12. bölüm · KARANLIĞIN MİHRABI

Kanla yazılan taht

Yamur Bsr

Yağmur arabanın camlarını döverken, bir elimle göğsüme bastırdığım o paha biçilemez haritayı tutuyor, diğer elimle ise Karan’ın dikişleri patlamış yarasına baskı uyguluyordum.
"Dayan Karan..."Araba dağ evine doğru son sürat ilerlerken, gecenin siyahlığı içimizde patlamaya hazır yeni bir fırtınanın habercisiydi.
Siyah SUV dağ yolunun keskin virajlarını savrularak geçerken, arabanın içindeki hava patlamaya hazır bir bomba gibi gergindi. Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağan yağmur camlara vuruyor, şimşeklerin çaktığı her saniye Karan’ın dizimdeki yüzünü aydınlatıyordu.Teni buz gibiydi. Alnından süzülen soğuk terler saç diplerine karışıyordu. "Daha hızlı!" diye bağırdım öndeki sürücüye. Sesimdeki çaresizlik ve öfke arabanın içinde yankılandı.
"Kan kaybından ölecek, daha hızlı sür!"
"Az kaldı yenge, dağ evine girmek üzereyiz!" dedi adam, dikiz aynasından bana korkuyla karışık bir saygıyla bakarak. Karan’ın göğsü sarsıldı. Boğazından hırıltılı bir nefes döküldü, parmakları dizimdeki kumaşı öyle bir hırsla sıktı ki kumaşın yırtılacağını düşündüm.
"Mihrab..." dedi, sesi yağmurun uğultusu arasında zar zor duyuluyordu."Buradayım, buradayım Karan," dedim, eğilip yüzüne doğru fısıldayarak. Yanağındaki kan lekesini silmek isterken elime daha çok kan bulaştı. "Konuşup kendini yorma."
"Harita..." dedi, gözlerini aralamak için büyük bir mücadele verirken. "Haritayı... sakın adamlardan birine verme. O sadece... senin ellerinde duracak."
"Harita bende," dedim, göğsümü kabartan bir kararlılıkla. "Kimseden alamazsın, benden de alamazlar. Şimdi gözlerini kapatma. Bana verdiğin sözü hatırla. Beni bu krallığın merkezine götürecektin."
Karan’ın dudaklarında acıyla karışık, silik bir tebessüm belirdi. "Seni... cehennemin tahtına oturtacağım... İlk defa vurulmadım Pusula,korkma."
Araba acı bir fren sesiyle dağ evinin önünde durdu. Kapılar aynı anda dışarıdan açıldı. Zaten kapıda hazır bekleyen doktor ve iki adam Karan’ı dikkatle araçtan çıkarıp içeriye taşımak için kollarına girdiler.
"Geri çekilin, nefes almasını sağlayın!" diye bağırdı doktor. Karan’ı salondaki büyük kanepenin üzerine yatırdıklarında ortalık tam bir kaos yerine döndü. Tıbbi malzemeler ortadaki masaya saçıldı, makasla Karan’ın kanlı siyah kazağını kesip çıkardılar. Göğsündeki taze yara tamamen açılmıştı; Yalçın’ın kalesindeki o dövüş, dikişlerini patlatmış ve eti kelimenin tam anlamıyla parçalamıştı.
Doktor neşterini ve dikiş iğnesini çıkarırken bana döndü. "Siz dışarı çıkın, bunu görmek isteyeceğinizi sanmam. Anestezi veremem, bünyesi bu kan kaybıyla narkozu kaldırmaz. Can canlı dikeceğim."
"Hiçbir yere gitmiyorum," dedim net bir sesle. Kanepeye yaklaştım. Karan’ın sağ elini iki elimle birden kavradım.
