4. bölüm / 4
Kader ağacının altındaGERİ DÖNÜŞÜ OLMAYAN YOL
Bölümler 4Şu an: GERİ DÖNÜŞÜ OLMAYAN YOL
- 1 Özgürlüğün Bedeli3.358 kelime
- 2 Ağacın Altındaki Adam1.960 kelime
- 3 Majesteleri4.057 kelime
- 4 GERİ DÖNÜŞÜ OLMAYAN YOL6.498 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
🌸 Canım okurlarım, hoş geldiniz! 🌸
Ayyy, yine birlikteyiz! 🥹💕 Umarım hepiniz iyisinizdir, keyifler yerindedir ve okumak için kendinize şöyle güzel bir köşe hazırlamışsınızdır. ☕🧸
Saraswati ve Christian’ın hikâyesinde yeni bir bölüme geçiyoruz. Bakalım bu ikili bizi daha ne kadar uğraştıracak? Biri inatçı, diğeri ondan aşağı kalmıyor… Ben şimdiden ikisinin de işinin zor olduğunu düşünüyorum. 😂💗
Bölümü okuduktan sonra yorumlarda buluşalım olur mu? Sizin düşüncelerinizi okumak beni gerçekten mutlu ediyor. Her birinize kocaman sevgiler ve sımsıkı sarılmalar! 🥹🩷
Keyifli okumalar, benim güzel kalpli okurlarım! 🌸✨
4. BÖLÜM
Sabah güneşi Rajgarh Sarayı’nın doğu kanadındaki pencerelerden içeri süzüldüğünde Saraswati, gece boyunca zihnini meşgul eden düşüncelerden kurtulmuş değildi.
Uykusu sık sık bölünmüş, her uyandığında kendisini bekleyen gerçeği yeniden hatırlamıştı. Birkaç gün öncesine kadar hayatının nasıl şekilleneceğini bilmiyordu. Evet, bir prensesti. Evet, geleceğinde ailesinin ve krallığının beklentileri vardı. Fakat bütün bunlara rağmen bir gün evlenip evlenmeyeceğine, kiminle hayatını paylaşacağına ve nasıl bir insan olmak istediğine dair kendisine ait bir karar verebileceğini düşünüyordu.
Şimdi ise bu düşüncenin ne kadar büyük bir yanılgı olabileceğini öğreniyordu.
Kapının ardından hafif bir tıklama duyuldu.
“Girebilirsin.”
Meera içeri girdiğinde kollarında birkaç parça giysi taşıyordu. Ardından iki hizmetkâr daha geldi. Birinin elinde mücevher kutusu, diğerinin elindeyse sabah için hazırlanmış bir tepsi vardı.
Saraswati yatağında doğruldu.
“Bütün bunlar da ne?”
Meera, elindeki giysileri yatağın üzerine bırakırken bir an duraksadı.
“Hazırlıklar başladı, Prensesim.”
“Hangi hazırlıklar?”
Meera cevap vermeden önce kapının yanında duran hizmetkârlara baktı. İkisi de başlarını eğmiş, emir bekliyordu.
Saraswati'nin yüzü gerildi.
“Dışarı çıkabilirsiniz.İhtiyacım olduğunda sizi çağırırım.”
Hizmetkârlar eğilerek odadan ayrıldılar. Kapı kapandığında Saraswati yataktan kalktı ve yatağın üzerine bırakılan giysilere yaklaştı.
Bunlar sıradan saray kıyafetleri değildi. İnce altın işlemelerle süslenmiş kırmızı bir sari, ipek kumaş parçaları, küçük mücevher keseleri ve üzerinde hanedan mührü bulunan bir kutu özenle hazırlanmıştı.
Saraswati kutunun kapağını kaldırdı.
İçinde altın bilezikler, taşlarla süslenmiş bir saç aksesuarı ve annesinin gençliğinde kullandığını hatırladığı bir kolye vardı.
Prensesin boğazı düğümlendi.
