1. bölüm / 4
Kader ağacının altındaÖzgürlüğün Bedeli
Bölümler 4Şu an: Özgürlüğün Bedeli
- 1 Özgürlüğün Bedeli3.358 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 Ağacın Altındaki Adam1.960 kelime
- 3 Majesteleri4.057 kelime
- 4 GERİ DÖNÜŞÜ OLMAYAN YOL6.498 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Umarım bu hikâyeyi okurken siz de karakterlerimle birlikte hisseder, sevinir ve heyecanlanırsınız. 🥹💗
Keyifli okumalar, güzel kalpli okurlarım! ✨🌹
Yorumlarınız ve desteğiniz benim için çok değerli. Şimdiden hepinize kocaman teşekkürler! 🌸
1. Bölüm
Rajgarh Sarayı’nda sabahlar, güneş doğmadan önce başlardı.
Avluların taş zeminleri gece boyunca serinliğini korur, mermer sütunların arasından esen rüzgâr ince perdeleri hafifçe dalgalandırırdı. Hizmetkârlar çeşmelerin çevresini temizler, bahçıvanlar çiçekleri sular, mutfaktan yükselen baharat kokuları sarayın koridorlarına yayılırdı. Güneş, Aravalli Dağları’nın ardında kendini göstermeye başladığında sarayın altın renkli kubbeleri ışıkla kaplanırdı.
Dışarıdan bakıldığında Rajgarh, gücünü yüzyıllardır koruyan görkemli bir krallıktı. Yüksek duvarları, süslü kapıları ve geniş bahçeleriyle görenleri kendine hayran bırakırdı. Fakat bu duvarların ardında yaşayan herkesin aynı ölçüde özgür olduğu söylenemezdi.
Özellikle de prensesinin.
Saraswati Rathore, sarayın doğu kanadındaki odasının balkonunda duruyor, aşağıdaki avluyu izliyordu. Üzerinde koyu yeşil, altın işlemeli bir kıyafet vardı. Uzun siyah saçları ensesinde gevşekçe toplanmış, birkaç tutamı yüzünün iki yanına düşmüştü. Başındaki mücevherleri henüz takmamıştı. Onları takmak için acele etmiyordu; zaten o sabah yapılacak hiçbir şey için acele etme isteği duymuyordu.
Aşağıda iki muhafız, genç bir hizmetkârın önünü kesmişti. Çocuk elindeki sepeti göğsüne bastırmış, kendisini açıklamaya çalışıyordu. Muhafızlardan biri sepete uzanınca çocuk geri çekildi ve meyvelerin bir kısmı taş zemine döküldü.
Saraswati kaşlarını çattı.
“Ne yapıyorsunuz siz?”
Sesi avludaki konuşmaları kesecek kadar sertti.
Muhafızlar başlarını kaldırdı. Onu gördüklerinde saygıyla eğildiler. Hizmetkâr çocuk ise yerdeki meyveleri telaşla toplamaya koyuldu.
Saraswati merdivenlere yöneldi. Yanındaki hizmetçisi Meera arkasından seslendi.
“Prensesim, kahvaltınız hazır. Maharani sizi bekliyor.”
“Annem beş dakika daha bekleyebilir.”
“Fakat Maharaja’nın da sizinle görüşmek istediğini söylediler.”
Saraswati yürümeyi sürdürdü.
“Öyleyse bugün beklemeyi öğrenmesi gereken iki kişi var demektir.”
Meera dudaklarını birbirine bastırdı. Prensesin bu tür çıkışlarına alışkındı. Yine de her seferinde aynı endişeyi hissediyordu. Saraswati, saraydaki diğer genç kadınlardan farklıydı. Kendisine söylenenleri sessizce kabul etmek yerine nedenini sorar, verilen cevabı yetersiz bulursa itiraz ederdi. Bunu yaparken karşısındaki kişinin kim olduğuna da pek dikkat etmezdi.
Bazen bu özelliği insanları ona hayran bırakırdı.
Bazen de başına iş açardı.
Avluya ulaştığında muhafızlardan biri konuşmaya başladı.
“Prensesim, yalnızca görevimizi yapıyorduk.”
“Bir çocuğun yiyeceklerini yere dökmek mi göreviniz?”
“Sepetin saraydan çıkarılmaması gerektiğini söyledik.”
Saraswati, yerdeki son meyveyi alıp çocuğun sepetine koydu. Sonra ona döndü.
“Adın ne?”
“Arjun, Prensesim.”
“Bu meyveleri nereye götürüyordun?”
“Anneme. Hastaydı. Saray mutfağında çalışıyor ama bugün dinlenmesi gerektiğini söylediler. Ona biraz meyve götürmek istemiştim.”
