler 5Şu an: Bölüm 2: Şemsiye
Zil çaldığında yerimden fırladım.
Son ders boyunca sıramda oturmuş, parmaklarımla masanın kenarını tıklamış, saate bakmış, bir daha bakmış, bir daha bakmıştım. Öğretmenin sesi kulaklarımda uğultuya dönüşmüştü. Her saniye bir saat gibi gelmişti. Ama şimdi - şimdi sadece kaçmak istiyordum.
Çantamı topladım, defterlerimi rastgele içine tıktım, fermuarını çektim ve sınıftan çıktım.
Koridorlar doluydu. Öğrenciler birbirine çarpıyor, gülüşüyor, bağrışıyordu. Ama ben onların arasında yürüyor, hiçbirini görmüyordum. Gözlerim ilerideydi. Çıkış kapısı. Bahçe. Sokak. Ev.
Ondan uzaklaşmam gerekiyordu.
Daha doğrusu - kendimden uzaklaşmam gerekiyordu. Çünkü biliyordum, eğer bir an daha okulda kalırsam, o koridorlarda onu arardım. O loş ışığın altında durup beni beklemesini umardım. Ve eğer onu görürsem - dur diyemezdim. Git diyemezdim. Sadece... ona doğru yürürdüm.
Bu yüzden kaçıyordum.
Adımlarım hızlandı. Merdivenleri ikişer ikişer indim. Son basamakta neredeyse düşüyordum ama tutundum, kendimi toparladım ve ana kapıya yöneldim.
Dışarı çıktığımda gökyüzü çoktan kararmıştı.
Sadece akşam olduğu için değil. Bulutlar öyle yoğun, öyle ağırdı ki sanki gündüz hiç yaşanmamıştı. Rüzgar yüzüme çarptı, saçlarımı dağıttı. Islak bir rüzgardı bu. Yağmur kokuyordu.
Birkaç adım daha attım.
Ve sonra ilk damla düştü.
Alnıma. Soğuk, keskin, uyarıcı.
Bir saniye sonra bir tane daha. Omzuma. Sonra koluma. Sonra artık sayamıyordum - yağmur aniden, hiç beklenmedik bir şiddetle boşaldı. Sanki gökyüzü bir yerinden yırtılmıştı. Damlalar kocaman, ağır ve acelesi vardı. İstanbul'un o bildik sonbahar sağanağı - aniden basan, kimseyi uyarmayan, herkesi hazırlıksız yakalayan cinsten.
Koşmaya başladım.
Çantamı başıma kaldırdım, kaldırımda hızla ilerlemeye çalıştım. Saçlarım sırılsıklam olmuştu, üniformamın beyaz gömleği tenime yapışıyordu. Ayaklarım su birikintilerine basıyor, her adımda soğuk su çoraplarıma sızıyordu. Nefes nefeseydim.
Bahçe kapısına vardığımda durdum.
Çünkü o oradaydı.
Sunghoon.
Kapının hemen yanında, duvara yaslanmış, elleri cebinde, başı hafif öne eğik. Şemsiyesi yoktu. Üzerine yağmur yağıyordu - beyaz gömleği ıslanmış, kumaşı tenine yapışmış, siyah saçları alnına düşmüş, uçlarından sular süzülüyordu. Ama umurunda değildi. Sanki yağmuru hissetmiyordu bile.
Beni gördü.
Gözleri kısıldı. O karanlık, okunamayan bakışıyla beni süzdü - ıslanmış saçlarımı, nefes nefese kalmış halimi, çantamı başımın üstünde tutuşumu. Bir an hiçbir şey söylemedi.
Sonra elini cebinden çıkardı.
Katlanmış siyah bir şemsiye tutuyordu.
Bana doğru uzattı. Hareketi yavaştı, sanki bunu yapmak istemiyor ama yapmak zorunda hissediyordu.
"Al," dedi. Sesi yağmurun içinde boğuk çıktı. "Üşütme."
Üç kelime. Kısa. Soğuk. Ama içinde bir şey vardı - o ses tonunda, o bakışta gizlenmiş bir şefkat. Sanki bunu söylemek ona zor geliyordu. Sanki kelimeler boğazından zorla çıkmıştı.
Şemsiyeye baktım. Sonra ona.
"Sen ıslanacaksın," dedim.
Omuz silkti. "Önemli değil."
"Sunghoon-"
"Al şunu," dedi, sesi sertleşti. "Tartışma."
Şemsiyeyi aldım. Parmaklarım ona değdi - soğuktu. Çok soğuk. Normal bir insanın eli bu kadar soğuk olmazdı. Ama geri çekmedim elimi. Bir an, sadece bir an, parmaklarımız birbirine dokundu. O da geri çekmedi.
