15. bölüm · KARANLIĞIN MİHRABI
Limanın hırsı
Liman’ın paslı, rutubetli ve ölüm kokan hangarında zaman sanki durmuştu.Karan’ın kanlı, ağır bedeni kucağıma devrildiğinde, alnından süzülen sıcak kan üzerimdeki gri kazağıma sızıyordu. Şakaklarında biriken ter, yağmurlu gecenin soğuğuyla buz gibiydi. Ellerim onun kanlı yüzünde titrerken, kalbimin göğüs kafesimi yırtacakmış gibi çarpmasını engelleyemiyordum.
O devasa adam, o katıksız güç kaynağı "Gaddar", kucağımda bilinci kapalı bir şekilde yatıyordu. 21 yıllık hayatımda kendimi hiç bu kadar çaresiz, ama aynı zamanda hiç bu kadar kararlı hissetmemiştim.
"Yenge! Hemen gitmemiz lazım!" Ahmet’in bağırtısıyla irkildim. Ahmet, elindeki dumanı tüten silahı beline sokmuş, koşarak yanımıza gelmişti. Yerde yatan cansız bedenlere bakmadan Karan’ı koltuk altlarından tutarak kaldırmaya çalıştı."Yenge yardım et! Limandaki devriyeler silah sesini duymuştur, adamın artıkları toplanmadan buradan çıkmalıyız!"
"Tamam," dedim, sesimdeki titreşimi zorla bastırarak. Silahı hızlıca montumun iç cebine tıkıp Karan’ın sağ kolunu kendi omzuma attım. Karan’ın bedeni katıksız bir demir kütlesi gibi ağırdı. Yarı baygın haldeydi ama boğazından hâlâ hırıltılı nefesler dökülüyordu. Ayaklarını sürüyerek onu hangardan dışarı çıkardık. Buz gibi deniz rüzgârı ve yağmur yüzümüze bir kamçı gibi çarptığında, Karan hafifçe kıpırdandı."Mihrab..." dedi, sesi rüzgârın uğultusu arasında zar zor duyulan bir fısıltıdan ibaretti."Buradayım," dedim, ağırlığı altında ezilmemek için dişlerimi sıkarak. "Buradayım, dayan."
Onu arabanın arka koltuğuna güçlükle yatırdığımızda, kazağımın neredeyse yarısı onun kanıyla kaplanmıştı. Ahmet vakit kaybetmeden sürücü koltuğuna atladı, motoru gürletti ve siyah arabayı Taş Liman’ın karanlık, bozuk yollarına doğru sürmeye başladı. Arka koltukta Karan’ın başını yine dizlerime aldım. Çantamdan çıkardığım yedek bir bez parçasıyla göğsündeki taze kanayan yaraya var gücümle bastırmaya başladım. Karan acıyla inledi, gözleri hafifçe aralandı. O simsiyah gözlerde hâlâ o tekinsiz, kor gibi parlayan ışık vardı."Sana... evde kalmanı söylemiştim..." dedi, her kelimede göğsü sarsılarak. "Seni dinleseydim şu an o hangarın zemininde ölü bir şekilde yatıyordun Gaddar," dedim. Parmaklarımı yarasına bastırırken gözlerinin içine baktım. "Beni piyon olarak görüyorsan, piyonunun seni oyunda tutmasına alışsan iyi edersin. Ayrıca artık bir rahat dur da şu yara iyileşsin."
Karan’ın kanlı dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. O mağrur, alaycı tebessüm ölümün eşiğinde bile onu terk etmiyordu. "Sen piyon değilsin..." diye fısıldadı, bilinci yeniden kapanmadan hemen önce. "Sen benim... en tehlikeli hamlemsin."
Dağ evine döndüğümüzde hava ağırmak üzereydi. Gri sis vadiyi tamamen kaplamıştı. Ahmet ve evde bekleyen adamlar Karan’ı hızla salona taşıyıp geniş koltuğa yatırdılar. Doktor zaten kaledeki ve önceki geceki olaylardan sonra hazırda bekletiliyordu. Hızla müdahale etti, patlayan dikişleri temizleyip yarayı yeniden dikti, bu kez kan kaybını durdurmak için güçlü serumlar bağladı. Ben ise salondaki şöminenin karşısında, üzerimdeki kanlı kazağı değiştirmeden duruyordum. Ellerimdeki kan kurumuş, cildimi germişti. Banyo aynasına bakmaya korkuyordum çünkü oradaki akis, birkaç gün önceki Mihrab’a ait değildi. O kızı o liman hangarında, elime silahı aldığım an vurup öldürmüştüm.
"Yenge..." Ahmet yanıma yaklaştı. Elinde buharlı bir fincan çay tutuyordu ama uzatmaya çekiniyordu. "Gidin üzerinizi değiştirin. Patron iyi olacak, doktor tehlikeyi atlattığını söyledi."Fincanı almadım. Gözlerimi şöminedeki alevlerden ayırmadan sordum: "Taş Liman’daki o adam kimdi Ahmet? Konseyden olmadığını biliyorum."