“Bunları kim gönderdi?”
“Terziler ve mücevher ustaları sabah erkenden çağrılmış. Maharani de sizin için bazı eşyalar seçmiş.”
“Benim için mi?”
Meera sessiz kaldı.
Saraswati kutunun kapağını kapattı.
“Daha dün akşam bana gerçeği anlatmak zorunda kalacaklarını söyledim. Bugünse kimse bana bir şey sormadan düğün kıyafetlerimi hazırlıyorlar.”
“Belki de yalnızca hazırlık yapıyorlardır. Henüz hiçbir şey kesinleşmemiş olabilir.”
Saraswati başını kaldırıp ona baktı.
“Meera, bana inanmadığın şeyleri söyleme.”
Hizmetçisi hemen gözlerini indirdi.
“Size yalan söylemek istemedim, Prensesim. Yalnızca biraz olsun rahatlamanızı istedim.”
Saraswati'nin öfkesi Meera'ya yönelmiş değildi. Bunu biliyordu. Yine de içinde biriken hayal kırıklığını bastırmakta zorlanıyordu.
Yatağın üzerindeki kırmızı kumaşa yeniden baktı.
“Bunları kaldır.”
“Prensesim?”
“Şimdilik kaldır. Üzerimde ne görmek istediklerine başkaları karar vermeden önce, en azından bu odada kendi giysilerimi görebilmek istiyorum.”
Meera itiraz etmedi. Kutuyu kapattı, kumaşları topladı ve hizmetkârların getirdiği eşyaları yeniden dolaba yerleştirmeye başladı.
Saraswati pencereye yürüdü.
Aşağıda sarayın bahçesinde çalışanları görebiliyordu. Birkaç hizmetkâr taş yolların kenarına yeni çiçekler yerleştiriyor, bahçıvanlar avludaki saksıları düzenliyordu. Sarayın doğu kapısına yakın bir yerde iki adam uzun bir kumaşın ölçüsünü alıyordu.
Daha dün, kendisine dayatılan evliliğin yalnızca babasının verdiği bir karar olduğunu düşünmüştü.
Şimdi bu kararın sarayın her köşesine yayıldığını görüyordu.
Sanki kendisinin itiraz etmesi, insanların hazırlık yapmasını engelleyecek kadar önemli değildi.
“Meera.”
“Buyurun, Prensesim.”
“Düğün tarihini biliyor musun?”
Meera elindeki kutuyu dolaba yerleştirdi.
“Kesin bir tarih duymadım. Fakat sabah Maharani'nin yanına gelen görevliler, hazırlıkların gecikmemesi gerektiğini söylüyorlardı.”
Saraswati gözlerini kapattı.
Demek ki mesele yalnızca evlenmek zorunda olması değildi. Bir de bu evliliğin ne zaman gerçekleşeceğini bilmeden, her geçen saatin kendisini kaçınılmaz bir sona yaklaştırdığını hissetmek zorundaydı.
“Bana bir şey getir.”
“Ne istersiniz?”
“Babama gönderilen resmî yazışmaların bir kopyasını. Özellikle İngiliz heyetiyle yapılan görüşmelerin kayıtlarını.”
Meera şaşkınlıkla ona baktı.
“Bunlara ulaşabilir misiniz bilmiyorum.”
“Ulaşamazsan da sorun değil. Önce sor. Fakat kimseye neden istediğimi anlatma.”
“Peki, Prensesim.”
Saraswati arkasını döndü.
“Bir de annemin yanına gitmeden önce bana haber ver. Bugün onunla yeniden konuşacağım.”
Meera başını salladı.
Prenses, hizmetçisi odadan çıkarken yatağın üzerine bırakılan son mücevher kesesine baktı. Ardından onu da dolaba kaldırdı.
Kırmızı sari orada, diğer kıyafetlerin arasında duruyordu.
