8. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Mina Can

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: 8. Bölüm

"Yürek ay gibidir, vakti gelince tutulur."

𓇢𓆸

Bugün ilk uyandığımda aklımda hiçbir soru yoktu. Özellike de Volkov ismiyle alakalı. Sanki normal hayatıma dönmüş gibiydim.

Bunu fark ettiğimde birkaç saniye şaşkın bir şekilde tavana baktım. Son günlerde gözlerimi açtığım her sabah aynı sorular zihnimin içinde beliriyordu.

Kimdi? Ne istiyordu? Kolyemi neden hâlâ geri vermiyordu?

Bugün hiçbirini düşünmek istemiyordum.

Telefonumu komodinin üzerinden alıp saate baktım. Geç kalmama daha vardı. Bir süre yatağımın içinde oturup odanın sessizliğini dinledim. Kendimi her zamankinden daha huzurlu hissediyorumdum. Dışarıdan gelen araba sesleri, üst kattaki bir kapının kapanması ve mutfaktan gelen buzdolabının hafif uğultusu... Evimdeki sıradan seslerdi bunlar.

Uzun zamandır ilk defa sıradan şeyleri özlediğimi fark ettim.

Yataktan kalkıp perdeyi açtım. İstanbul yine kendi telaşına çoktan başlamıştı. İnsanlar sokaklarda bir yerlere yetişiyor, otobüsler duraklara yanaşıyor, bazı dükkânların kepenkleri yeni yeni açılıyordu.

Ben de o kalabalığın içinde kendi hayatıma devam eden insanlardan biri olmalıydım.

Banyoya geçip hazırlandıktan sonra mutfağa girdim. Dolabı açtığımda dün aldığım yiyecekleri görünce istemsizce gülümsedim. En azından bu kez evde yiyecek bir şeyler vardı. Çayımı hazırlayıp küçük masaya oturdum.

Telefonumu elime aldığımda Kaan'ın dün söyledikleri aklıma geldi.

Sana anlatmam gereken bir şey var. Bunu neden bu kadar ciddi söylemişti?
Çay bardağını masaya bıraktım.
"Bugün öğrenirim," diye mırıldandım.
Sonra ayağa kalkıp çantamı aldım.
Belki bugün gerçekten sadece hastaneye gidip işimi yapacağım, akşam eve dönüp yemek yiyecek ve erken yatacaktım.

Belki hayatım birkaç saatliğine olsun yeniden normal olacaktı. Artık normale dönmesini istiyordum. Yapacağım tek şey kolyemi almaktı. Sonrasında ise normal hayatıma devam edecekti. Düşüncelerim aklımdan film şeridi gibi akıp gidiyordu. Kendimi fazla kaptırmamaya çalışıyordum.

Sade ve ufaktan makyajımı yaptım.
Suratım ölü bir ruhtan farksızdı. Birkaç gündür rahat uyuyamıyordum, insanlar

Bunu düşünürken kapıyı kapattım.

𓃮

Boğaz’a doğru bakan otel odamda güne her zamanki gibi erkenden başlamıştım. Hızlı bir duştan sonra giyinme odasına geçip askılardaki siyah takımlarıma göz gezdirdim. Hepsi neredeyse birbirinin aynıydı.

Fakat bu sabah, o her gün üzerime geçirdiğim siyah takımlarımın hiçbirini giymek istememiştim. İçimde anlamlandıramadığım, rutinimi kırma isteği vardı.Tam o sırada gözüm, arkalarda duran lacivert, kravatlı takımıma kaydı.

Tüm günlerden farklı olarak, sanırım bugün lacivert takımımı giymeye karar vermiştim. Bu takım, normalde sadece ailemi ziyaret ederken giydiğim özel parçalardan biriydi. Gardırobumda siyahlar dışında yer alan diğer renk ise acı kahve tonlarındaki takımımdı ama onu aldığımdan beri dolaptan dışarı bile çıkarmamıştım, öylece duruyordu.

Aynadaki yansımama birkaç saniye baktım. Siyah takımın aksine bu renk üzerimde daha farklı duruyordu. Daha az resmi, daha az sert... En azından dışarıdan öyle görünüyordu., çalışma odama gitmek için asansöre bindim.