Ahmet yutkundu. Tereddüt ettiği her halinden belliydi. "O... Kara Kenan’ın adamıydı abla. Karadeniz rotasını elinde tutan eski bir kaçakçı. Yalçın öldükten sonra pazarda boşluk oluşunca hemen çökmeye çalıştı."
"Peki İshak kim?"Sorum salondaki havayı bir anda bıçak gibi kesti. Ahmet’in yüzündeki renk çekildi, elindeki çay tepsisi hafifçe titredi. Bakışlarını benden kaçırmak için yere indirdi."Yenge... ben bilmem öyle şeyleri," dedi sesi kısılarak."Yalan söylüyorsun," dedim, ona doğru dönerek. Adımlarımı üzerine attım. "Karan o ismi duyduğunda kilitlendi. Babam o ismi pusulanın kalbine kazımış. Sen bu adamın sağ kolusun Ahmet, bana gerçeği söyle."
Ahmet derin bir nefes verdi. Etrafına bakındı, salondaki diğer adamların uzakta olduğundan emin olduktan sonra bana doğru eğildi.
"İshak... Patronun gerçek adı yenge," dedi fısıltıyla. Kalbimde bir şeylerin yeri değişti. "Gerçek adı mı?"
"Evet," dedi Ahmet. "28 yıl önce, bu şehrin en karanlık mahallelerinden birinde doğan çocuğun adı İshak. Ama sekiz yaşındayken ailesini gözlerinin önünde katlettiler. O çocuk o mahallede öldü yenge. Sokaklar onu büyüttü, kan onu besledi. Kendine 'Karan' dedi, acımasızlığına da 'Gaddar' lakabını taktılar. Bu şehirde kimse onun gerçek adını bilmez. Bilenlerin hepsi toprağın altında."
Nefesim boğazımda tıkandı.Sekiz yaşında ailesi katledilen bir çocuk... O katıksız nefretin, o aşılmaz duvarların ve yüzündeki o merhametsiz maskenin arkasında yatan devasa yıkımı şimdi anlıyordum. O, bu karanlığa sonradan girmemişti; bu karanlık onun etinden, kemiğinden sökülüp çıkarılamaz bir parçasıydı.
"Peki babam?" diye sordum, sesim titreyerek. "Babamın bununla ne ilgisi var?"
"Baban Nuri Soyer..." dedi Ahmet, gözlerini salonda yatan Karan’a çevirerek. "Patronu sokaklardan çekip alan, ona ilk silahı tutmayı öğreten ama aynı zamanda onu bu dünyadan korumak için Gaddar kimliğinin arkasına saklayan adamdı. Baban patronun tek zayıf noktasıydı abla. Ve şimdi de sensin."
Ahmet lafını bitirip yanımdan uzaklaşırken ben koltuğa yığılır gibi oturdum. Zihnimdeki parçalar birer birer yerine oturuyordu. Babam pusulaya 'İshak' adını kazımıştı çünkü o haritayı bir cani olan Gaddar’a değil, içindeki o yaralı çocuğa, İshak’a emanet etmek istemişti.
Öğleden sonra saatlerinde salondaki sessizlik Karan’ın derin, pürüzlü sesiyle bozuldu. "Mihrab..."Hızla ayağa kalkıp koltuğun yanına gittim. Serumun etkisiyle yüzünün rengi biraz yerine gelmişti ama hâlâ kımıldamıyordu. Gözlerini açmış, doğrudan bana bakıyordu. "Buradayım," dedim, koltuğun kenarına oturarak. Karan üzerindeki siyah örtüyü hafifçe kenara itti. Gözleri üzerimdeki kanlı kazağa kaydı.
Kaşları hışımla çatıldı."Hâlâ o giysileri çıkarmadın mı?" dedi, sesi sertleşerek. "O kan... benim kanım."
"Uyumadım ki çıkarayım," dedim soğukkanlılıkla. "Seni o halde bırakıp gidip üstümü değiştiremezdim." Karan elini güçlükle kaldırıp kazağımın koluna dokundu. Parmak uçları kumaştaki kurumuş kan lekesinin üzerinde gezindi. Yüzündeki o katı ifade bir anlığına kırıldı; gözlerinde derin bir pişmanlık gölgesi belirdi. "Sana bulaşmasını istemediğim şey tam olarak buydu," dedi, sesi ilk kez bu kadar yorgun ve kısıktı. "Bu kan, bu kir... Seni bu çamurun içine çekmek istemedim."
"Çamurun içinde olan ben değilim Karan," dedim, eğilip yüzüne yaklaşarak. Sesi fısıltıya dönüştü. "İshak..."Karan’ın bedeni o ismi duyduğu an yine kaskatı kesildi. Gözlerindeki o pişmanlık anında yerini tehlikeli bir karanlığa bıraktı.
"Ahmet konuştu," dedim, geri adım atmayarak. "Bana hikâyeni anlattı. 8 yaşındaki o çocuğu, babamın seni nasıl bu dünyaya soktuğunu... Artık benden saklayabileceğin bir şey kalmadı." Karan gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi. Şakaklarındaki damarlar şişmişti. Tekrar gözlerini açtığında bana bakan adam Gaddar değildi; o gözlerde yılların biriktirdiği acımasız bir yalnızlık vardı.