Sonra bıraktı.
Arkasını döndü.
Ve yağmurun içine yürüdü.
Öylece baktım arkasından. Beyaz gömleği sırtına yapışmış, omuzlarının hatlarını belli ediyordu. Saçlarından sular damlıyor, adımları su birikintilerinde küçük dalgalar yaratıyordu. Elleri yine ceplerindeydi. Sanki hiç ıslanmıyormuş gibi. Sanki yağmur onun için sadece bir fondu.
Onu çağırmadım.
Çünkü ne diyeceğimi bilmiyordum.
Şemsiyeyi açtım. Siyah, büyük, sağlam bir şeydi. İçinde hâlâ onun kokusu vardı - soğuk, temiz.
---
Yağmur durmuştu.
Gece yarısını geçmişti, belki saat ikiydi, belki üç - bilmiyordum. Perdeleri aralamıştım ve dışarıda İstanbul'un o bildik gece sessizliği vardı. Islak kaldırımlar sokak lambasının altında parlıyor, damlalar hâlâ saçaklardan süzülüyordu. Ama yağmur bitmişti. Geride sadece o ağır, nemli hava kalmıştı.
Ve şemsiye.
Onu yatağımın yanına, sandalyenin üstüne koymuştum. Siyah, katlanmış, hâlâ ıslak. Kurumaya bırakmamıştım. Çünkü kurursa kokusu giderdi. Ve ben o kokuyu kaybetmek istemiyordum.
O soğuk, temiz, tarif edemediğim koku.
Yatağımda oturuyor, dizlerimi göğsüme çekmiş, şemsiyeye bakıyordum. Parmaklarım hâlâ onun elinin soğukluğunu hatırlıyordu. O an - parmaklarımızın birbirine değdiği o kısacık an - defalarca oynuyordu zihnimde. Dokunuşu. Bakışı. Yağmurun altında bana uzattığı o şey.
Bir şemsiye.
Sadece bir şemsiye.
Ama değildi. Olamazdı.
Parmağımı şemsiyenin sapında gezdirdim. Siyah plastik, aşınmış, eski. Belki yıllardır ondaydı. Belki başka gecelerde başka yağmurlarda onu taşımıştı. Belki de ilk defa birine vermişti.
Bilmiyordum. Ama bilmek istiyordum.
Alnım sıcaktı. Terliyordum. Bir an ateş gibi yanıyor, bir an titreyerek üşüyordum. Islanmıştım, koşmuştum, rüzgarda beklemiştim - vücudum bana bedelini ödetiyordu. Ama uyuyamıyordum. Her kapattığımda gözlerimi, onu görüyordum. Yağmurda yürüyen o silüeti. Beyaz gömleği sırtına yapışmış, omuzları dimdik, sanki dünyanın hiçbir gücü onu eğemezmiş gibi.
Yorganı üstüme çektim. Gözlerimi kapattım.
Ve sabaha kadar dönüp durdum.
---
Sabah.
Okulun koridorları her zamankinden daha uzun geliyordu. Adımlarım ağırdı, göz kapaklarım şişti, başımın içinde bir ağrı zonkluyordu. Üniformamı giymiştim ama içimde hiçbir şey yoktu. Boş bir kabuk gibiydim.
Şemsiyeyi getirmemiştim.
Bırakmıştım evde. Çünkü onu okula getirirsem, geri vermek zorunda kalırdım. Ve geri vermek istemiyordum. Ona ait bir şeyi elimde tutmak - bu bencilceydi, biliyordum. Ama durduramıyordum kendimi.
Koridorun başına geldiğimde durdum.
O oradaydı.
Sunghoon.
Sırtını duvara vermiş, kollarını göğsünde kavuşturmuş, başı hafif yana eğik. Sanki beni bekliyor gibiydi. Ama yüzünde hiçbir ifade yoktu. Ne gülümseme, ne kaş çatma. Sadece o boş, karanlık bakış.
Yanından geçmek üzereydim.
"Dur."
Sesi alçaktı. Ama kesin. Emir gibi.
Durduğumun farkında bile değildim. Vücudum onun sesine otomatik tepki vermişti. Bir adım ötede, sırtım ona dönük, donup kalmıştım.
Adımlarını duydum. Yavaş, ağır, kararlı. Arkamdan yaklaştı. O kadar yakındı ki ensemde nefesini hissettim - o soğuk, garip nefesi.
"Şemsiyeyi getirmedin," dedi. Bir tespit. Soru değil.
Cevap vermedim.
"Bak bana."
Döndüm.
Gözlerinin içine baktım. O karanlık, dipsiz gözlerin. İçinde bir şey arıyordum ama bulamıyordum. Sadece beni içine çeken o boşluk vardı.