Hayatım neredeyse tamamen bu holding binasında ve o odada geçiyordu. Haftada sadece bir veya iki kez oteldeki kendi şahsi odama çıkıyor, geri kalan tüm zamanımı işlerime gömülerek harcıyordum.

Asansörün kapıları açıldığında çalışma odama doğru ilerledim. Fakat bugün her zamankinden farklı bir şey yapmak istiyordum.
Sürekli aynı şeyleri yapmaktan sıkılmıştım. Önümde iki seçenek vardı.
Ya kendime yeni bir sorun çıkaracaktım ya da birkaç saatliğine bütün bu işlerden uzaklaşıp dışarı çıkacaktım.
İkincisi daha mantıklı görünüyordu.

Çalışma odama girdiğimde her zamanki siyah ve gri tonlarıyla karşılaştım. Masanın üzerindeki dosyalar, kitaplıklar, deri koltuklar... Hepsi yıllardır aynı düzen içerisindeydi. Odanın büyük camlarından İstanbul görünüyordu.

Şehir aşağıda kendi telaşıyla hareket ederken ben burada aynı belgelerin arasında boğuluyordum.
Koltuğuma oturup birkaç dosyayı açtım. İki dakika sonra tekrar kapattım. Bugün çalışmak istemiyordum.
Tam o sırada kapı tıklatıldı.
"Gel."
Kapı açıldı ve Morozov içeri girdi. Elindeki tableti masaya bırakıp her zamanki gibi karşımdaki siyah deri koltuğa oturdu.
Birkaç saniye bana baktı. "Ne oldu?" diye sordum.
"Hiçbir şey."
"Öyle bakmıyorsun."
Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
"İlk defa seni farklı bir renkte görüyorum."
Kaşımı kaldırdım.
"Şimdi de beni mi kopyalıyorsun?"
Morozov üzerindeki lacivert kravatı gösterdi.
"Estağfurullah, Volkov."
Kendimi tutamayıp kısa bir nefesle güldüm. Hemen ardından yüz ifademi eski hâline çevirdim. Morozov başını iki yana salladı.
"İlk defa güldüğünü görüyorum."
"Bugün gördüklerin konusunda fazla konuşma."
"Emredersin."
Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra ayağa kalktım.
"Bugün dışarı çıkıyoruz."
Morozov şaşkınlıkla bana baktı.
"İş için mi?"
"Hayır."
"Toplantı?"
"Hayır."
"Liman?"
"Hayır."
"Bir sorun mu var?"
"Tam tersine. Sorun çıkarmadan önce biraz normal insan gibi davranmak istiyorum."
Morozov'un yüzünde yeniden o küçük tebessüm belirdi.
"Normal insan mı?"
"Fazla konuşuyorsun."
"Anlaşıldı, Volkov."
Ceketimi alıp omuzlarıma geçirdim.
"İstanbul'da düzgün bir yer bul. Sessiz olsun. Çok kalabalık olmasın."
"Restoran?"
"Evet."
"Boğaz manzarası?"
"Olabilir."
"İyi yemek?"
"Morozov."
"Tamam. Buluyorum."
Odadan çıkarken arkamdan bana seslendi.
"En azından siyah takım giymedin."
Başımı çevirip ona baktım.
"Bir daha konuşursan seni de siyaha boyatırım."
Morozov'un gülümsemesi daha da belirginleşti.
"Emredersin, Volkov."

𓃭

Restoranın kapısından içeri girdiğimde dışarıdaki soğuk havanın aksine içerisi oldukça sıcaktı. Hafif müzik, konuşmalar ve tabaklardan gelen sesler birbirine karışıyor, insanların günlük hayatlarına devam ettiğini hatırlatıyordu.

Birkaç saniye kapının yanında durup içeriyi gözlerimle taradım. Kaan çoktan gelmiş, pencere kenarındaki masalardan birinde beni bekliyordu. Beni gördüğünde elini kaldırarak işaret etti.

Yanına doğru ilerleyip sandalyeye oturdum. Çantamı yanımdaki sandalyeye bırakırken yüzüne baktım.
"Kaan, artık anlatacak mısın?" dedim, sabırsızlığımı gizleyemeyen meraklı sesimle.
"Hastanede telefonda konuşamayacağımızı söyledin. Ne buldun?"
Kaan derin bir nefes aldı. Garsonun masaya bıraktığı çay bardaklarına kısa bir an baktıktan sonra sesini iyice alçalttı.