Saraswati’nin yüzündeki öfke biraz olsun değişti. Çocuğun korkudan titreyen ellerine baktı.
“Bunu sana kim yasakladı?”
Muhafızlardan yaşça büyük olanı cevap verdi.
“Son günlerde saraydan yiyecek çıkarılmasıyla ilgili emirler sıkılaştırıldı. Kimin ne götürdüğünü kontrol etmemiz gerekiyor.”
“Bu emir, hasta bir kadına birkaç meyve götürülmesini engellemenizi mi söylüyor?”
Muhafız sustu.
Saraswati ayağa kalktı ve ikisinin yüzüne baktı.
“Bir emri uygulamakla düşünmeden hareket etmek aynı şey değildir. Çocuğun sepetini kontrol edebilirdiniz. Meyveleri yere dökmeniz gerekmiyordu.”
“Özür dileriz, Prensesim.”
“Benden değil, ondan özür dileyeceksiniz.”
Muhafızlar birbirlerine kısa bir bakış attı. Ardından Arjun’a dönüp özür dilediler. Çocuk başını eğdiğinde Saraswati sepeti ona uzattı.
“Annenin yanına git. Meyveler eksikse mutfağa uğra, sana yenilerini verirler.”
Arjun’un yüzünde küçük, çekingen bir gülümseme belirdi.
“Teşekkür ederim, Prensesim.”
Çocuk uzaklaşırken Saraswati bir an arkasından baktı. Sonra muhafızlara döndü.
“Bir dahaki sefere emirlerinizi yerine getirirken karşınızda bir insan olduğunu unutmayın.”
Onlardan cevap beklemeden yürümeye başladı.
Meera yanına yetiştiğinde derin bir nefes aldı.
“Bunu Maharaja duyarsa yine kızacak.”
“Babamın her şeye kızması benim sorunum değil.”
“Prensesim…”
Saraswati durup ona baktı.
“Meera, sence yanlış bir şey mi yaptım?”
Hizmetçisi hemen cevap vermedi. Sarayda uzun süre yaşamış biri olarak hangi sorulara nasıl cevap vermesi gerektiğini biliyordu. Fakat Saraswati, kendisine söylenenleri tekrarlayan insanlardan hoşlanmazdı. Meera da onun yanında böyle davranmak istemiyordu.
“Hayır,” dedi sonunda. “Ama haklı olmak, her zaman sonuçlarından kurtulacağınız anlamına gelmiyor.”
Saraswati’nin yüzündeki ifade yumuşadı. Bu, duyduğu en dürüst cevaplardan biriydi.
“Biliyorum.”
Sonra yeniden yürümeye başladı.
Asıl sorun da buydu. Saraswati, yaptıklarının sonuçlarını düşünemeyen biri değildi. Aksine, çoğu zaman sonuçları herkesten önce görürdü. Yalnızca korktuğu için sessiz kalmayı kabul etmiyordu.
Ve sarayda, sessiz kalmayı reddetmek çoğu zaman itaatsizlik sayılırdı.
Kahvaltı salonuna girdiğinde annesi masanın başında oturuyordu.
Maharani Mrinalini Devi, her zamanki gibi zarif görünüyordu. Koyu kırmızı ipek giysisi ince altın işlemelerle süslenmişti. Saçları özenle toplanmış, boynundaki inciler sabah ışığında parlıyordu. Fakat yüzündeki yorgunluk, mücevherlerin ve kusursuz görünümünün ardına saklanamıyordu.
Saraswati annesinin yanağından öptü ve karşısındaki sandalyeye oturdu.
“Günaydın, anne.”
“Günaydın, kızım. Babanla görüşmeye gitmeden önce seninle konuşmam gereken bir konu var.”
Saraswati, önündeki tabağa uzanmak üzereyken elini durdurdu.
“Bu cümleyi duyduğumda neden içimden kaçmak geliyor, merak ediyorum.”
Mrinalini hafifçe gülümsedi.
“Belki de son zamanlarda sana söylemek zorunda kaldığımız şeyler yüzündendir.”
“Bana söylemek zorunda kaldığınız şeyler genellikle benim fikrimi sormadığınız konular oluyor.”
Annesinin gülümsemesi kayboldu. Bir süre kızını sessizce izledi. Saraswati’nin gözleri babasınınkiler gibi koyuydu ama yüzündeki inatçı ifade kendisininkini hatırlatıyordu. Gençliğinde o da bazı kararları sorgulamıştı. Yalnız, onun zamanında sorgulamakla kararları değiştirmek arasında aşılması çok daha zor bir mesafe vardı.
“Bugün babanın huzuruna çıktığında sakin olmanı istiyorum,” dedi.