Saraswati onun bir kumaştan ibaret olduğunu biliyordu. Fakat bugün o kumaşa bakmak bile, kendi hayatının kendisinden habersiz hazırlanmasına tanık olmak gibi geliyordu.
Maharaja Vikram Singh, çalışma odasında kendisini bekleyen iki saray görevlisini dinliyordu.
Masasının üzerinde düğün hazırlıklarına ilişkin listeler, saray mutfağından gönderilen notlar ve törenlerde kullanılacak eşyaların kayıtları vardı. Pencerenin yanındaki masaya ise Rajgarh ile İngiltere arasında yürütülen görüşmelerin bazı belgeleri bırakılmıştı.
Vikram, önündeki listeyi incelerken başını kaldırdı.
“Büyük avludaki düzenlemeler bugün başlasın. Tören için gerekli eşyaların eksiksiz hazırlanmasını istiyorum. Ancak sarayın diğer bölümlerindeki günlük işlerin aksamasına izin vermeyin.”
Görevlilerden biri eğildi.
“Emredersiniz, Maharaja.”
“Düğün tarihi kesinleşmeden halka herhangi bir duyuru yapılmayacak. Hazırlıkların yalnızca saray içinde yürütülmesini istiyorum.”
“Anlaşıldı.”
Vikram bir süre daha belgeleri inceledi. Ardından kalemini masaya bıraktı.
“Prensesin odasına gönderilen eşyaları kim seçti?”
“Bir kısmını Maharani'miz belirledi, Maharaja. Diğerleri saray geleneklerine uygun olarak hazırlandı.”
“Prensesin kendi tercihlerini sormadınız mı?”
Görevli tereddüt etti.
“Bize bu yönde bir talimat verilmedi.”
Vikram'ın yüzü gerildi.
Bir an için, kızının sabah bu eşyaları gördüğünde nasıl tepki vereceğini düşündü. Saraswati'nin sessizce kabul edeceği bir hazırlık değildi bu. Onun itiraz edeceğini biliyordu.
Fakat bir prensesin düğün hazırlıkları, yalnızca kendi istekleriyle yürütülemezdi. Hanedan gelenekleri, törenin düzeni ve iki tarafın temsil edilme biçimi de hesaba katılmalıydı.
Vikram bu gerekçeleri yıllardır başkalarına açıklamıştı.
Bugün ilk kez, bunların kızının gözünde ne kadar yetersiz görüneceğini düşündü.
“Bundan sonra Prensesin kişisel eşyalarıyla ilgili kararlar alınmadan önce Maharani'ye danışın,” dedi. “Saraswati'nin tercihleri de sorulsun.”
Görevli başını eğdi.
“Emredersiniz.”
İkisi odadan çıktıktan sonra Vikram yalnız kaldı.
Masasının üzerinde duran düğün listesini yeniden eline aldı. Kızının adının yazılı olduğu satırın karşısında, tören için gerekli hazırlıklar sıralanmıştı. Her şey düzenli, açık ve tamamlanabilir görünüyordu.
Fakat bu listenin hiçbir yerinde Saraswati'nin ne hissettiğine dair tek bir satır yoktu.
Vikram kâğıdı bıraktı.
Kapı çalındığında başını kaldırdı.
“Girin.”
İçeri Acharya Devendra girdi. Yaşlı kâhin, her zamanki sade kıyafetleri içindeydi. Yüzündeki ifade sakindi ama bakışları hükümdarın masasındaki belgelerde durdu.
“Hazırlıklar başlamış,” dedi.
Vikram başını salladı.
“Başlamak zorundaydı.”
Devendra masaya yaklaşmadı.
“Bir şeyin yapılması gerektiğine inanmak, onun nasıl yapılacağını önemsiz kılmaz.”
Vikram yorgun bir nefes verdi.
“Bana aynı şeyi tekrar tekrar söylemenize gerek yok, Acharya.”
“Öyleyse neden hâlâ aynı hatayı yapıyorsunuz?”
Maharaja'nın bakışları sertleşti.