Bir an sustu. Sonra başını hafifçe yana eğdi, gözlerini gözlerime kilitledi ve sordu:
"Doğru mu yazmışım?"
Soru havada asılı kaldı.
Anlamamıştım. Ne demek istemişti? Hangi yazı? Hangi doğruluk? Ama sormaya fırsat bulamadım. Çünkü arkasını döndü ve koridorda yürümeye başladı. O soğukkanlı, ağır adımlarla. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. Sanki beni orada öylece bırakmak en doğal hakkıymış gibi.
"Sunghoon-"
Sesim arkamda kaldı. Duymadı. Ya da duymazdan geldi.
Olduğum yerde kalakaldım. Sınıfın kapısı önümdeydi, içeriden öğretmenin sesi geliyordu, öğrenciler yerlerine oturuyordu. Ama ben giremedim. Çünkü aklımda sadece o soru vardı.
Doğru mu yazmışım?
Ne yazmıştı?
---
İlk ders bittiğinde yerimden fırladım.
Çantamı aldığım gibi koridora çıktım. Gözlerim onu arıyordu - her köşede, her kapı aralığında, her gölgede. Ama yoktu. Sanki buhar olmuş, havaya karışmıştı.
İkinci ders. Üçüncü ders. Öğle arası.
Hiçbir yerde yoktu.
Yemekhaneye gitmedim. Bahçeye çıkmadım. Sadece koridorlarda yürüdüm, adımlarım boşlukta yankılanıyor, her geçen dakika içimdeki o sıkıntıyı büyütüyordu.
Sonra gördüm.
Üçüncü katın sonunda, merdiven boşluğuna doğru yürüyen bir silüet. Siyah saçlar, beyaz gömlek, o tanıdık duruş.
Peşinden gittim.
Merdivenlerden indi. Ama aşağıya değil - yukarıya çıkan merdivenleri geçti, bir kapı açtı, içeri girdi. Ben de girdim.
Burası okulun terk edilmiş kanadıydı.
Daha önce hiç gelmemiştim. Kimse gelmezdi. Okulun en eski kısmı, depoya dönüştürülmeden önceki hali. Duvarlardaki boya soyulmuş, yer yer dökülmüş, altından nemli sıva görünüyordu. Tavan alçaktı, sanki üstüme çöküyor gibiydi. Koridor o kadar dardı ki iki kişi yan yana yürüyemezdi.
Ve karanlıktı.
Tek tük ampul yanıyordu - onlar da titreye titreye, sanki her an sönecekmiş gibi. Ayak seslerim boş koridorda yankılanıyor, her adımda taş zeminin soğuğu ayakkabılarımın altından yukarı çıkıyordu.
Nefes almak zordu. Hava ağırdı, nemli, küf kokuyordu. Her nefeste ciğerlerime dolan o keskin, bayat koku - sanki yıllardır kimsenin girmediği bir yerdeydim.
Yürüdüm.
Koridor kıvrıldı, daraldı, sonra bir merdiven çıktı karşıma. Taş basamaklar aşınmış, kenarları yosun tutmuştu. Yukarı çıktım. Her basamakta gıcırtı sesi yükseliyor, duvarlardan sıvalar dökülüyordu.
İkinci kata çıktığımda koridor daha da karanlıktı.
Pencereler vardı ama camları kırıktı. İçeri rüzgar giriyor, perde yerine geçen o eski, tozlu bezleri şişiriyordu. Yerde kırık cam parçaları vardı - dikkatli adım atıyordum, her an bir parçanın ayakkabımı deleceğinden korkarak.
Nefesim buğulanıyordu. Hava soğuktu. O kadar soğuk ki her nefesimde ağzımdan çıkan beyaz bulut önümde süzülüyor, sonra kayboluyordu.
"Sunghoon?" diye fısıldadım.
Sesim boşlukta yankılandı. Cevap yoktu.
Yürümeye devam ettim.
Koridorun sonunda bir kapı vardı. Tahta, eski, boyası tamamen dökülmüş. Üzerinde bir numara vardı - silik, okunamaz halde. Kol metaldi, pas tutmuştu.
Elimi uzattım. Soğuk metali avuçladım. Çevirdim.
Gıcırt.
Kapı aralandı.
İçerisi karanlıktı. Ama bir yerden sızan ince bir ışık vardı - belki kırık bir camdan, belki tavandaki bir çatlaktan. O kadar azdı ki gözlerimin alışması birkaç saniye sürdü.
Oda küçüktü. Tek bir pencere - camı kırık, perdeleri yırtık. Duvarlar nemden kabarmış, sıvalar dökülmüş, altından kırmızı tuğlalar görünüyordu. Yerde toz, kırık sıva parçaları, birkaç eski dergi - yıllar öncesinden kalma.