Saraswati sandalyesine yaslandı.
“Ne hakkında konuşacağız?”
“Bunu sana kendisi anlatacak.”
“Demek ki kötü bir haber.”
“Her haber kötü olmak zorunda değil.”
“Öyleyse neden bana sakin olmamı söylüyorsun?”
Mrinalini cevap vermedi. Masadaki çay fincanını eline aldı, ancak içmedi.
Saraswati annesinin bu hareketini fark etti. Annesi endişelendiğinde ellerini bir işle meşgul ederdi. Bazen bir mendili katlar, bazen fincanın kulpunu parmakları arasında çevirirdi. Şimdi de aynı şeyi yapıyordu.
“Anne, benden sakladığınız bir şey mi var?”
“Hayır.”
Cevap çok hızlı gelmişti.
Saraswati’nin şüpheleri arttı ama üstelemedi. Annesini zorladığında daha fazla bilgi alacağını biliyordu; yine de onu incitmek istemiyordu. Mrinalini, saraydaki herkesin aksine, kızının itirazlarını bir kusur olarak görmüyordu. Bazen onun adına korkuyor, bazen de kendisinde bulamadığı cesareti kızında görüyordu.
Saraswati kahvaltısından birkaç lokma aldı. Fakat annesinin sessizliği, iştahını çoktan kaçırmıştı.
Az sonra kapıda beliren görevli eğilerek konuştu.
“Prenses Saraswati, Maharaja sizi kabul etmeye hazır.”
Saraswati ayağa kalktı.
“Hazır olması güzel. Ben de tam gitmeyi düşünüyordum.”
Mrinalini gözlerini kapatıp kısa bir nefes verdi.
“Saraswati, lütfen…”
Prenses annesine döndü. Bu kez yüzündeki alaycı ifade yoktu.
“Merak etme. Dinleyeceğim.”
Bir an durdu.
“Ama kabul edeceğime söz vermiyorum.”
Annesinin yüzünde beliren kederi görmemek için arkasını döndü.
Maharaja Vikram Singh Rathore’un çalışma odası, sarayın diğer bölümlerinden daha sade döşenmişti. Duvarlarda Rajgarh’ın geçmişte kazandığı savaşları gösteren tablolar, uzun bir masanın üzerinde ise krallığın sınırlarını ve komşu devletlerle yapılan anlaşmaları gösteren haritalar bulunuyordu. Pencerelerin önündeki ağır perdeler yarıya kadar açıktı. İçeri giren güneş ışığı, masanın üzerindeki belgelerin kenarlarını aydınlatıyordu.
Saraswati içeri girdiğinde babasını masasının arkasında ayakta buldu.
Vikram Singh Rathore, elli iki yaşına rağmen hâlâ güçlü bir adamdı. Saçlarına düşen kırlar dışında yaşını belli eden pek az şey vardı. Yıllar boyunca krallığını korumak için verdiği mücadele, yüzüne kolay silinmeyen çizgiler bırakmıştı. Halkının gözünde adil bir hükümdardı. Düşmanlarının gözünde ise karşısına çıkılması kolay olmayan bir rakip.
Saraswati içinse o, hem sevdiği babası hem de çoğu zaman anlamakta zorlandığı bir adamdı.
“Beni çağırmışsınız, baba.”
Vikram masanın üzerindeki kâğıtları düzeltti.
“Gel. Otur.”
Saraswati oturmak yerine pencerenin yanındaki sandalyeye yürüdü. Babasıyla konuşurken kendisini rahat hissettiği yer orasıydı. Vikram bunu biliyordu ama bir şey söylemedi.
“Önümüzdeki ay önemli misafirlerimiz olacak,” diye başladı.
“Komşu krallıklardan biri mi?”
“İngiltere’den bir heyet.”
Saraswati başını çevirdi.
“İngiltere’den mi?”
“Evet. Heyetin başında Prens Christian olacak.”
İsim Saraswati için hiçbir anlam ifade etmiyordu. İngiliz sarayının genç prensi hakkında birkaç kez konuşulduğunu duymuştu. Onun dışında bildiği pek bir şey yoktu. Avrupa’daki sarayların birbirleriyle kurdukları ilişkiler, Saraswati’nin ilgisini ancak Rajgarh’ın bağımsızlığını etkiledikleri zaman çekiyordu.
“Buraya neden geliyor?”
Vikram bir an sustu. Ardından masanın üzerindeki bir belgeyi kızına doğru çevirdi.
“Krallığımızla İngiltere arasında yeni bir anlaşma yapılması gerekiyor. Ticaret yollarımız, limanlara erişimimiz ve sınırlarımızın güvenliği konusunda görüşmeler yürütülecek.”
