1. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Mina Can

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: 1. Bölüm

Balcuklarum yeni kitabımızın ilk bölümüne başlamadan önce kısa bir duyuru yapmak istedim hatalar olabilir, noktalama işaretlerin de hatalar olabilir bunlar için kusura bakmayın hatasız kul olmaz.İnşallah gerçekten beğenirsiniz çünkü aklıma geldi planladım ve çok güzel bir kurgu olacağına inanıyorum çok güzel bir kitap olacağına inanıyorum umarım siz de beğenirsiniz bu ilk bölüm olduğu için biraz kısa oldu çünkü olaylara daha yeni giriş aşaması uzun tutamadım 🤧 o zaman sizi çok tutmadan görüşürüz diyorum yorumlarınızı bekliyorumm 💫🩵✨🤏🏻

“İnsan, hayatını değiştirecek anın geldiğini çoğu zaman yaşarken fark etmez.”

𓇢𓆸

Üniversitenin binasından çıktığımda yüzüme çarpan soğuk havayla istemsizce irkildim. Sabah evden çıkarken bu kadar soğuyacağını düşünmemiştim. Montumun yakasını biraz daha yukarı çekerek birkaç saniye olduğum yerde bekledim.

Bugün buraya gelmek için bütün günümü ayırmam gerektiğini düşünmemiştim. İşim zaten yeterince yoğundu. Bir de bunun üzerine üniversitedeki görüşme eklenince eve normalden çok daha geç dönecektim.

Hemşirelik yaptığım için zamanımın çoğu hastanede geçiyordu. Üniversiteye geliş sebebim ise derslere girmek değildi. Hastanemizin yürüttüğü bir çalışma için birkaç görüşme yapmam ve bazı belgeleri teslim etmem gerekiyordu. İlk başta bunun birkaç saatimi alacağını düşünmüştüm ki yanılmışım.

Çantamı omzuma geçirip kampüsün merdivenlerinden aşağı indim. Etrafımdaki öğrenciler yavaş yavaş dağılıyordu. Kimi arkadaşlarıyla konuşuyor, kimi telefonuna bakarak otobüs durağına yetişmeye çalışıyordu. Onlara bakarken kendimi bir anlığına buraya aitmişim gibi hissettim. Sonra üzerimdeki hemşire kartına ilişen bakışımı fark edip bu düşünceyi hemen bıraktım.

İstanbul'un kış akşamlarını seviyordum. Belki soğuğunu değil ama havanın değişmesini seviyordum. Yazın bitmek bilmeyen kalabalığından sonra insanların montlarına sarılıp daha hızlı yürüdüğü, dükkânların ışıklarının erkenden yandığı akşamların kendine ait bir sessizliği vardı.

Telefonumu çıkarıp saate baktım.
Geç kalmıştım.

Normalde çoktan eve doğru yola çıkmış olmam gerekirdi. Fakat görüşmenin beklediğimden uzun sürmesi ve sonrasında birkaç evrak işiyle uğraşmam yüzünden saat ilerlemişti.

İçimden derin bir nefes verdim.

Bugün eve gidip üzerimi değiştirmek, sıcak bir şeyler içmek ve hiçbir şey düşünmeden birkaç saat geçirmek istiyordum. Son birkaç gündür buna gerçekten ihtiyacım vardı.

Ellerimi montumun ceplerine sokup adımlarımı hızlandırdım. Bir anda nerdeyse hiç farkında olmadan düşüncelere çoktan dalıp gitmiştim.

Annemi, iki yıl önce kaybettim. Babamı tanımıyordum bile. Bu yokluk benim canımı acıtıyordu. Yalnız kalmıştım, kimsem yoktu. O sırada birden aklımdan çıkmayan annemin sözünü hatırladım.
"Hazel, canım kızım senin yanında belki olamayacağım. Ama ne olursa olsun herşeye rağmen güçlü duracaksın. Bana söz ver."

"Söz veriyorum anne. Güçlü olacağım."

Gözlerimden akan göz yaşlarıma hakim olamıyordum. Annemi kaybedecek korkum daha çok ağlamama neden oluyordu. Annem benim herşeyimdi. Hem annelik hem babalık yapmıştı. Onu kaybetmemek için elimden geleni yaptım ve yapacaktım. Doktorların tüm çabalarına rağmen annemi kaybetmiştim. Annemden sonra ise hayat katlanılmaz bir hale gelmişti.

Keşke daha çok vakit geçirebilseydim. Hayat onu benden bu kadar erken almamalıydı. Sonrasında annemi kendi ellerimle toprağa vermiştim. Her gün mezarını ziyarete gider, en sevdiği çiçek olan karanfili baş ucuna bırakırdım.

Bunları düşünürken bile hala gözlerim doluyordu. Hayatım onsuz bir hiç gibiydi. Kafamdaki düşünceleri dağıtmak için yola odaklanmıştım.

Eve gitmek için metroya binebilirdim. Fakat birkaç durak yürümeyi tercih ettim. Belki soğuk hava biraz olsun kafamı dağıtırdı.