“Bu evliliğin gerçekleşmesini istiyorum. Bunun için gerekli olan her şey hazırlanacak.”
“Peki, Prenses Saraswati'nin isteği?”
Vikram cevap vermedi.
Devendra, hükümdarın sessizliğini bir süre bekledi.
“Onun iradesini yok sayarak elde edeceğiniz şeyin ne kadar sağlam olacağını hiç düşündünüz mü?”
“Ben kızımın iyiliğini istiyorum.”
“Buna inanıyorum, Maharaja. Fakat bir insanın iyiliğini istemekle onun yerine bütün kararları vermek aynı şey değildir.”
Vikram sandalyesine yaslandı.
“Onu korumak için ne yapmam gerektiğini bildiğimi sanıyordum.”
“Peki ya korumaya çalıştığınız şeyin bir parçası, onun kendi kararlarını verebilme hakkıysa?”
Hükümdar gözlerini kapattı. Bir süre konuşmadı.
Devendra'nın sözleri onu öfkelendirmiyordu. Çünkü bu sözlerin yanlış olduğunu söyleyemiyordu.
“Bana başka bir yol gösterin,” dedi sonunda. “Yıllardır bunun için düşünüyorum. Krallığı tehlikeye atmadan, kızımı korkutmadan, onu bu yükün altında bırakmadan bir yol bulmaya çalıştım. Ama her geçen gün daha az zamanım kaldığını hissediyorum.”
Devendra'nın yüzündeki ifade ağırlaştı.
“Zamanın azaldığını düşünüyorsanız, onu daha da daraltacak kararlar vermekten kaçınmalısınız.”
Vikram başını kaldırdı.
“Prens Christian da bu anlaşmanın bir parçası. İngiliz heyetiyle yürütülen görüşmeler devam ediyor. Evlilik, iki hanedan arasındaki bağı güçlendirecek.”
“Bunun siyasi tarafını anlıyorum.”
“Öyleyse neyi anlamıyorsunuz?”
Devendra, hükümdarın gözlerine baktı.
“Bir evliliğin gerçekleşmesiyle iki insanın birbirine bağlanmasının aynı şey olmadığını.”
Vikram'ın yüzü değişti.
Yaşlı kâhin başka bir açıklama yapmadı. Masadaki belgelere yeniden baktıktan sonra başını eğdi.
“Prensesin karşısına yalnızca tamamlanmış kararlarla çıkmayın, Maharaja. Bir gün onun da size güvenebilmesi gerekecek.”
Ardından odadan çıktı.
Vikram, kapı kapandıktan sonra uzun süre yerinden kıpırdamadı.
Kızının güvenini kaybetmekten korkuyordu. Fakat bu korkuyla ne kadar çok karar alırsa, Saraswati'yi kendisinden o kadar uzaklaştırdığını görmeye başlamıştı.
Yine de önündeki meseleye bir çözüm bulamıyordu.
Düğün hazırlıkları çoktan başlamıştı.
Ve artık her yeni adım, kızının kendisine duyduğu kırgınlığı biraz daha büyütebilirdi.
Saraswati, annesinin odasına girdiğinde Mrinalini pencerenin yanında oturuyordu. Önünde açık duran bir kutunun içindeki eski takıları düzenliyordu. Prensesin geldiğini görünce elindekini bıraktı.
“Günaydın, kızım.”
Saraswati annesinin karşısındaki koltuğa oturdu.
“Sabah gönderilen eşyaları gördüm.”
Mrinalini'nin yüzünde kısa bir tereddüt belirdi.
“Evet. Bazı hazırlıkların yapılması gerekiyordu.”
“Bana sorulmadan mı?”
Maharani, kızının gözlerinden kaçmadı.
“Bu konuda haklısın. Sana önceden haber vermeliydik.”
Saraswati, annesinin hemen savunmaya geçmemesine şaşırdı. Ancak bu, içindeki öfkeyi azaltmaya yetmedi.