“Bunlar için bir prensin gelmesi şart mı?”
“Bu ziyaretin siyasi açıdan taşıdığı önem büyük.”
“Anladım. Peki, benim bu konuyla ilgim ne?”
Vikram gözlerini kızına kaldırdı.
“Prens Christian ile evleneceksin.”
Odadaki sessizlik bir anda ağırlaştı.
Saraswati önce babasının yüzüne, sonra masanın üzerindeki belgeye baktı. Sanki yanlış duymuş olabileceği düşüncesiyle birkaç saniye daha bekledi. Babasının ifadesinde bunun bir şaka olduğunu gösterecek hiçbir şey yoktu.
“Ne dediniz?”
“Prens Christian ile evlenmeni uygun gördük.”
“Biz kim?”
“Ben ve krallığın geleceğini düşünen danışmanlarım.”
Saraswati kısa, inanamayan bir kahkaha çıkardı.
“Ne kadar güzel. Benim dışımda herkes benim geleceğimi düşünmüş.”
“Saraswati.”
“Hayır, baba. Bunu gerçekten duymak istiyorum. Benimle ilgili bir karar alıyorsunuz ve bana yalnızca sonucu bildiriyorsunuz. Peki, neden? Neden onunla evlenmem gerekiyor?”
“Bu evlilik iki hanedan arasındaki ilişkileri güçlendirecek. İngiltere ile kurulacak sağlam bir bağ, Rajgarh’ın geleceğini güvence altına alabilir.”
“Bir adamla evlenerek mi?”
“Bir prensle evlenerek.”
“Ünvanı ne kadar büyük olursa olsun, onu tanımıyorum.”
“Tanıyacaksın.”
“Ya tanımak istemezsem?”
Vikram’ın çenesi gerildi.
“Her mesele yalnızca senin isteklerine göre çözülemez.”
Saraswati ayağa kalktı.
“Ben de zaten bütün krallığın benim isteklerime göre yönetilmesini istemiyorum. Ama söz konusu benim hayatımsa, en azından fikrimin sorulmasını bekliyorum.”
“Sen bir prensessin.”
“Bunu bana her itiraz ettiğimde hatırlatmanız gerekmiyor. Doğduğum günden beri biliyorum.”
“Öyleyse taşıdığın sorumluluğu da anlamalısın.”
“Anlıyorum! Halkımızın neye ihtiyacı olduğunu biliyorum. Krallığımızın ne tür tehlikelerle karşı karşıya olduğunu da biliyorum. Ama bunların hiçbiri, tanımadığım bir adamla evlenmeyi kabul etmem gerektiği anlamına gelmiyor.”
Vikram masanın kenarına yaslandı.
“Christian sıradan bir adam değil. Onunla kurulacak bağ, krallığımızı koruyabilir.”
“Belki de İngiltere’nin kendi çıkarlarını korumasına yardımcı olur.”
“Dikkatli konuş.”
“Gerçeği söylememi istiyorsanız dikkatli olmamı istemeyin.”
Vikram’ın bakışları sertleşti. Bir hükümdar olarak karşısında kendisine itiraz eden birini değil, kararına karşı çıkan kızını görüyordu. Onu susturabilirdi. Saraydaki herkes gibi Saraswati de emrine uymak zorunda kalabilirdi. Fakat yıllardır kızını yetiştirirken ona düşünmeyi, sorgulamayı ve kendi ayakları üzerinde durmayı öğretmişti.
Şimdi bütün bunların karşısında durmak, sandığından daha zordu.
“Bu evliliğin neden gerekli olduğunu henüz bilmiyorsun,” dedi.
Saraswati’nin öfkesi bir anlığına duraksadı.
“Öyleyse anlatın.”
Vikram cevap vermedi.
“Baba?”
Hükümdar masasının üzerindeki belgeyi aldı, katladı ve kenara bıraktı.
“Bu konu hakkında daha fazla tartışmayacağım. Prens iki gün sonra saraya ulaşacak. O zamana kadar hazırlıkların tamamlanmasını istiyorum.”
Saraswati’nin yüzündeki şaşkınlık yerini incinmiş bir ifadeye bıraktı.
“Kararınızı zaten vermişsiniz.”
“Evet.”
“Öyleyse beni neden çağırdınız? İzin istemek için mi, yoksa itiraz etmeye hakkım olmadığını söylemek için mi?”
Vikram kızına baktı. Bir şey söylemek istediği belliydi ama kelimeler ağzından çıkmadı.
Saraswati başını salladı.
“Anladım.”
Kapıya yöneldi.
“Saraswati, dur.”
Prenses elini kapının kolundan çekti ama arkasını dönmedi.