Ve ortada, bir sandalyede oturuyordu.
Sunghoon.
Sırtını sandalyeye yaslamış, bacak bacak üstüne atmış, elleri kucağında. Gözleri kapalıydı. Sanki uyuyor gibiydi. Ama biliyordum - uyumuyordu.
Kapıyı kapatmadım. Arkamda açık bıraktım, o ince ışık çizgisi içeri sızsın diye.
"Beni buraya kadar takip ettin," dedi, gözlerini açmadan. Sesi boş odada yankılandı. "Neden?"
Cevap vermedim.
Gözlerini açtı.
O karanlık, dipsiz gözler. Loş ışıkta bile parlıyorlardı. Bir hayvanın gözleri gibi. Bir avcının.
"Şemsiyemi getirmedin," dedi. "Ama peşimden geldin."
"Sen söylemedin," dedim. Sesim çatallıydı. "Nereye gittiğini. Ne yaptığını. Hiçbir şey söylemedin."
"Doğru mu yazmışım?"
Yine aynı soru.
"Ne yazdığını bilmiyorum ki," dedim, sesimde bir çaresizlik. "Anlamıyorum. Lütfen-"
Ayağa kalktı.
Hareketi yavaştı, akıcıydı. Sandalye arkadan gıcırdadı. Bana doğru yürüdü - bir adım, iki adım. Cebinden bir şey çıkardı.
Islak bir kağıt.
Katlanmış, buruşmuş, kenarları yıpranmış. Sanki saatlerce suda beklemiş gibi. Mürekkebi yer yer dağılmış, harfler silikleşmişti.
Önüme uzattı.
"Oku," dedi.
Kağıdı aldım. Parmaklarım ıslaklığını hissetti - soğuk, nemli, ağır. Açtım. İçinde tek bir isim vardı.
Suromi.
Yanlış yazılmıştı. Harfler titrek, kararsız, sanki ilk defa yazıyormuş gibi. 'S' harfi büyük, 'u' ve 'r' birbirine girmiş, 'o' biraz büyük, 'm' ise sona doğru incelmiş, bitmemiş gibiydi.
Adımı yanlış yazmıştı.
Ama yazmıştı.
Kağıda baktım. Sonra ona. Gözlerimin içine bakıyordu - o karanlık, okunamayan gözlerle. Ama içinde bir şey vardı. Kırılgan. Savunmasız. Sanki bu kağıdı bana vermek onu zorlamıştı. Sanki bu bir itiraftı.
"Doğru mu yazmışım?" diye sordu yine.
Sesi alçaktı. Neredeyse fısıltı. Ama içinde bir şey vardı - bir umut. Sanki doğru yazdığından emin olmak istiyordu. Sanki yanlışsa düzeltecekti.
Kağıdı avucumda ezdim.
"Evet," dedim. Sesim çıkmadı önce. Tekrar denedim. "Evet. Doğru yazmışsın."
Gözlerinde bir şey değişti. Kırıldı. Ya da belki açıldı. Bilemiyorum. Ama bir an, sadece bir an, o karanlık maskenin altında bir şey gördüm. Gerçek bir şey.
Sonra elini uzattı.
Parmağıyla ıslak kağıdın üzerindeki ismi çizdi - yavaşça, nazikçe. Sanki harfleri okşuyor gibiydi. Sanki onları ezberliyor gibiydi.
"Bunu sakla," dedi. "Kaybetme."
"Kaybetmem."
Bir an durdu. Gözleri hâlâ kağıttaydı. Sonra başını kaldırdı, bana baktı.
Ve gülümsedi.
O gülümseme - dudaklarının kenarında beliren o ince, tehlikeli kıvrım. Ama bu sefer farklıydı. İçinde bir şey vardı. Sıcaklık değil - olamazdı. Ama ona yakın bir şey. Bir tanıma. Bir kabullenme.
"Artık kimse seni bulamaz," dedi.
Sözleri odada yankılandı. Kırık camdan sızan rüzgar perdeleri şişirdi. Toz havada dans etti. Ve ben, elimde ıslak bir kağıt, onun karşısında durdum.
Hiçbir şey söylemedim.
Çünkü söylenecek bir şey yoktu.
Sadece durdum. O karanlık, terk edilmiş odada. Onunla birlikte. O ıslak kağıt avucumda, mürekkebi parmak izlerime bulaşmış, adım yanlış yazılmış ama doğru olan tek şey buymuş gibi.
Ve içimde bir şey - karanlık, tehlikeli, delice bir şey - fısıldıyordu:
Bulunmak istemiyorum zaten.
---
Bölüm etkileşimi