Yolun karşısına geçmem gereken yere geldiğimde ise durdum.

Yaya geçidinin önünde birkaç saniye bekledim. Arabalar arka arkaya geçiyordu. Birinin durmasını beklerken telefonum titremişti. Ekrana baktım, annemin iki yıl önce gönderdiği eski bir fotoğrafın bildirimlerde kaldığını gördüm. Parmağım ekranın üzerinde bir an durdu. Sonra telefonu arka cebime koydum.

Karşıya tam geçecektim ki siyah bir araba hızını yavaşlatarak tam önümde durdu. Ben de istemsizce durmuştum. Yanlış görmüyorsam siyah Mercedes G Kasa olmalıydı. Ön camdaki siyah kaplama her şeyi görmemi engelliyordu.

Birkaç saniye bekledim. Sürücünün bana baktığını hissediyordum ama emin olamıyordum. Garip, bir ürperti sırtımdan akıyordu sanki. Neler olduğunu anlayamadım. Daha fazla düşüncelere dalmadan karşıya geçtim. Geçerken yolun boş olduğunu görünce hafifçe başımı eğdim. “Teşekkür ederim.”

Karşıya geçmiştim.

Arkamı dönüp bakmadım. Neden bakacaktım ki? Bir sürücü yol vermişti. Bundan daha sıradan ne olabilirdi?

Birkaç adım sonra kalabalığın arasına karıştım ve kısa süre içinde gördüğüm siyah araba da gözden kayboldu.

𓃮

Arabanın içinde sessizlik vardı. Pavlenko direksiyonun başında sessizce oturuyordu.

Önündeki trafik yavaş ilerliyordu. Yağmurdan ıslanmış asfalt, şehir ışıklarını bulanık bir şekilde yansıtıyordu. Yan koltukta oturan koruması telefonundaki saate baktı.

"Toplantıya on beş dakika kaldı."

Pavlenko cevap vermedi.

Bakışları birkaç saniye önce karşıya geçen kızın kaybolduğu kalabalıktaydı.

Koruması ona baktı.
"Bir sorun mu var?"

"Yok."

Pavlenko gözlerini tekrar yola doğru çevirdi.

Koruması başını hafifçe çevirerek ona baktı.

" Pochemu vy ostanovilis?" (Niçin durdunuz?)

Pavlenko cevap vermedi.

Koruması ise onun bu sessizliğine alışkın olsa da merakına yenik düşerek sorusunu kendi dilinde yineledi:

"Niçin durdunuz?"

Pavlenko aynadan sokağın gerisine baktı.

"Perekhodil ulitsu" dedi, sesi her zamanki gibi buz gibi ve sakindi. Ne fazla sertti ne de açıklama yapma ihtiyacı duymuştu.
(Karşıya geçiyordu.)

Koruması başını sallayıp önüne döndü. Pavlenko’nun kuralları sorgulanmazdı.

Pavlenko ise birkaç saniye daha aynaya baktı. Sonra bakışlarını yola çevirip arabayı hareket ettirdi. Kızın yüzünü yalnızca birkaç saniye görmüştü.

Ve aklında kalmıştı.

Kızın ismini bilmiyordu. Kim olduğunu bilmiyordu.

Büyük ihtimalle birkaç dakika sonra onu tamamen unutacaktı.
Zaten başka türlüsü olması için bir neden yoktu.

“Gidelim.”

Arabayı hareket ettirdi.
Pavlenko saatine baktı.
Toplantıya geç kalmayı sevmiyordu.
Özellikle de karşısındaki insanların kendisini bekletmeye hakkı olduğunu düşündüğü toplantılara.
Toplantının yapılacağı bina şehrin daha sakin bir bölgesindeydi. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir iş merkezi gibi görünüyordu. İçeride ise durumlar biraz farklıydı.
Pavlenko kapıdan içeri girdiğinde kimse ona hoş geldiniz demedi.
Buna ihtiyacı da yoktu.

Toplantı odasına girdiğinde içeride üç kişi vardı. Masanın üzerinde birkaç dosya, telefonlar ve yarım bırakılmış kahveler duruyordu. Pavlenko içeri girer girmez odadaki bakışların üzerinde toplandığını fark etti. Kimseye selam vermeden masanın başındaki sandalyeye oturdu.