“Bu evlilik yalnızca siyasetle ilgili değil,” dedi Vikram.
Saraswati yavaşça babasına döndü.
“Ne demek istiyorsunuz?”
Vikram’ın yüzünde daha önce görmediği bir ifade vardı. Öfke değildi. Kararsızlık da değildi. Sanki uzun zamandır taşıdığı bir korkuyu yanlışlıkla açığa çıkarmıştı.
“Bazı şeyleri anlaman için zamana ihtiyacın var.”
“Bana zaman vermek yerine beni bir evliliğe mi zorluyorsunuz?”
“Bunu senin iyiliğin için yapıyorum.”
“Bunu herkes söylüyor.”
Saraswati’nin sesi artık yükselmiyordu. Aksine, alçaldıkça daha fazla inciniyordu.
“Bir kez olsun bana ne istediğimi sorsaydınız, belki size inanabilirdim.”
Babası cevap vermedi.
Saraswati kapıyı açtı ve dışarı çıktı. Arkasında kalan adamın yüzüne bir kez daha bakmadı.
Koridorun sonunda Meera onu bekliyordu. Prensesin yüzünü görür görmez bir şeylerin ters gittiğini anladı.
“Ne oldu, Prensesim?”
Saraswati durmadı.
“Bana bir çanta hazırla.”
“ Seyahate mi çıkacaksınız?”
“Hayır. Sarayın dışında kalabileceğim bir yer bulmamız gerekiyor.”
Meera şaşkınlıkla ona baktı.
“Dışarıda mı? Nereye gitmek istiyorsunuz?”
“Henüz bilmiyorum.”
“Babanız izin vermez.”
“Biliyorum.”
“Öyleyse ne yapacaksınız?”
Saraswati odasına döndüğünde üzerindeki ağır kıyafeti değiştirdi. Altın işlemeli yeşil giysisini çıkarıp daha sade, koyu mavi bir elbise giydi. Bileklerindeki bilezikleri ve boynundaki mücevherleri masaya bıraktı. Saçlarını çözüp yeniden topladı; ardından küçük bir çanta hazırlamaya başladı.
Meera kapının yanında duruyor, onu endişeyle izliyordu.
“Gerçekten gitmeyi mi düşünüyorsunuz?”
Saraswati çantasına birkaç parça giysi koydu.
“Bir süreliğine.”
“Bunu yaparsanız sarayda büyük bir mesele çıkar. Maharaja bütün muhafızlara sizi aramalarını emredebilir. Krallığın dört bir yanına haber gönderilebilir.”
“Beni öldürmeyecekler ya.”
“Bu hiç komik değil, Prensesim.”
“Komik olduğunu söylemedim.”
Saraswati’nin sesi yumuşadı. Meera’yı korkutmak istemiyordu. Onun kendisi için endişelendiğini biliyordu.
“Yalnızca biraz nefes almaya ihtiyacım var. Herkes benim için karar veriyor. Ne giyeceğim, kiminle görüşeceğim, nereye gideceğim… Şimdi de kiminle evleneceğime karar verdiler. Bir sonraki adım ne olacak? Çocuklarımın adını da mı seçmişler?”
Meera gözlerini yere indirdi.
Saraswati bu sessizliği gördüğünde öfkesinin altında başka bir şey hissetti. Korku. Yalnızca evlilikten değil, hayatının geri kalanının da aynı şekilde geçmesinden korkuyordu.
“Ben kötü bir eş olmaktan korkmuyorum,” diye devam etti. “Birini sevebilirim. Birine güvenebilirim. Belki bir gün evlenmek de isterim. Ama bunu bana bir görev olarak verirlerse, o evlilikte kendimden geriye ne kalacak?”
Meera’nın gözleri doldu.
“Keşke size yardım edebilsem.”
Saraswati onun elini tuttu.
“Bana yardım ediyorsun. Yanımda durarak.”
Bir süre birbirlerine baktılar. Sonunda Meera kapıyı kapattı.
“Bahçenin arka kapısındaki nöbetçiler öğle değişiminde yerlerini bırakıyorlar. O sırada eski ahırlara giden yol boş kalır.”
Saraswati şaşkınlıkla ona baktı.
“Bunu nereden biliyorsun?”
“Ben de bu sarayda yaşıyorum, Prensesim.”
Prensesin yüzünde günün ilk gerçek gülümsemesi belirdi.
“Bazen seni ne kadar hafife aldığımı düşünüyorum.”
“Bence çoğu zaman beni gereğinden fazla hafife alıyorsunuz.”
Saraswati güldü. Gülüşü kısa sürdü ama odanın havasını değiştirmeye yetti.