“Bana yalnızca haber vermeniz de yeterli değil, anne. Benim fikrimi sormanız gerekiyor.”
“Biliyorum.”
“Hayır, sanırım bilmiyorsun. Çünkü hepiniz aynı şeyi yapıyorsunuz. Önce karar veriyorsunuz, sonra benim bu kararı nasıl karşılayacağımı düşünüyorsunuz.”
Mrinalini ellerini kucağında birleştirdi.
“Bunu sana yaşatmak istemedim.”
“Fakat yaşatıyorsunuz.”
Saraswati'nin sesi yükselmemişti. Yine de sözleri annesinin yüzünde acı bir ifade oluşturdu.
Maharani bir süre sessiz kaldıktan sonra konuştu.
“Düğün hazırlıkları için bazı geleneklerin yerine getirilmesi gerekiyor. Fakat bu, her ayrıntının senin dışında kararlaştırılması gerektiği anlamına gelmiyor. Bugün görevlilere, kişisel tercihlerin konusunda sana danışmalarını söyledim.”
Saraswati annesini dikkatle inceledi.
“Bunu babam mı istedi?”
“Hayır. Ben istedim.”
Prenses başını hafifçe eğdi.
Bu küçük değişiklik, onun için önemsiz değildi. Annesi ilk kez, kendisine sunulan bir kararı yalnızca kabul etmesini beklemek yerine bir şeyi değiştirmeye çalışmıştı.
Fakat Saraswati bunun yeterli olmadığını biliyordu.
“Peki, düğün ne zaman?”
Mrinalini'nin yüzündeki ifade yeniden ciddileşti.
“Henüz kesin bir tarih belirlenmedi. Maharaja, İngiliz heyetiyle yapılacak görüşmelerin ilerlemesini bekliyor.”
“Yani görüşmeler bittiğinde tarihi açıklayacaklar.”
“Muhtemelen.”
Saraswati başını geriye yasladı.
“Bütün bunlar ne kadar kolay görünüyor, değil mi? Bir tarih belirlenecek. Giysiler hazırlanacak. Misafirler davet edilecek. Sonra herkes gülümseyip bunun iki krallık için ne kadar güzel bir gün olduğunu söyleyecek.”
Mrinalini kızının elini tuttu.
“Senin için güzel bir gün olmayacağını biliyorum.”
Saraswati annesine döndü.
“Bunu biliyorsan neden hâlâ beni ikna etmeye çalışmıyorsun?”
Maharani'nin gözleri doldu ama ağlamadı.
“Çünkü sana söyleyebileceğim hiçbir sözün bu kararı senin için kolaylaştırmayacağını biliyorum.”
“Öyleyse bana gerçeği söyle.”
Mrinalini'nin eli kızının elinin üzerinde hareketsiz kaldı.
Saraswati devam etti.
“Babamın çalışma odasında Acharya Devendra'yı gördüm. İkinizin de yüzünde aynı korku var. Benden sakladığınız şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum.”
“Bunu sana anlatamam.”
“Anlatamaz mısın, yoksa anlatmak mı istemiyorsun?”
Mrinalini'nin dudakları aralandı ama hemen cevap veremedi.
Saraswati elini annesinin elinden çekti.
“Ben artık çocuk değilim. Beni korumak için her şeyi benden saklayabileceğinizi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.”
“Biliyorum, kızım.”
“Öyleyse…”
“Biliyorum,” diye tekrarladı Mrinalini. Bu kez sesi titremişti. “Fakat bilmediğim şey, sana anlatırsam ne olacağı.”
Saraswati'nin yüzündeki öfke bir anlığına durdu.
“Ne olacağını mı?”
Mrinalini gözlerini kapattı. Ardından kızına döndü.
“Babanla konuşmalısın. Sana söyleyebileceğim şeylerin bir sınırı var. Bu, seni susturmak için söylediğim bir söz değil.”
“Beni yine ona gönderiyorsun.”
“Çünkü bazı kararların sorumluluğunu onun taşıması gerekiyor.”