"Hazel, dün gece o koridorda gördüğümüz o heybetli adam..."
Bir an durdu.
"İsmi Pavlenko Volkov." Kaşlarım istemsizce çatıldı. İlk kez duyduğum bu isim zihnimde birkaç saniye yankılandı.

Pavlenko Volkov.

"Kim bu?" diye sordum. Kaan'ın yüzündeki ifade, vereceği cevabın hiç hoşuma gitmeyeceğini söylüyordu. "Rusya'nın en köklü ve en tehlikeli suç örgütlerinden biriyle bağlantılı bir ailenin başındaki isim. Hakkında çok fazla resmi bilgi yok. Zaten böyle insanların en büyük özelliği de bu."

Parmaklarımı çay bardağının etrafında kenetledim.
"Peki benimle ne ilgisi var?"
Kaan masaya biraz daha yaklaştı. "Asıl mesele de bu."
Sesi daha da ciddileşti. "Arşivde iki yıl öncesine ait yabancı giriş çıkış kayıtlarını incelerken bir şey fark ettim. Pavlenko Volkov'un adı, Milano'da bulunduğu döneme ait bazı kayıtlarda geçiyor."
Kalbim bir anlığına duracakmış gibi oldu.

"Milano mu?" diye fısıldadım. Kaan başını yavaşça salladı. "Evet. Senin annenin tedavisi için orada olduğun dönemde." Çay bardağını tuttuğum parmaklarımın gevşediğini hissettim. Birkaç saniye boyunca konuşamadım.

Milano. Ospedale Maggiore. Annemin hastane odası. Koridorlarda geçirdiğim uzun geceler... Hepsi zihnimde birbirine karıştı.
"Kaan, emin misin?"
Sesimin çıktığından bile emin değildim. "Kayıtlar yanılmaz. Ama bu, onun anneni tanıdığı anlamına gelmez. Aynı hastane çevresinde bulunmuş olması sadece bir bağlantı olabilir."
Başımı iki yana salladım.
"Hayır. Bu kadar tesadüf fazla."
Kaan cevap vermeden önce etrafına baktı. "Ben de aynı şeyi düşünüyorum." Tam ona başka bir soru soracaktım ki restoranın giriş kapısı açıldı.

Dışarıdaki soğuk hava içeriye dolarken istemsizce başımı kapıya çevirdim. Önce birkaç müşterinin içeri girdiğini gördüm. Sonra bakışlarım onların arkasındaki adama takıldı. Uzun boylu, lacivert bir takım elbise giymişti.

Yanında siyah takım elbiseli bir adam vardı. İkisi de sakin adımlarla içeri girerken adamın yüzünü ilk anda seçemedim. Fakat nedense gözlerimi ondan ayıramıyordum. İçimde daha önce hissettiğim o garip huzursuzluk yeniden ortaya çıktı.

Sanki zihnim bana onu tanıdığımı söylüyordu ama nereden olduğunu hatırlayamıyordum. Adam başını hafifçe çevirdi.
Göz göze geldiğimiz anda nefesim kesildi.
O gri-mavi gözleri daha önce görmüştüm. Hastane koridorunda. Kameranın görüntüsünde. Ve o geceden beri zihnimden çıkaramadığım o bakışta. Elim istemsizce masanın üzerinde sıkıldı.
"Kaan..."
dedim, gözlerimi adamdan ayırmadan.
"Ne oldu?" Kaan bakışlarımı takip etti. Yüzündeki ifade bir anda değişti. "Hazel..." Sesi neredeyse fısıltıya dönüşmüştü.
"O."
Adam birkaç saniye boyunca bulunduğu yerde durdu. Sonra yanında duran adamla konuşarak restoranın içlerine doğru ilerlemeye başladı. Ben ise olduğum yerde donup kalmıştım.

Daha birkaç dakika önce adını öğrenmiştim.
Pavlenko Volkov.
Ve şimdi, hayatımda ilk kez onunla aynı yerde duruyordum. Üstelik o henüz benim kim olduğumu bilmiyor gibi görünüyordu. En azından ben öyle düşünüyordum.