Öğleye kadar beklemeye karar verdiler.
Bu sırada sarayın başka bir bölümünde Maharaja Vikram Singh, eski bir sandığın başında duruyordu. Sandığın içinden çıkardığı sararmış bir tomar, yıllardır kimsenin önünde açılmamıştı. Üzerindeki ipi çözerken parmakları bir an durdu.
Kâğıdın kenarlarında eski bir yazıyla işlenmiş semboller vardı. Bunlardan biri, dalları toprağın derinliklerine uzanan büyük bir ağacı andırıyordu.
Vikram yazıya uzun süre baktı.
Ardından fısıldadı:
“Daha yirmi bir yaşında…”
Arkasından bir ses geldi.
“Beni çağırmışsınız, Maharaja.”
Vikram hızla başını çevirdi. Kapıda yaşlı kâhin Acharya Devendra duruyordu.
“Bu kadar erken gelmenizi beklemiyordum.”
“Beni çağırdığınızda gecikmemem gerektiğini düşündüm.”
Vikram tomarın üzerini örttü.
“Prens Christian iki gün içinde burada olacak.”
“Biliyorum.”
“Peki ya kızım?”
Devendra’nın yüzü ciddileşti.
“Prenses Saraswati henüz hiçbir şey bilmiyor.”
“Bilmesini de istemiyorum. En azından şimdilik.”
Yaşlı adam birkaç adım ilerledi.
“Gerçek sonsuza kadar saklanamaz, Maharaja.”
“Bunu biliyorum.”
“Öyleyse onu neden bir evliliğe zorluyorsunuz?”
Vikram başını kaldırdı. Gözlerinde öfke değil, yorgunluk vardı.
“Çünkü başka bir yol bulamadım.”
Devendra masanın üzerindeki örtüye baktı.
“Belki de henüz doğru soruyu sormadınız.”
Vikram cevap vermedi. Kâhin daha fazla konuşmadan eğildi ve odadan çıktı.
Hükümdar yalnız kaldığında örtüyü yeniden kaldırdı. Eski yazıtın bir bölümünü parmaklarıyla takip etti.
Kızının doğumundan önce kendisine anlatılanları hatırlıyordu. O zamanlar bunları eski bir efsane olarak görmüştü. Yıllar geçtikçe bazı olaylar anlatılanlarla örtüşmeye başlayınca korkusu büyümüştü.
Yine de kehanetin tamamına inanmakla ona karşı çıkmak arasında sıkışıp kalmıştı.
Saraswati’ye gerçeği anlatırsa ne yapacağını biliyordu.
Kızının ilk tepkisi kaçmak olacaktı.
Vikram, kızının gerçekten de bunu yapabileceğini henüz bilmiyordu.
Öğleden sonra sarayın bahçeleri kalabalıklaştı. Hizmetkârlar misafir hazırlıklarıyla uğraşıyor, bahçıvanlar yürüyüş yollarını temizliyor, muhafızlar kapılarda nöbet tutuyordu.
Saraswati, Meera’nın hazırladığı sade bir örtüyü başına alarak arka koridora çıktı. Yanına yalnızca küçük çantasını ve bir miktar para almıştı. Gösterişli mücevherlerini geride bırakmıştı; dışarıda bir prenses gibi görünmek istemiyordu.
Arka kapıya giden yolun sonuna geldiğinde durdu.
Bir an için çocukluğunu geçirdiği saraya baktı. Burada annesinin kucağında uyumuş, babasının omuzlarında bahçeleri dolaşmış, ilk kez ata binmeyi öğrenmişti. Duvarların ardında yalnızca kurallar ve yasaklar yoktu. Güzel anıları da vardı.
Gitmek istemiyordu.
Ama kalmak da istemiyordu.
Bu ikisi arasındaki farkı kimsenin anlamasını beklemiyordu artık.
Meera arkasından yetişti ve küçük bir kese uzattı.
“Bunu alın.”
Saraswati keseyi açıp içine baktı.
“Bu senin birikimin.”
“Bir kısmı. Yol boyunca ihtiyacınız olabilir.”
“Meera, bunu kabul edemem.”
“Öyleyse geri döndüğünüzde bana geri verirsiniz.”
Saraswati başını kaldırdı.
“Geri döneceğimi nereden biliyorsun?”
Meera’nın yüzünde hüzünlü bir gülümseme belirdi.
“Çünkü ne kadar öfkeli olursanız olun, burası hâlâ eviniz.”
Saraswati keseyi aldı ve arkadaşına sarıldı.
“Beni özleyeceksin.”
“Ben şimdiden özlüyorum.”
İkisi de güldü; sonra Saraswati arka kapıdan çıktı.
