5. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Mina Can

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: 5. Bölüm

"Kıskançlık, bir insanın kalbine düşen en sessiz zehirdir; sahibini
içten içe yakar ama dışarıya sadece küllerini bırakır."

𓇢𓆸

Kaan’ın telefonda söyledikleri ve gönderdiği o şifreli video kaydı, gün boyu zihnimin içinde bir saat gibi tıkırdamıştı. Hastane koridorlarında işimi yaparken attığım her adımda, o adamın kameraya fırlattığı o buz gibi bakış gözümün önüne geliyordu. İyice moralimi bozmaya başlamıştı. Ne istiyordu benden ya da ne yapmaya çalışıyordu.
Kolyem ondaydı.
Annemin hatırası, o acımasız ve heybetli adamın avucunun içindeydi. Kendime de çok kızıyordum. Annemden kalan tek eşyamdı.

Ama o adam bunu bilmiyordu, kızamıyordum çünkü benim için ne kadar değerli olduğunu bilemezdi. Ancak bu benim kolyemi alabileceği anlamına gelmezdi. Düşüncelerimi bir kenara bırakıp saate bakıyordum Kaan'la buluşacaktık.

Mesai bitimine doğru Kaan ile hastanenin arka bahçesindeki kantinin kuytu bir köşesinde buluşmaya karar verdik. Telefonda konuşulmayacak kadar derin mevzulardı bunlar.
Üzerimdeki beyaz önlüğü çıkarıp, sabah giydiğim siyah trençkotumu omuzlarıma geçirdim. Bahçeye çıktığımda İstanbul’un o kuru soğuğu yüzümü etrafını sardı.

Kaan, kantinin dışındaki tahta masalardan birinde oturmuş, önündeki sıcak çay bardağıyla ellerini ısıtmaya çalışıyordu. Beni görünce hemen ayağa kalktı. Yüzünde, sabah telefondaki o gergin ifadenin aynısı vardı."Hazel, geldin," dedi, sesini hafifçe alçaltarak.
"Otur lütfen."
"Kaan, ne buldun? Lütfen bana daha fazla bir şey biliyorsan söyle," dedim, masaya doğru eğilerek.Heyecanım ve içimdeki o huzursuz hırs sesime yansımıştı.
Kaan etrafı hızlıca kontrol etti.
"Görüntülerdeki adamın bindiği arabanın plakası sahte çıktı. Yani resmi hiçbir kayıtta o plaka bir araca tanımlı değil. Bu ne demek biliyor musun? Bu adamlar devletin, polisin radarına yakalanmayacak kadar büyük ve profesyonel ağlara sahip. Milena, sen nasıl bir şeye bulaştın? O gece o odada yatan İtalyan adam sıradan bir hırsız değil, büyük bir suç örgütü üyesiydi. Ve o odadan çıkan bu adam..."
"Kolyemi aldı Kaan," diye sözünü kestim, sesimdeki o keskin tonla. "Annemin kolyesini göz göre göre aldı ve gitti. Evimin önüne o isimsiz zarfı bırakan da o."

Kaan şok içinde bana baktı, elimi masanın üzerinde hafifçe tutarak beni sakinleştirmek istedi.
"Bak, bu çok tehlikeli. Bu adam seni izliyor. Bence hemen polise gitmeliyiz, ya da en azından hastaneden birkaç gün izin al, eve kapan."
"Hayır," dedim, elimi hızla onun elinin altından çekerek. İrademi ve dik duruşumu bozmaya niyetim yoktu. "Korkup kaçmayacağım. Kolay bir lokma olmadığımı görecek."

O sırada, arkamızdaki otopark girişinde duran siyah camlı, sıradan bir arabanın içindeki dikiz aynasından bizi izleyen o keskin gözlerden habersizdik.

Morozov’un görevlendirdiği adamlardan biri, Kaan’ın elimi tuttuğu o anı, masadaki o yakınlaşmayı saniye saniye izliyor ve not ediyordu.

𓃮

Aynı dakikalarda Ambarlı Limanı’nın lojistik üssündeki lüks ofiste Pavlenko Volkov, hayatının en gergin saatlerinden birini geçiriyordu.Rusya’dan gelen ve İstanbul üzerinden Avrupa’ya aktarılacak olan devasa bir konteyner sevkiyatında, gümrükteki bir arıza ve sistemsel blokaj yüzünden limanda büyük bir aksama yaşanmıştı.

