18. bölüm · KARANLIĞIN MİHRABI

Gaddarın gölgesi

Yamur Bsr

Karan’ın siyah gözlerinde ilk kez o koruyucu, sarsılmaz karanlık tam anlamıyla parıldadı. Dudaklarında katıksız bir güç barındıran hafif bir tebessüm belirdi. Yanağımdaki parmaklarının tutuşu sertleşti, beni kendine bir adım daha çekti."Yanımda olman, benimle o silahların önüne atılman demek değil Mihrab," dedi Karan.
Sesi artık ne sarsılan ne de yara alan bir adamın sesiydi; bu şehirde herkesin önünde el pençe divan durduğu Gaddar’ın sesiydi. "Sen bu masanın varisisin. Seni kurşunların önüne ben sürmem. Sen arkamda, benim gölgemde duracaksın; ben ise önümdeki herkesi dize getireceğim."Arkasını döndü.
Yarasının acısını zihninden tamamen silmiş, o heybetli duruşunu yeniden kuşanmıştı. O sırada rezidansın ağır çelik kapısı açıldı.İçeri giren kişi Ahmet değildi. Siyah takımlı, sporsever ve disiplinli duruşundan özel eğitimli olduğu her halinden belli en fazla 30lu yaşlarında bir adamdı. Arkasında ise tepeden tırnağa silahlı, asker disipliniyle hareket eden altı özel eğitimli adam duruyordu.
"Geç kaldın Gökhan," dedi Karan, sesindeki o mutlak otoriteyle. Gökhan, Karan’ın önünde saygıyla hafifçe başını eğdi. Masadaki kimsenin kolay kolay biat etmediği bu şehirde, Gökhan gibi bir adamın bile Karan’a gösterdiği bu hürmet, Gaddar’ın gerçek ağırlığını gözler önüne seriyordu.
"Tüm mekânlar kuşatıldı Patron," dedi Boran, sesi bir asker kararlılığındaydı. "Çocuklar emrini bekliyor. Şehrin giriş çıkışlarını kapattık. Demirhanlar bu gece kulüpten tek bir nefes bile alarak çıkamayacak."
Ardından Gökhan başını yavaşça bana doğru çevirdi. Gözlerindeki o sert ifade anında yerini derin bir saygıya bıraktı. Başını öne eğerek selam verdi:"Yenge," dedi tok bir sesle. "Bize bir emrin var mı?" Kulaklarımda yankılanan bu kelime, içimdeki o tereddüt eden Mihrab’ı tamamen susturdu.
Artık o yalnız, çaresiz kız değildim. Gaddar’ın yanında, bu yeraltı dünyasının saygı duyduğu kadındım.
"Karan’ı sağ salim getir Gökhan," dedim, sesimdeki dingin güçle. "Başım üstüne yenge," dedi Gökhan. Karan bana doğru son bir adım attı. Elini belime koyup beni kendine çekti. Eğilip alnıma derin, koruyucu bir öpücük kondurdu. O öpücük bir veda değildi; bu şehri dizlerinin üzerine çöktürmeden önce koyduğu bir mühürdü."Ahmet ve altı adam burada kalıyor," dedi Karan, gözlerimin içine bakarak. "Bu rezidansa yaklaşanın canını alırlar. Sakın dışarı çıkma. Ben o kulübü Rıza Demirhan’ın başına yıkıp geleceğim."
"Karan..." dedim fısıltıyla."Merak etme," dedi, belindeki silahın kabzasını kavrarken dudaklarında beliren o ölümcül tebessümle. "Gaddar’ın kim olduğunu bu şehre yeniden hatırlatma vakti geldi."