Sarayın dışındaki yol, bahçelerin çevresinden dolaşarak eski ahırlara ve oradan da şehrin dışına uzanıyordu. Saraswati yürürken ilk kez omuzlarının gevşediğini hissetti. Muhafızların emirleri, danışmanların bakışları, yaklaşan düğünün hazırlıkları… Hepsi arkasında kalmıştı.
Şimdilik.
Yolun ilerisinde küçük bir pazar vardı. Tezgâhlarda baharatlar, kumaşlar, meyveler ve el yapımı eşyalar satılıyordu. İnsanlar alışveriş yapıyor, çocuklar kalabalığın arasında koşuşturuyordu. Kimse onun kim olduğunu bilmiyordu. Kimse önünde eğilmiyor, ne yapması gerektiğini söylemiyordu.
Bir tezgâhın önünde durup küçük bir kolye satın aldı. Ardından şehrin dışına giden yolu sordu.
“Eski tapınağa gidecekseniz kuzey yolunu izleyin,” dedi satıcı. “Ama hava kararmadan geri dönün. Oradaki orman yolu geceleri pek güvenli değildir.”
Saraswati teşekkür etti ve yoluna devam etti.
Eski tapınak, saraydan birkaç kilometre uzakta, büyük bir banyan ağacının yakınında bulunuyordu. Çocukken annesiyle oraya bir kez gitmişti. Ağacın dalları toprağa kadar uzanıyor, gövdesi birkaç insanın ancak el ele tutuşarak sarabileceği kadar geniş görünüyordu. Yaşlılar, ağacın Rajgarh’dan bile eski olduğunu söylerdi.
Saraswati o hikâyelere pek inanmazdı. Yine de orayı hatırlamak ona iyi geliyordu.
Yolun son bölümüne ulaştığında güneş batıya doğru eğilmişti. Yaprakların arasından süzülen ışık, toprağın üzerinde uzun gölgeler oluşturuyordu. Uzakta kuş sesleri duyuluyor, rüzgâr dalları hafifçe hareket ettiriyordu.
Saraswati banyan ağacını gördüğünde adımlarını yavaşlattı.
Ağaç, çocukluğunda hatırladığından daha büyüktü. Kalın kökleri toprağın üzerinde kıvrılıyor, gövdesi gökyüzüne yükselen dalları taşıyordu. Birkaç adım ötede, eski taş basamakların yanında küçük bir çeşme vardı.
Burada kimse ona ne yapması gerektiğini söylemeyecekti.
En azından birkaç saatliğine.
Saraswati çantasını taş basamağın üzerine bıraktı. Derin bir nefes alıp gözlerini kapattı.
“Bir günlüğüne bile olsa kendi hayatımı yaşamak istiyorum,” diye fısıldadı.
Rüzgâr dalların arasından geçti. Yapraklar hışırdadı.
Saraswati gözlerini açıp ağaca baktı. Bu isteğinin ne kadar küçük, ne kadar sıradan olduğunu düşündü. Bir günlüğüne özgür olmak istiyordu. Kimseye hesap vermeden yürümek, istediği yerde durmak, istediği zaman dönmek…
Bunun için bile saraydan kaçmak zorunda kalmıştı.
Başını iki yana salladı ve çantasını yeniden eline aldı. Biraz daha ilerideki taş basamaklara oturup dinlenmeye karar verdi.
Fakat oturmadan önce ağaçtan gelen bir ses duydu.
Bir dalın kırılması gibi kısa, kuru bir sesti.
Saraswati başını kaldırdı.
“Orada biri mi var?”
Cevap gelmedi.
Bir an bekledi. Sonra gözlerini kısarak ağacın arkasına doğru yürüdü.
“Kim olduğunuzu bilmiyorum ama saklanarak insanları korkutmak pek akıllıca değil.”
Bu kez yapraklar hareket etti.
Ardından bir erkek sesi duyuldu.
“Ben de tanımadığım kadınların ormanda emir vermeye alışkın olduğunu bilmiyordum.”
Saraswati olduğu yerde durdu.
Sesin geldiği yöne döndüğünde ağacın geniş gövdesinin yanında duran yabancıyı gördü.
Adam koyu renkli giysiler içindeydi. Üzerindeki kıyafet pahalıydı ama saray mensuplarının giydiği türden gösterişli değildi. Siyah saçları alnına düşmüş, yüzünde kendisini fazla ciddiye alan insanlara özgü bir ifade belirmişti. Duruşu rahattı; buna rağmen çevresinde olup biten her şeyi fark ediyor gibiydi.
Saraswati onun kim olduğunu bilmiyordu.
Adam da karşısındaki kadının kim olduğunu bilmiyordu.