Milyon dolarlık işlerin saniyelerle ölçüldüğü bu dünyada, gümrük memurlarının çıkardığı bu zorluk Pavlenko’nun tahammül sınırlarını zorluyordu."Волков, gümrük müdürü belgeleri imzalamayı reddediyor. Leone’nin adamlarının arkada bıraktığı bürokratik bir engel," dedi Morozov, odanın ortasında ayakta beklerken.

Pavlenko, üzerindeki siyah takım elbisenin ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını biraz daha yukarı katlamıştı. Geniş omuzları ve kaslı yapısı, sinirlendiğinde daha da heybetli bir hal alıyordu. Masanın üzerindeki evrakları sertçe kenara itti.

"Söyle onlara," dedi Pavlenko, sesi odayı titretecek kadar alçak ve buz gibiydi. "Eğer o gemi bu gece o limandan kalkmazsa, o gümrük müdürünün hayatındaki en son imza o belgeler olur. Bizzat gidip hallet."

Morozov tam kapıya yönelecekti ki, cebindeki telefon titredi. Gelen şifreli mesajı ve ekindeki fotoğrafı açtığında duraksadı. Başını yavaşça patronuna doğru çevirdi.

Odadaki o gümrük krizinin ortasında, bu bilgiyi verip vermemek arasında bir an kaldı ama Volkov hanedanlığında hiçbir şey gizli kalamazdı." Ne var yine ?" diye sordu Pavlenko, Morozov’un duraksamasından bir şey olduğunu anlayarak.

Morozov tableti Pavlenko’ya doğru uzattı. "Hastaneden, Hazelin yanından bilgi geldi. İş çıkışı, hastanenin güvenlik görevlisi olan o Türk adamla bahçede buluştu. Adam... elini tutuyordu."

Pavlenko’nun gri-mavi gözleri bir anda tablete kilitlendi. Fotoğrafta Hazel ve Kaan’ın masadaki yakınlığı açıkça görülüyordu. Kaan’ın elinin kısa bir anlığına Hazelin elinin üzerinde olduğu belliydi.

O an, odadaki hava limandaki krizden çok daha ölümcül bir hal aldı. Pavlenko fotoğrafa birkaç saniye daha baktı. Göğsünün hırsla inip kalktığını hissetti. Hayatında ilk kez gümrükteki milyon dolarlık bir sevkiyat krizi, zihninde tamamen ikinci plana düşmüştü.

Yüzünde belirgin bir değişiklik olmadı. Fakat elindeki kristal bardağı masaya bırakırken çıkardığı ses, tüm sessizliği böldü.
“Bu adam kim?”
Sesi sakindi. Hiç olmadığından daha fazla sakindi.
Morozov, patronunun fotoğrafa olan dikkatini fark etmişti.
“Kaan. Hastanenin güvenlik görevlisi. Hazeli daha önceden tanıyor gibi görünüyor.”
Pavlenko cevap vermedi.
Bakışları hâlâ karşında duran fotoğrafın üzerindeydi.
Hazelin yüzündeki ifadeye baktı. Korkmuş görünmüyordu. Aksine, karşısındaki adamla konuşurken oldukça rahattı.
Bu durum Pavlenko'nun beklediğinden farklıydı.
Çünkü birkaç gün önce hastane koridorunda gördüğü kadın, kendisinden mümkün olduğunca uzak durmaya çalışan biriydi. Şimdi ise başka bir adamın karşısında bu kadar rahat görünüyordu.
Nedense bundan hoşlanmamıştı. Nedeni yoktu ve bilmiyordu.
Belki de mesele yalnızca güvenlikti.
Belki de Hazelin kendisini araştırmaya başlaması, Pavlenko'nun dikkatini gereğinden fazla çekmişti.
Fotoğrafı Morozov'a geri uzattı.
“Bu adamı araştır.”
Morozov başını salladı.
“Ne kadarını öğrenmemi istersiniz?”
Pavlenko birkaç saniye düşündükten sonra cevap verdi.
“Her şeyi.”
Odada kısa bir sessizlikte sonra Pavlenko.
“Fakat ona dokunmayın.”
Morozov'un kaşları hafifçe çatıldı.
Pavlenko pencereye doğru yürüdü. İstanbul'un akşam ışıkları Boğaz'ın üzerinde titriyordu.
“Şimdilik yalnızca kim olduğunu bilmek istiyorum.”
Morozov başını eğdi.
“Anlaşıldı, Volkov.”
Pavlenko'nun bakışları tekrar masanın üzerindeki gümüş karanfil kolyesine kaydı.Uzun parmaklarıyla kolyeyi eline aldı.
Zincir avucunun içinde sessizce kayarken, birkaç saniye önce gördüğü fotoğraf yeniden aklına geldi.
Hazel.
Onu tanımıyordu.
Henüz.
Ama bu kadının hayatına girdiği andan itibaren, bazı şeylerin eskisi kadar sessiz kalmayacağını hissediyordu.
“Limandaki işi bu gece çöz.”
Morozov kapıya yöneldi.
“Peki ya kız?”
Pavlenko'nun bakışları kolyenin üzerinde kaldı.
“Onu izlemeye devam edin.”
Morozov kapıyı açtı.
“Başka bir emriniz var mı?”
Pavlenko başını kaldırdı.
“Hayır.”
Morozov çıktı.
Kapı kapandığında Pavlenko odada yalnız kaldı. Kolyeyi her zamanki gibi ceketinin iç cebine yerleştirdi.
Kalbinin üzerine.
Fakat bu kez aklında yalnızca kolye yoktu. Fotoğraftaki adam da vardı.