Koruması arkasında kaldı. Aleksei konuşmaya başladı.
" ¹Sei in ritardo."
İtalya (Geç kaldın.)
Pavlenko önündeki dosyaya bakarken başını bile kaldırmadı.
“ Pyat' minut.”
Rus (beş dakika.)
Karşısındaki adam kaşlarını çattı.
“Beş dakika da olsa geç kaldınız.”
Pavlenko sonunda gözlerini kaldırdı. Karşısında duran adamın yüzüne birkaç saniye baktıktan sonra tekrar dosyaya döndü.
Sayfaları çevirdi.
Bir.
İki.
Üç.
Son sayfaya geldiğinde dosyayı kapattı.
“Anlaşma yok.”
Masadaki adamlardan biri olan Alvarado öne doğru eğildi.
“Bu şartları daha önce kabul etmiştiniz.”
“Hayır.”
“Dosyada sizin imzanız var.”
Pavlenko'nun bakışları hemen imzaya kaydı.
“İmzamın olması, her şeyi kabul ettiğim anlamına gelmez.”
Karşısında duran İtalya'nın en güçlü mayfa babalarından biri olan 50'li yaşlarda Alvarado Leone'nin yüzüne bakıyordu. Alvarado tekrardan konuşarak karşı çıktı.
“Burası sizin ülkeniz değil, Pavlenko.”
Odadaki hava bir anda ağırlaştı.
Pavlenko başını hafifçe yana çevirdi.
Koruması onun yüzündeki ifadeyi gördüğünde konuşmadı. Pavlenko'nun sakinliği, öfkesinden çok daha tehlikeliydi.
Alvarado ayağa kalktı.
“Bizi tehdit edemezsiniz.”
Pavlenko da ayağa kalktı.
“YA vam ne ugrozhayu.” ( Seni tehdit etmiyorum.)
Alvarado Leone anlamamıştı.
Koruması olan Mozorov ise sessizce tercüme etti.
“Sizi tehdit etmiyor.”
Pavlenko Leonun yanına doğru birkaç adım attı.
“Preduprezhdayu.”(Seni uyarıyorum.)
Koruması bu kez tercüme etmedi.
Çünkü Pavlenko'nun ne demek istediğini herkes anlamıştı.
Alvarado geri çekilmedi.
“Ne yapacaksınız?”
Pavlenko birkaç saniye boyunca Leone'nin yüzüne baktı.
Sonra çok sakin bir sesle konuştu.
“Buluşmayı sen istedin.”
Alvarado'nun yüzündeki ifade bir anda değişti. Gözleri büyüdü.
Pavlenko'nun gözleri soğudu.
“Sonunu da sen seçtin.”
Odada kısa bir sessizlik oldu.
Pavlenko başını yukarı doğru kaldırdı.
“Ignoscere illis Dei est, conventum ordinare meum.”
(Onları bağışlamak Tanrı'ya aittir, buluşmayı düzenlemek ise bana.)

Leone ne söylediğini anlamamıştı.

Pavlenko, belindeki görkemli, kabzası fildişinden yapılmış ve üzerine Rusça motiflerle Volkov yazılmıştı.
Kabzasındaki en önemli parçalardan ikinci detayı ailenin yıllardır kullandığı kurt simgesiydi.

Odadaki herkes bir anda sustu. Ne olacağını çok iyi biliyorlardı.

Silahını karşısında duran adama kaldırdığında kimse hareket dahi edemedi. Sonrasında ise hiç düşünmeden adamın kafasına sıktı.

Pavlenko kıpırdamadan birkaç saniye olduğu yerde kaldı. Yüzüne birkaç küçük kan damlası sıçramıştı. Parmağını yanağına götürüp baktı.

Alvarado Leone'nin cansız bedeni yerde kan içinde yatıyordu. Diğerleri ise Pavlenko'ya bakıyordu.

Hiçbir şey söylemedi.
Sadece siyah mendilini çıkarıp elini sildi. Ardından arkasını döndü.
“Poyekhali.”(Gidelim.)

Koruması başını salladı. Pavlenko kapıya doğru ilerledi.
Toplantı bitmişti.
Anlaşma yapılmamıştı.
Ve Pavlenko Volkov için bu, yalnızca başarısız bir iş görüşmesiydi.

Dışarı çıktığında soğuk hava yüzüne vurdu. Birkaç saniye boyunca gökyüzüne baktı.
Telefonu titredi.
Ekranda annesinin adı vardı.
“Ne zaman geleceksin?”
Pavlenko mesajı açtı.
Bir süre düşündü.
Sonra yalnızca iki kelime yazdı.
“Yakında geleceğim.”
Telefonu cebine koydu.

Türkiye'ye iki sebeple gelmişti. Bir anlaşma yapmak ve ailesini görmek. İlk planı başarısız olmuştu. İkincisi ise hâlâ onu bekliyordu.

Ve birkaç dakika önce, yaya geçidinde yol verdiği kızdan haberi bile yoktu.

Hazel de onun kim olduğunu bilmiyordu.

İkisi de o karşılaşmanın hayatlarında açacağı kapının henüz farkında değildi.

Ama yolları çoktan kesişmişti.

Bu kez yalnızca birkaç saniyeliğine.

𓃮

Hazel ise çoktan o karşılaşmayı unutmuştu.

Eve girdiğimde üzerimdeki montu çıkarıp çantamı bir kenara bıraktım. Günün yorgunluğu üzerime çökmüştü. Birkaç dakika sonra yatağıma uzanmış, tavana boş boş bakıyordum.

O gün karşısına çıkan siyah arabanın, birkaç dakika sonra hayatının en önemsiz ayrıntılarından biri olacağını düşünüyordu.

Henüz bilmiyordu.
Bazı karşılaşmalar yalnızca birkaç saniye sürer.
Ama bazı insanların hayatında, o birkaç saniye bir daha asla silinmez...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

62okunma 38beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.