Kaan koluma hafifçe dokundu. "Hazel, sakin ol."
"Sakinim," dedim hemen. Fakat sesimdeki titreme söylediğim şeyi yalanlıyordu. Gözlerimi ondan çekmeye çalıştım.
Başaramadım.
Pavlenko'nun bakışları bir anlığına tekrar bulunduğumuz masaya kaydı. Bu kez gözlerinde tanıyamadığım bir ifade vardı.
Merak mıydı, şaşkınlık mı, yoksa başka bir şey mi bilmiyordum. Bildiğim tek şey, birkaç gün boyunca yalnızca bir gölge olarak hayatımın kenarında duran adamın artık birkaç metre uzağımda olduğuydu. Ve ben, onun gerçek yüzünü ilk kez kendi gözlerimle görüyordum.

Restoranın girişinde oluşan sessizlik birkaç saniye içinde yeniden yerini uğultuya bırakmıştı. İnsanlar konuşmaya, garsonlar masaların arasında dolaşmaya devam ediyordu. Fakat benim için zaman sanki birkaç saniyeliğine durmuştu.

Kaan'ın söylediği isim zihnimde yankılanıyordu.

Pavlenko Volkov.

İki yıl önce Milano.

Annemin tedavi gördüğü hastane.

Bütün bunların aynı insanın etrafında birleşmesi, içimde açıklayamadığım bir huzursuzluk yaratıyordu. Kaan'a baktığımda onun da gözlerini restoranın girişinden ayırmadığını fark ettim.

"Hazel," dedi bana doğru alçak sesle. "Sakın arkanı dönme."

"Ne?"

"Bahsettiğim adam."

Kalbim hızlandı. Kaan'ın bakışlarını takip etmek için istemsizce başımı çevirecekken kolumdan hafifçe tuttu.

"Bakma dedim."

"Ben kimden kaçıyorum şu an?" diye fısıldadım. "İki yıldır hayatımda olmayan bir adamdan mı, yoksa iki gündür kapıma mektup bırakan birinden mi?"

Kaan cevap vermedi.

Bu sessizlik, cevabın kendisinden daha rahatsız ediciydi.

Sandalyemde biraz doğruldum. İçimdeki merak korkunun önüne geçmişti. Yine de Kaan'ın uyarısını dinleyip doğrudan arkamı dönmedim. Masanın yanındaki camdan dışarıya bakıyormuş gibi yaparak restoranın girişini görebileceğim bir açı yakalamaya çalıştım.

Siyah takım elbiseli birkaç adam içeri girmişti.

Ve onların birkaç adım arkasında, lacivert takım elbisesiyle uzun boylu bir adam vardı.

Yüzünü ilk kez bu kadar net görüyordum.

Geçen geceki koridorun loş ışığı, onu olduğundan daha uzak ve belirsiz göstermişti. Şimdi ise birkaç metre ötemdeydi. Gri-mavi gözleri restoranı sakince tarıyor, çevresindeki hiçbir ayrıntıyı kaçırmıyordu.

Sonunda gözleri bizim tarafa doğru kaydı.

Nefesimi tuttum.

Beni görmüş müydü?

Bilmiyordum.

Ama içimdeki o tanıdık huzursuzluk çoktan bana geri dönmüştü.

"Ben lavaboya gidiyorum," dedim.

Kaan şaşkınlıkla bana baktı. "Şimdi mi?"

"Evet. Biraz yalnız kalmaya ihtiyacım var."

Masadan kalkıp hızlı ama belli etmeyen adımlarla koridora ilerledim. Restoranın lavabosuna girdiğimde kapıyı arkamdan kapatıp birkaç saniye sırtımı kapıya yasladım.

Kalbim hâlâ hızlı atıyordu.

Aynadaki yansımama baktım.

"Toparlan," diye fısıldadım. "Sadece bir adam."

Ama kendi söylediğime kendim bile inanmıyordum.
Musluğu açıp ellerimi soğuk suyun altında tuttum. Başımı kaldırdığımda aynadaki gözlerimle karşılaştım.

Pavlenko Volkov.

İki yıl önce Milano'da mıydı?
Annemin hastanesinde?
Eğer gerçekten oradaysa neden bunu şimdi öğreniyordum?
Ve daha önemlisi, beni o zaman tanıyor muydu?