Saraswati ayağa kalktı.
“Peki. Onunla konuşacağım.”
Kapıya doğru yürüdü, ancak çıkmadan önce durdu.
“Bir şeyi bilmeni istiyorum, anne. Christian nasıl biri olursa olsun, bu evliliği kabul etmem için yalnızca iyi bir insan olması yetmez.”
Mrinalini başını kaldırdı.
“Bunu anlıyorum.”
“Onu tanımam gerekiyor. Ona güvenip güvenemeyeceğimi kendim görmeliyim. Bir gün onu sevmem mümkün olsa bile bu, bugün benim yerime karar vermenizi haklı çıkarmaz.”
Maharani'nin yüzünde hüzünlü bir ifade belirdi.
“Umarım bir gün bunu sana kanıtlayabilirim.”
Saraswati cevap vermeden odadan çıktı.
Annesinin onu sevdiğinden şüphe etmiyordu. Fakat sevgi, kendisini bu evliliğin içinde özgür hissetmesine yetmiyordu.
Bunun değişmesi için yalnızca sözler değil, davranışlar da gerekiyordu.
Aynı saatlerde Christian, kendisine ayrılan odadaki çalışma masasının başında oturuyordu.
Önünde İngiliz heyetinin hazırladığı belgeler vardı. Birkaç sayfada ticaret yolları, gümrük koşulları ve iki tarafın sorumlulukları sıralanmıştı. Christian, anlaşmanın bazı maddelerini yeniden incelemiş, Rajgarh'ın haklarını korumaya yönelik önerilerini not etmişti.
Kapı çalındığında kalemini bıraktı.
“Girin.”
Lord Harrington içeri girdi. Elinde yeni belgeler vardı.
“Sabahki görüşmelerin ardından bazı maddeler üzerinde yeniden çalışılması gerekiyor, Prensim.”
Christian, masanın üzerindeki kâğıtları işaret etti.
“Ben de aynı şeyi düşünüyordum. Rajgarh'ın iç işlerine müdahale edilmesini mümkün kılabilecek ifadeler yeterince açık değil. Bunların yeniden düzenlenmesini istiyorum.”
Harrington belgeleri masaya bıraktı.
“Maharaja'nın bu konuda hassas olduğunu fark ettim.”
“Bunun için onu suçlayamam. Kendi krallığının haklarını korumaya çalışıyor.”
“İngiltere de kendi çıkarlarını korumaya çalışıyor.”
“Bunu biliyorum. Fakat bir anlaşmanın iki taraf için de yararlı olması gerekiyorsa, taraflardan birinin bütün güvencelerinden vazgeçmesini bekleyemeyiz.”
Harrington, prensini dikkatle süzdü.
“Rajgarh'a geldiğinizden beri oldukça uzlaşmacı davranıyorsunuz.”
Christian kaşını kaldırdı.
“Bunun yanlış olduğunu mu düşünüyorsunuz?”
“Yanlış olduğunu söylemedim. Yalnızca, buraya gönderilme nedeninizi hatırlatmak istiyorum.”
Christian sandalyesine yaslandı.
“Krallığımızın çıkarlarını korumak için buradayım. Bu, karşımdaki insanların çıkarlarını görmezden gelmem gerektiği anlamına gelmiyor.”
Harrington bir süre cevap vermedi.
Sonra konuyu değiştirdi.
“Düğün hazırlıklarının başladığını duydum.”
Christian'ın yüzü ciddileşti.
“Ben de bu sabah fark ettim.”
“Bu tür hazırlıklar zaman alır. Maharaja'nın gecikmek istememesi anlaşılır bir durum.”
Christian, pencereden görünen bahçeye baktı.
“Prensesin ne düşündüğünü biliyor musunuz?”
Harrington'ın cevabı gecikmedi.
“Prenses Saraswati'nin düşünceleri, bu anlaşmanın temelini oluşturan meselelerden biri değil.”
