3. bölüm · Kaosun Kalbi
Zorunlu karşılaşma
Eve kendimi attığımda, anahtarı hırsla çevirdim. İçeriden gelen taze kahve kokusu ve Melis'in masanın üzerindeki o yoğun çalışma temposu bile beni yatıştırmadı. "Hey! O ne surat? Kayıt belgelerini mi kaybettin?" dedi Melis kafasını bilgisayardan kaldırmadan. Çantamı koltuğa fırlatıp yanına çöktüm "Dosyaları değil ama sabrımı kaybettim" dedim dişlerimin arasından. "Parkta bir ayı ile karşılaştım. Tam bir mağara adamı. Hayatımda bu kadar saygısız birini görmedim. Üstelik bana hayata dair ders vermeye kalktı. Kim olduğunu sanıyor ki?" Melis gözlüklerini burnunun ucuna indirip bana muzipçe baktı "Vay be! Bizim disiplinli, çalışkan kızımızı kim bu kadar çileden çıkarabildi? Türkiye'nin en iyi üniversitesini kazanmış bir kaç güne o devasa kütüphanede olacağız... Bırak o parktaki serseriyi biz keyfimize bakalım."
Duvarda duran anne ve babamın olduğu o tek eski fotoğrafa baktım. Onlar olsaydı belki bu kadar savunmacı olmazdım dünyaya karşı. Ama tırnaklarımla kazıyarak kazandığım bu başarıya kimsenin gölge düşürmesine izin veremezdim. O ukala yüzü unutmaya kararlıydım.
Bir kaç hafta sonra...
Üniversitenin yüksek tavanlı, tarih kokan amfisinden içeri girdiğimde kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Melis ile farklı bölümlerdeydik ama sabah kapıdan çıkarken birbirimize 'Başardık' diyerek sarılmamızın sıcaklığı hâlâ üzerimdeydi
En ön sıraya, kürsünün tam karşısına oturdum, o meşhur dosyalarımı ve kalemliğimi çıkardım. Herşey kusursuz olmalıydı. Amfi yavaş yavaş dolmaya başladı. Yanımdaki sandalye birinin oturduğunu hissettim ama başımı kaldırmadım. Ya ki o tanıdık sinir bozucu kokuyu alana kadar. Hafif bir ter ve garip bir şekilde tanıdık parfüm kokusu. "Bak sen şu işe" dedi o alaycı ses. Kulaklarımın uğuldadığını hissettim. "Prenses imiz meğer bizimle aynı seviyeye inebilmiş. Hangi soylu aileden geliyorsun? Bu okulun tapusu senin mi yoksa sadece bu sıra mı?" Yavaşça başımı kaldırdım. Parktaki o dağınık saçlı çocuk...
Ama bu sefer üzerine basketbol şortu değil, okulun ağırlığına hiç uymayan rahat bir gömlek vardı. Gözlerinde ise parktaki o düşmanca ama bir o kadar da Zeki parıltı duruyordu. "Senin burada ne işin var? dedim sesimin titremesine özen göstererek. "Bu amfi çalışkanlar içindir yanlış yere gelmiş olmayasın?" Geriye yaslandı, ellerini ensesinde birleştirdi ve nefret ettiğim gülüşüyle cevap verdi "Maalesef tatlım, o parktaki topu çalıya fırlatırken bir şeyi hesap edemedin. Bende bu bölümün en yüksek puanlı üç öğrencisinden biriyim. Yani önümüzdeki dört yıl boyunca her sabah bu asık suratını görmek zorundayım."
Tam o sırada profesör içeri girdi ve kapılar kapandı. Hayatımın en büyük başarısı olan bu üniversite bir anda en büyük sınavıma dönmüştü. Profesör kürsüye vurduğunda amfi bıçak gibi kesildi. Gözlüklerinin üzerinden hepimizi tek tek süzdü. Bakışları tam bizim sıramızda durduğunda kalbimin boğazımda attığını hissettim. Yanımdaki o kadar rahattı ki, sanki kendi evinin salonunda oturuyordu."Bakıyorum da en ön sıra şimdiden dolmuş." dedi profesör, hafif bir tebessümle. "Madem bu kadar hevesli siniz, tanışmaya buradan başlayalım. Sen en öndeki kızım... İsmin nedir ve bu bölümü neden seçtin?" Yavaşça ayağa kalktım. Sesimin titrememesi için derin bir nefes aldım "İsmim Zübeyde Öztürk, hocam" dedim amfideki herkese meydan okurcasına, "Bu bölümü sadece bir isim yazmak için değil bu kürsüde sizin oturduğunuz gibi oturmak için geldim. Benim için bir tercih değil, bir zorunluluktu." Profesör etkilenmiş gibi başını salladı. Tam oturacakken yanımdaki benden izin almadan, sanki bir sahneye çıkıyormuş gibi ayağa kalktı "Bende Alp Demir" dedi, sesindeki umursamaz tonu herkesin duymasını sağlayarak "Zübeyde'nin aksine benim için hayat bir zorunluluk değil, bir oyun. Ve ben bu oyunu her zaman yüksek puanla bitirmeyi severim. Profesör bence bu yıl dersiniz çok eğlenceli geçecek; çünkü birilerinin o fazla 'ciddi' dünyasını sarsmak için buradayım." Göz ucuyla bana baktı ve o parktaki sinir bozucu gülümsemesini yerleştirdi yüzüne. Profesör hafifçe kaşlarını kaldırdı "Anlaşılan bu yıl en ön sıra hararetli olacak. Zübeyde ve Alp sizden... İkimzden çok şey bekliyorum." Yerime oturduğumda ellerimin sinirden titrediğini fark ettim. Alp, masanın altından dosyamın köşesine parmağıyla hafifçe dokundu. "Nasıldı girişim prenses?" diye fısıldadı kulağıma doğru. "Zorunlulukların ve siyah-beyaz dünyan için üzgünüm ama artık bu sahnede bende varım." Dişlerimi sıktım. Defterime 'Alp' yazdım ve üzerini o kadar sert çizdim ki kağıt neredeyse yırtılacaktı. Bu çocuk sadece huzurumu değil, aklımı başımdan alacak bir nefretin simgesiydi artık.