Kapının dışından ayak sesleri duyulduğunda irkildim.
Bir an için olduğum yerde kaldım.

Sonra kapının ardından Kaan'ın sesi geldi.

"Hazel, benim. İyi misin?"

Derin bir nefes verdikten sonra,

"İyiyim."

"Çabuk çık. Birazdan gidelim."

"Tamam."

Kapıyı açıp dışarı çıktığımda Kaan koridorda beni bekliyordu.

"Bir şey daha söyleyeceğim," dedi.

"Ne?"

"Pavlenko Volkov hakkında araştırma yapmaya devam edeceksen dikkatli ol."

Kaşlarımı çattım. Neden bunu söyleme ihtiyacı duymuştu. En sonunda dayanamayıp,

"Neden?"

Kaan birkaç saniye sustu.
"Çünkü bazı insanların geçmişini araştırmak, onların senin geçmişini araştırmaya başlamasına neden olur."

Cevap vermedim.
Restorana geri dönerken artık tek bir şeyi biliyordum.
Bu adamın kim olduğunu öğrenmek istiyordum.
Fakat artık mesele yalnızca kaybettiğim kolye değildi.

İki yıl önce Milano'da başlayan ve benim haberim olmadan bugünlere kadar uzanan bir hikâyenin ortasında olabilirdim.

𓃮

Pavlenko restorandaki masalardan birinin yanından geçerken çevresine kısa bir bakış attı. Morozov birkaç adım gerisinden onu takip ediyordu.
"Burada çok fazla insan var," dedi Morozov.

Pavlenko sandalyesine otururken sakinliğini bozmadı.
"İnsanların arasında olmak için geldik zaten."

Morozov kaşlarını hafifçe kaldırdı. Pavlenko'ya şaşkın bir ifadeyle bakıyordu.
"Normal bir akşam geçirmek istediğinizi söylemeniz hâlâ garip geliyor."

Pavlenko'nun dudaklarının kenarında belli belirsiz bir ifade oluştu.
"Belki de normal bir insan gibi davranmayı deniyorum."

"Başarılı olduğunuzu söyleyemem."

Pavlenko ona kısa bir bakış attı.

"Sen de fazla konuşmaya başladın."

Morozov sessizce yerine oturdu.
Garson siparişleri almak için yanlarına geldiğinde Pavlenko menüyü incelerken gözleri istemsizce restoranın diğer tarafına kaydı.

Hazel'in masası boştu.
Bir an sonra onu Kaan'ın yanında yeniden gördü. Pavlenko bakışlarını birkaç saniye üzerinde tuttu.

Onu ilk kez bu kadar yakından görüyordu. Fakat yüzünde merak, korkudan daha baskındı.

Bu, beklediğinden farklıydı.
Hazel masasına oturduğunda başını kaldırdı.

Göz göze geldiler. Bu kez ikisi de bakışını kaçırmadı.
Aralarında sadece birkaç masa vardı.

Sadece birkaç saniyelik sessiz bir bakışma yaşandı.

Pavlenko'nun yüzünde hiçbir ifade yoktu. Hazel ise bakışlarını ilk çeken taraf olmadı.

Sonunda Kaan masadaki sessizliği bozdu.
"Hazel, artık gitmemiz gerekiyor."

Hazel gözlerini Pavlenko'dan ayırmadan cevap verdi.
"Farkındayım."

Pavlenko bu iki kelimeyi duydu. Ve o an, karşısındaki kadının korkudan kaçan biri olmadığını bir kez daha anladı.

Hazel ayağa kalkıp çantasını aldı. Restorandan ise ağır adımlarla benim oturduğum masanın hizasından geçerek çıkmıştı.

Hazel sandığımdan çok daha güçlü, dişli bir rakipti. Ve bu duruşu, içimdeki merakı tehlikeli bir boyuta taşımıştı. Daha sonrasında ise sandalyemde geriye doğru yaslandım.

Onu durdurmadım.

Vakti henüz gelmemişti.
Çünkü bazı soruların cevabı doğrudan sorularak değil, beklenerek ortaya çıkardı.
Ve Pavlenko Volkov beklemeyi iyi bilirdi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

8okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.