"O ismi bir daha söyleme demiştim," dedi, sesi dondurucu bir fısıltı gibiydi. "O çocuk öldü Mihrab. Karşında duran adam bir katil. Baban seni bana emanet ederken bir koruyucu seçtiğini sanıyordu ama ben seni sadece kendi cehennemime sürüklüyorum."
"Beni sen sürüklemiyorsun," dedim. Elimi uzatıp omzuna koydum. Parmaklarımın sıcaklığı cildine temas ettiğinde irkildi ama elimi itmedi. "Ben kendi isteğimle duruyorum burada. Babam sana güvendi, ben de sana güveniyorum."
"Bana güvenme!" diye aniden çıkıştı, sesi salonda yankılandı. Sağ eliyle bileğimi yakalayıp beni kendine doğru çekti. Yüzlerimiz arasında sadece birkaç santim vardı. Nefesi tenimi yakıyordu. "Bana güvenmek yapacağın en büyük hata olur. Ben insanları korumam Mihrab, ben insanları yok ederim."
"Beni yok edemezsin," dedim, gözlerimi bir milim bile kaçırmadan. "Çünkü sen bana baktığında o nefret ettiğin geçmişini görüyorsun. Beni korumak için kendini parçalıyorsun." Karan bileğimdeki tutuşunu sıklaştırdı. Gözleri dudaklarıma, ardından yeniden gözlerime kaydı. Aramızdaki o tehlikeli, kaçınılmaz çekim bir kez daha patlamaya hazır bir bomba gibi ortada duruyordu. Ne o geriye çekilebiliyordu, ne de ben ondan kaçabiliyordum.
"Seni korumuyorum," dedi hırslı bir fısıltıyla. "Sadece babanın mirasına leke sürülmesini istemiyorum."
"Yalan söylüyorsun," dedim. "Gaddar olmaya çalışıyorsun ama gözlerin İshak gibi bakıyor."Karan bileğimi aniden bıraktı ve başını geriye attı. "Çık dışarı Mihrab. Üstünü değiştir. Ve bir daha o ismi ağzına alma." Koltuktan kalktım ama yüzümde galip gelmiş bir insanın tebessümü vardı. Maskesini düşürmüştüm. O ne kadar kaçmaya çalışırsa çalışsın, aramızdaki o tehlikeli bağ artık sadece haritayla değil, onun geçmişiyle de mühürlenmişti.
Odamda üzerimi değiştirip duş aldıktan sonra kendimi daha zinde hissediyordum. Siyah bir boğazlı kazak ve rahat bir pantolon giymiştim. Saçlarımı kurutup aşağı indiğimde dağ evinin kapısı gürültüyle açıldı. Ahmet içeri koşarak girdi. Yüzü kireç gibi bembeyazdı."Patron!" diye bağırdı salona doğru.Karan koltukta doğrulmaya çalıştı. "Ne oldu Ahmet?"
"Konsey..." dedi Ahmet nefes nefese. "Demirhanlar ve Koraltanlar birleşmiş. Taş Liman’daki olaydan sonra şehirdeki tüm depolara el koyduklarını duyurdular. Soyer’in haritası olmadan sevkiyatları başlatıyorlar!"Karan’ın yüzü anında bir buz kütlesine dönüştü. Acısını unutmuş gibi bir hamlede ayağa kalktı. Göğsündeki dikişler gerildi ama aldırış etmedi."Harita olmadan mı?" dedi Karan, sesi bir felaketin habercisi gibiydi. "Neyi kullanıyorlar?"
"Yalçın’ın kalesinden çaldıkları sahte koordinatları," dedim, merdivenlerden aşağı inerek. Karan ve Ahmet bana döndü. Çantamdan çıkardığım o asıl haritayı ve gümüş pusulayı masanın üzerine bıraktım. "Yalçın’ın elindeki koordinatlar sahteydi. O haritaya göre hareket ederlerse, üç saat içinde Taş Liman’ın altındaki eski mayınlı tünellere girecekler."
Karan masaya yaklaştı. Haritanın üzerine eğildi. Gözlerindeki o tehlikeli zekâ yeniden parıldadı."Demek tuzağa kendi ayaklarıyla yürüyorlar..." dedi Karan. "Evet," dedim masanın diğer tarafına geçip ona bakarak. "Ama o tünellere girerlerse asıl kasayı patlatırlar. Babamın Taş Liman’a sakladığı o gizli servet ve belgeler yok olur."
Karan başını kaldırdı. Gözlerimiz masanın üzerinde buluştu."O zaman," dedi Karan, belindeki silahı çıkarıp kontrol ederken. "Onlar patlamadan önce biz o tünellere gireceğiz."
"Biz derken?" diye sordum.Karan bana doğru bir adım attı. Bu kez beni geride bırakmaya çalışmıyordu. Gözlerindeki o kararlılık, kaderimizi tamamen kabullendiğinin kanıtıydı."Sen ve ben Mihrab." dedi. "Haritayı sen okuyacaksın, ben yolu açacağım."