Christian yavaşça ona döndü.
“Bence tam olarak bu yüzden önemli.”
Harrington'ın yüzünde hafif bir şaşkınlık belirdi.
“Prensim, bu evlilik bir aşk anlaşması olarak tasarlanmadı.”
“Bunun farkındayım.”
“Öyleyse prensesin kişisel memnuniyetini siyasi koşulların önüne koymamanız gerekir.”
Christian'ın çenesi gerildi.
“Onun memnuniyetini bütün siyasi koşulların önüne koyduğumu söylemedim. Fakat hayatını etkileyecek bir kararın içinde hiç söz sahibi olmaması, anlaşmanın geleceği açısından da iyi bir başlangıç değil.”
Harrington başını iki yana salladı.
“Kraliyet evlilikleri her zaman kişisel tercihlerle şekillenmez.”
“Ben de kraliyet evliliklerinin tarihini biliyorum, Lord Harrington.”
Christian'ın sesi sertleşmemişti ama konuşmasının devam etmesine izin vermeyeceği açıktı.
Harrington bir an sustu. Sonra elindeki belgelerden birini masaya bıraktı.
“Yine de düğün hazırlıklarının ilerlemesi bekleniyor. Maharaja, tarih konusunda kısa süre içinde bir karar verebilir.”
“Karar verildiğinde bana bildirileceğini umuyorum.”
“Şüphesiz.”
Lord Harrington odadan ayrıldığında Christian yeniden masasına döndü. Önündeki belgeler artık eskisi kadar dikkatini çekmiyordu.
Saraswati'nin dün akşam söyledikleri zihninde yeniden belirdi. İnsanların onun hayatı hakkında karar verirken kendisini dinlememelerinden şikâyet etmişti. Christian şimdi aynı durumun kendi gözlerinin önünde devam ettiğini görüyordu.
Prensesin kendisine karşı öfkeli olması şaşırtıcı değildi.
Christian da onun yerinde olsaydı, hayatının başkaları tarafından düzenlenmesine itiraz ederdi.
Ancak bir şeyi değiştirmek için ne yapabileceğini bilmiyordu.
Maharaja'nın kararını sorgulaması, iki hanedan arasındaki anlaşmayı daha da zorlaştırabilirdi. Prensesin yanında durması, henüz tanımadığı bir kadına gereğinden fazla söz verdiği anlamına gelebilirdi.
Üstelik Saraswati, kendisine yardım edilmesini istediğini söylememişti.
Aksine, kendi kararlarını kendisinin vermek istediğini defalarca belirtmişti.
Christian'ın yapabileceği ilk şey, onun yerine karar vermeye çalışmamak olabilirdi.
Bu düşünceyi aklında tutarak ayağa kalktı. Biraz hava almak için bahçeye çıkmaya karar verdi.
Saraswati, babasının çalışma odasına girdiğinde Vikram masasında oturuyordu.
Kapının açıldığını görünce başını kaldırdı.
“Kızım.”
Saraswati, kendisine gösterilen sandalyeye oturmadı.
“Düğün hazırlıkları başlamış.”
Vikram'ın bakışları masanın üzerindeki belgelere kaydı.
“Evet.”
“Bana haber vermeden.”
“Bu konuda sana danışılması gerektiğini görevlilere söyledim.”
“Bunu annemden duydum. Fakat mesele yalnızca kıyafetler ya da mücevherler değil, baba.”
Vikram arkasına yaslandı.
“Bunun farkındayım.”
“Öyleyse neden hâlâ benimle konuşmuyorsunuz? Düğünün ne zaman yapılacağını bilmiyorum. Christian'ın bu evlilikten ne beklediğini bilmiyorum. Sizden sakladığınız şeyin ne olduğunu öğrenemiyorum. Fakat herkes hazırlıklara başlamış durumda.”
Maharaja bir süre kızını izledi.
“Düğün tarihi henüz kesinleşmedi.”
