5. bölüm · Kaosun Kalbi

Kütüphane

Urfa Tatlısı💖

Bir süre sonra eve varmıştım. Anahtarı kilidin içinde üç tur çevirip kapıyı hırsla açtığımda, Melis mutfakta taze kahve kokusu eşliğinde bilgisayarın başındaydı. Başını bile kaldırmadan "Gelecek vadeden öğrencimiz cepheden dönmüş bakıyorum," dedi muzip bir tavırla. Ama yüzümdeki o karmaşık ifadeyi görünce duraksadı "Zübeyde? Sanki bir hortumun içinden geçmiş gibisin. Ne oldu?"
"Alp amfi boşaldığında 'Sekiz' dedi ve çekip gitti. Melis her şeyi bir oyuna çeviriyor." Melis sonunda bilgisayarın kapağını kapattı sandalyesini bana doğru çevirdi "Sekiz mi? Yani kütüphanede bir iş randevusu ha? Bak Zübeyde, ben bu gün bir şey duydum. Dekan Alp' in babası ve herkes ondan çekiniyormuş. Okulun tüm o bağışları, dokunulmazlıkları... Hepsinin altında o adam varmış.
"Yani Alp şımarık bir zengin çocuğu"
"Bilemiyorum" dedi Melis ciddiyetle "Ama akşam sekizde o randevuya sadece cetvellerinle değil, en kalın zırhınla git. Çünkü bu Alp senin o düzenli dünyanı darmadağın etmeden durmayacak gibi." Saate baktım. Yediye geliyordu. Üzerindeki o tozlu amfi havasını atmak için banyoya gittim. Banyonun buğulu aynasına parmak uçlarıma dokunup kendime küçük bir pencere açtım. Karşımda duran yansıma Alp' in sinir bozucu 'prenses' yakıştırmasının canlı kanıtı gibiydi. Ama soğukluğun altında, sadece benim bildiğim bir yangın gizliydi. Duştan yeni çıkmıştım, tenim porselen kadar pürüzsüz ve duru, yanaklarım sıcak suyun etkisiyle hafifçe pembeleşmişti.
Islak saçlarım omuzlarımdan aşağı koyu bir şelale gibi dökülüyor, uçlarından damlayan su damlaları köprücük kemiklerimde iz bırakıyordu. Aynadaki gözlerim... Onlar her zaman en büyük silahımdı; keskin, zeki ve bazen bakana kendini sorgulayatak kadar derin. Melis her zaman "Senin güzelliğin bir heykel gibi Zübeyde, dokunmaya korkutur ama hayran bırakır" derdi. Haklıydı ben; disiplinimi sadece derslerime değil, duruşuma da giydirmiştim. Hafif bir nemlendirici sürdüm Üzerime boğazlı, siyah ve vücuduma tam oturan ince bir kazak geçirdim. Bu renk tenimin beyazlığını daha da vurguluyor, beni olduğumdan daha vakur ve ulaşılmaz gösteriyordu. Saçlarımı sıkı bir at kuyruğu yapıp yüzümün o keskin hatlarını tamamen ortaya çıkardım; çünkü benim en büyük makyajım o sarsılmaz özgüvenimdi. Parfüm şişesini elime aldım o taze ve soğuk kokuyu boynuma hafifçe sıktım. Aynadaki son bakışımda; sadece güzel bir kız değil, bir savaşa hazırlanan bir stratejist görüyordum. Banyodan çıktığımda Melis kapı eşiğine yaslanmış elinde kahvesiyle beni süzüyordu. Islık çaldı "Vay canına... Zübeyde, eğer o Alp bu akşam projeye odaklanabilirse, onun gerçekten 'karanlık' bir kalbi var demektir. Resmen parlıyorsun."
"Işığım onun karanlığını bozmak için Melis" dedim çantamı omzuma atarken "Saat sekize beş var. O fırtınanın tam kalbine gidiyorum."

(Biliyorum yine bölüm kısa ama gerçekten vakti az olan bir insanım hepinizden çok özür dilerim Umarım beğenirsiniz)