Yazarın ağzından
Yarım saat sonra, şehrin en büyük VIP kulübünün önü adeta bir savaş alanına dönmüştü ama mermiler Karan’a değil, onun emriyle hareket eden devasa bir orduya aitti. Siyah lüks araçlar kulübün etrafını bir çember gibi sardı. Gökhan’ın eğittiği onlarca özel eğitimli adam, kulübün tüm güvenlik hatlarını saniyeler içinde etkisiz hale getirdi. Koridorlardaki adamlar silah çekmeye bile fırsat bulamadan yere seriliyordu. Gaddar, siyah ağır paltosunun yakasını düzeltip ana salonun kapısına dayandı. İçeride, konsey üyeleri ve Rıza Demirhan zafer kadehlerini kaldırmak üzereydi. Ancak devasa meşe kapı, Karan’ın tek bir hareketiyle açıldığında salondaki tüm müzik ve kahkahalar bıçak gibi kesildi. Karan salona doğru bir adım attı. Yüzündeki o soğuk, merhametsiz ifade salonun üzerindeki havayı anında dondurdu. Salondaki yüzlerce silahlı adam, korumalar ve konsey üyeleri onu gördükleri an ellerindeki kadehleri düşürdü. Kimse tetiğe basmaya cesaret edemiyordu. Gaddar’ın ismi, o salondaki tüm mermilerden daha ağırdı."Rıza," dedi Karan. Sesi salondaki en ufak bir fısıltıyı bile yutacak kadar baskındı. Adımları ağır, kendinden emindi. "Masamda rahat oturuyorsun bakıyorum."Rıza Demirhan ayağa kalktı ama ellerinin hafifçe titrediğini masadaki herkes gördü. "Karan... Sen... Nasıl?"
"Gaddar ölmez Rıza," dedi Karan, masaya doğru yürürken. Karşısındaki korumalar Karan ona yaklaştıkça birer birer geriye doğru adım atıyor, adamın önünde el pençe durur gibi yoldan çekiliyorlardı. "Pusulanın gösterdiği tek bir gerçek var. Bu şehir Soyerlerin mirası, kılıcı ise benim. Sen ise sadece o kılıcın keseceği bir boyunsun."
Karan belindeki silahı yavaşça çıkardı. Salondaki hiç kimse, tek bir koruma bile elini silahına atamadı. Çünkü biliyorlardı ki tetiğe bastıkları an Boran’ın ordusu o kulübü yerle bir ederdi. Karan silahın namlusunu Rıza Demirhan’ın alnına dayadı.
"Biat mı edeceksin," dedi Karan, dondurucu bir fısıltıyla. "Yoksa bu masayı kanınla mı yıkayayım?"Rıza Demirhan, yılların mafya lideri, Gaddar’ın gözlerindeki o katıksız ölüm ışığını gördüğünde dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti. Şehrin en büyük adamlarından biri, Karan’ın önünde başını öne eğmek zorunda kaldı. Gaddar gerçeğini bu şehre bir kez daha kazımıştı.

Rezidansın salonunda, camın önünde durmuş dışarıdaki sağanağı izliyordum. Kapı açıldı .İçeri giren adım seslerinden onun geldiğini anladım. Üzerinde tek bir çizik bile yoktu. Siyah paltonun üzerinde hafif ıslaklık ve o tanıdık, ağır koku vardı.
Karan salona girdi. Gözleri doğrudan beni buldu. Üzerindeki o öldürücü aurayı dışarıda bırakmış, bana doğru yürürken sadece benim tanıdığım o adama dönüşmüştü."Geldin," dedim fısıltıyla."Geldim," dedi Karan. Yanıma ulaşıp elini belime doladı. "Şehir artık dizlerinin üzerinde Mihrap. Babanın haritası da, bu şehrin sokakları da artık tamamen bizim kontrolümüzde." Gözlerinin içine baktım. "İshak..." dedim alçak sesle.Karan bu kez o ismi duyduğunda gerilmedi, geri çekilmedi. Gözlerindeki o kırılmış çocuk, benim varlığımla ilk kez huzur bulmuş gibi bakıyordu.
"Sadece senin yanındayken İshak’ım," dedi Karan, dudaklarını saçlarıma bastırarak. "Şehrin geri kalanına Gaddar olmak zorundayım."