Birbirlerine baktılar.
Saraswati ilk konuşan oldu.
“Burası sizin ağacınız mı?”
Adam kaşını kaldırdı.
“Bildiğim kadarıyla ağaçlar kimsenin mülkü değildir.”
“Öyleyse burada neden sizden izin almam gerekiyormuş gibi davranıyorsunuz?”
“Ben sizden hiçbir şey istemedim.”
“Az önce bana emir vermeye alışkın olduğumu söylediniz.”
“Bu bir gözlemdi.”
“Bir dahaki sefere gözlemlerinizi kendinize saklayın.”
Adamın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Bunu düşünürüm.”
Saraswati, karşısındaki adamın kendisini sinirlendirmeyi başardığını kabul etmek istemedi. Çantasını taş basamağa bıraktı ve başını kaldırıp ağacın dallarına baktı.
“En azından burada sessizlik olduğunu sanmıştım.”
“Ben de öyle sanıyordum.”
Saraswati ona döndü.
“Öyleyse ikimiz de hayal kırıklığına uğradık.”
Yabancı bu kez gülümsemesini saklayamadı.
Saraswati bunu gördü ve kaşlarını çattı.
“Komik bir şey mi söyledim?”
“Henüz karar vermedim.”
“Kararınızı verirken bana haber vermenize gerek yok.”
“Merak etmeyin. Vermezdim zaten.”
Saraswati gözlerini devirdi. Ardından çantasını alıp ağacın diğer tarafına geçmeye karar verdi. Birkaç adım attıktan sonra durdu ve omzunun üzerinden ona baktı.
“Bu arada, burada daha fazla kalmayı düşünüyorsanız en azından yolun ortasında durmayın. İnsanlar geçmek isteyebilir.”
Adam çevredeki geniş boşluğa baktı.
“Buradan geçmek isteyen başka birini göremiyorum.”
Saraswati dişlerini sıktı.
“İnanılmazsınız.”
“Bunu daha önce de duydum.”
“Şaşırmadım.”
Arkasını dönüp yürümeye devam etti.
Yabancı onu durdurmadı. Yalnızca birkaç saniye boyunca arkasından baktı, sonra yeniden ağaca yaslandı.
Saraswati taş basamakların diğer tarafına geçtiğinde kendisini tutamayıp başını salladı. Saraydan kaçmasının üzerinden birkaç saat geçmişti ve şimdiden hayatına karışan yeni bir adamla karşılaşmıştı.
Üstelik son derece sinir bozucuydu.
Yine de tuhaf bir biçimde, onunla konuşurken prenses olduğunu hatırlamak zorunda kalmamıştı. Adam ona ünvanıyla seslenmemiş, önünde eğilmemiş, söylediklerini sorgulamadan kabul etmemişti.
Bu durum hoşuna gitmiş miydi?
Hayır.
Kesinlikle hayır.
Saraswati taş basamağa oturdu ve çantasından su şişesini çıkardı. Güneş yavaş yavaş ufka inerken ağacın gölgesi genişledi. Bir süre sonra, ilk kez o gün hiçbir yere yetişmek zorunda olmadığını hissederek arkasına yaslandı.
Sarayda iki gün sonra İngiliz Prensi Christian’ın geleceğini konuşuyorlardı.
Saraswati içinse o adamın kim olduğu henüz önemli değildi.
Şimdilik tek istediği, kendi hayatına dair bir karar verebilmekti.
Ağacın diğer tarafındaki yabancı, onun kim olduğunu öğrenmeden önce bir kez daha seslendi.
“Bir şey sorabilir miyim?”
Saraswati gözlerini kapalı tuttu.
“Hayır.”
“Henüz ne soracağımı bilmiyorsunuz.”
“Cevabımın değişeceğini sanmıyorum.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra adamın sesi yeniden duyuldu.
“Her zaman bu kadar zor biri misiniz?”
Saraswati gözlerini açtı. Yüzünde istemsiz bir gülümseme belirdi ama sesini sert tutmayı başardı.
“Yalnızca hak edenlere karşı.”
Adam hafifçe güldü.
Saraswati, o sesin neden aklında kalacağını henüz bilmiyordu.
İki gün sonra aynı adam, Rajgarh Sarayı’nın kapısından içeri girecek ve Prens Christian olarak tanıtılacaktı.
O zaman Saraswati, ağacın altında tartıştığı yabancının kendisiyle evlenmesi beklenen adam olduğunu öğrenecekti.
Ve o gün geldiğinde, bu karşılaşmanın ikisinin de hayatını değiştirecek bir başlangıç olduğunu henüz hiçbiri kabul etmeyecekti..
Bölüm etkileşimi