"İşini yap."Doktor tereddüt etse de vakit kaybetmeden ilk iğneyi yaranın kenarına sapladı. Karan’ın bütün bedeni yay gibi gerildi. Kasları demir gibi sertleşti, avucumdaki eli, elimi ezmek istercesine sıktı. Kemiklerimin birbirine sürttüğünü hissettim ama gıkımı bile çıkarmadım. Gözlerimi onun gözlerinden ayırmadım."Karan…" Varlığımı ona belli etmek istiyordum. Buradaydım, hissetmeliydi.
Karan acının ve yorgunluğun etkisiyle kan çanağına dönmüş gözlerini bana dikti. Dişlerini o kadar sert sıkıyordu ki çene kemikleri dışarı fırlayacak gibiydi."Mihrab..." diye inledi dişlerinin arasından.
"Buradayım. Buradayım, bırakma beni!"Doktor her iğne darbesinde, her dikiş çekişinde adeta bir mucizeyi gerçekleştiriyordu. Karan anestezi almadan, sadece elimi tutarak ve bakışlarımı emerek bu acıya dayandı.
Son dikiş atılıp yara kapatıldığında, Karan’ın başı yana düştü. Bu bir baygınlık değil, bedenin sınırlarını aşan devasa bir yorgunluktu.
Saatler geçti. Yağmur dinmiş, yerini sabaha karşı çöken derin bir sessizliğe bırakmıştı. Salondaki şöminenin kızıl korları hafif hafif çıtırdıyordu. Karan kanepeden alınıp salondaki geniş deri koltuğa yatırılmıştı. Üzerine siyah bir battaniye örtülmüştü. Göğsü artık daha düzenli, derin nefeslerle inip kalkıyordu. Ben ise şöminenin hemen yanındaki tekli koltukta oturuyordum. Masanın üzerinde iki şey duruyordu: Babamın gümüş pusulası ve mahzenden çıkardığımız o ağır, gizemli harita. Yavaşça ayağa kalktım. Masaya yaklaşıp haritayı rulo halinden çıkararak geniş ahşap yüzeye yaydım. Pusulayı da tam ortasına koydum.
Haritanın detayları inanılmazdı. Yeraltı dünyasının tüm kaçakçılık rotaları, gizli kasaları, liman kodları ve nüfuz alanları milim milim işlenmişti. Ancak haritanın tam göbeğinde, şehrin kalbini simgeleyen devasa bir mühür vardı.Yakından bakmak için eğildim. Mührün üzerindeki sembolü görünce nefesim kesildi. Bu bir kılıç ve etrafına sarılmış iki sarmaşıktı. Karan’ın göğsündeki dövmenin, yani Gaddar’ın mühürünün birebir aynısı.
"Babam..." diye fısıldadım kendi kendime. "Babam haritayı senin üzerine kurgulamış..."
"Çünkü o haritayı koruyabilecek tek kişi bendim." Arkamdan gelen derin, pürüzlü sesle irkildim.Karan koltukta doğrulmuştu. Sargılı göğsüne rağmen ayağa kalktı. Yavaş, ama emin adımlarla masaya, tam arkama kadar geldi. Sıcak nefesi enseme çarptığında boynumdaki tüyler diken diken oldu.Göğsündeki yaraya rağmen ayaktaydı. Yeniden bir dev gibi arkamda dikiliyordu."Haritanın kalbini çözdün mü Pusula?" diye fısıldadı kulağıma doğru.
"Babam bu haritayı sana emanet etmemiş," dedim, arkamı dönüp doğrudan gözlerinin içine bakarak. Gözlerindeki o tehlikeli siyaha baka baka konuştum. "Babam bu haritayı bana bıraktı. Sen sadece o haritanın kilidisin Karan."Karan’ın dudaklarında o tekinsiz, büyüleyici tebessüm belirdi. Şöminenin kızıl ışığı yüzünün yarısını aydınlatıyordu."Kilidi açmak için anahtarı çevirmeye cesaretin var mı peki?" dedi, eli yavaşça belime doğru kayarken.
"Ben o kaleden içeri girdiğim an cesaret meselesini geride bıraktım Gaddar," dedim, göğsündeki sargılara hafifçe dokunarak. "Şimdi söyle bana. Yalçın bitti. Bu haritadaki diğer isimleri ne zaman avlamaya başlıyoruz?"