𓃭

Kantinden kalkıp eve doğru yürürken, içimdeki o huzursuzluk hissi hat safhaya ulaşmıştı. İstanbul’un kararmış sokaklarında adımlarımı hızlandırdım. Trençkotumun yakasını çeneme kadar çekmiş, ellerimi ceplerime sokmuştum.

Yol boyunca arkamda hafif bir ayak sesi, ya da motorunu rölantide çalıştırarak beni uzaktan takip eden o sıradan arabanın gölgesi hiç eksilmedi. Fark ediyordum. Bir hemşire olarak dikkatim ve gözlem yeteneğim yüksekti.

Arkamı döndüğümde sadece kalabalığı görüyordum ama biliyordum; o adamın gölgeleri hemen arkamdaydı.Apartmanın kapısına gelip içeri girdiğimde derin bir nefes aldım. Dairemin önüne geldiğimde ise kalbim tekledi.

Kapının altındaki o paspasın üzerinde, kalın dokulu beyaz bir zarf daha duruyordu. O adamın gölgeleri, ben eve gelmeden saniyeler önce buraya uğramış olmalıydı.Titreyen ellerimle kapıyı açıp içeri geçtim.

Zarfı hızla yırttım. İçinden yine o siyah karton çıktı ama bu kez yazan cümle, içimdeki o güçlü iradeyi bile sarsacak cinstendi:

"Benim olanı araman hoşuma gidiyor, Hazel. Ama ellerinin nerede durması gerektiğine dikkat et. Çünkü sana ait olan o gümüş karanfil, şu an benim kalbimin üzerinde atıyor."

Zarfın içinden bu kez kurutulmuş tek bir yaprak değil, taptaze, kokusu odaya yayılan kıpkırmızı bir karanfil çiçeği düştü.
Nefesim tekrar kesildi. Boğazımda sanki bir taş oturmuştu.
Sertçe yutkundum.
Adam beni izlemekle kalmıyordu; bugün Kaan ile bahçede yaptığım o gizli görüşmeyi, Kaan’ın elimi tuttuğunu saniyesi saniyesine biliyordu.
Beni açıkça uyarmıştı.
Ama en çok canımı yakan, kolyemin onun kalbinin üzerinde olduğunu söylemesiydi. Şok ve korkuyla karışık bir öfkeyle o kırmızı karanfili elime aldım. Karşımdaki güç, tahmin ettiğimden çok daha büyük ve tehlikeliydi.
Ama asla pes etmeyecektim. Pes etmek sana göre değil Milena.

Kim olduğunun farkına var.
O en güçlüsü olabilir.
Sende güçlü olacaksın.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

21okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.