“Kesinleştiğinde bana mı söyleyeceksiniz, yoksa yine başkalarından mı öğreneceğim?”
Vikram'ın yüzü gerildi.
“Bana bu şekilde konuşmanı istemiyorum.”
Saraswati başını dik tuttu.
“Ben de sizinle böyle konuşmak istemiyorum. Fakat beni dinlemediğinizde başka nasıl kendimi anlatabilirim?”
Babasının bakışlarında öfke belirdi, ardından bu ifade yavaşça dağıldı.
Vikram, kızının sözlerini düşünürken masanın kenarına parmaklarını vurdu.
“İngiltere ile yapılacak anlaşma, Rajgarh'ın geleceği için önemli. Bu evlilik de iki hanedan arasındaki bağı güçlendirecek.”
“Bunu daha önce söylediniz.”
“Çünkü gerçek bu.”
“Peki, benim hayatımın bu gerçeğin neresinde olduğunu anlatabilir misiniz?”
Vikram cevap vermedi.
Saraswati bir adım yaklaştı.
“Baba, ben evliliğin ne olduğunu anlamayacak kadar küçük değilim. Bir insanla aynı hayatı paylaşmanın ne demek olduğunu biliyorum. Bunun sorumluluk gerektirdiğini de biliyorum. Fakat Christian'ı tanımıyorum. Onunla birkaç kez konuştum diye bir ömür boyu birlikte yaşamaya hazır olamam.”
“Zamanla birbirinizi tanıyabilirsiniz.”
“Bunu istiyor muyum, onu bile bilmiyorum.”
Vikram başını kaldırdı.
“Peki, ne istiyorsun?”
Saraswati bu soruyu duyduğunda bir an durdu.
İlk kez babası ona doğrudan ne istediğini soruyordu. Bu sorunun ardından kararının değişeceğini düşünmüyordu. Yine de cevabını açıkça vermek istedi.
“Öncelikle, benimle ilgili kararlar alınırken beni de dinlemenizi istiyorum. Christian'la konuşabilmek, onu tanıyabilmek ve kendi düşüncelerimi oluşturabilmek istiyorum. Bana ne hissetmem gerektiğinin söylenmesini istemiyorum.”
Vikram'ın yüzündeki ifade ağırlaştı.
“Bunların hepsini yapabilirsin.”
“Peki, evlenmek istemediğimi söylersem?”
Odadaki sessizlik uzadı.
Vikram ayağa kalktı ve pencereye doğru yürüdü. Bir süre dışarıdaki bahçeyi izledi. Ardından kızına döndü.
“Bu evliliğin gerçekleşmesini istiyorum, Saraswati.”
Prensesin yüzündeki umut kırıntısı kayboldu.
“Öyleyse bana ne istediğimi sormanızın anlamı yok.”
“Birbirinizi tanımanız için zamanınız olacak. Sana bu zamanı verebilirim.”
Saraswati, babasının yüzünü dikkatle inceledi.
“Ne kadar zaman?”
“Düğün tarihi belirlenene kadar.”
“Bu bir cevap değil.”
Vikram'ın sesi sertleşti.
“Şu anda sana verebileceğim cevap bu.”
Saraswati başını salladı.
“Anladım.”
Kapıya yöneldiğinde babası arkasından seslendi.
“Christian'ı yalnızca bir düşman gibi görme.”
Prenses durdu.
“Ben onu düşmanım olarak görmüyorum, baba. Henüz onu tanımıyorum. Aradaki farkı anlamanızı istiyorum.”
Vikram bir şey söylemek istedi ama Saraswati konuşmaya devam etti.
“Onunla konuşacağım. Kendi düşüncelerimi kendim oluşturacağım. Fakat bunu evliliği kabul ettiğim için değil, neye karşı çıktığımı gerçekten anlayabilmek için yapacağım.”
Ardından odadan çıktı.
Vikram, kapı kapanırken kızının arkasından baktı.
Saraswati'nin isteği anlaşılmaz değildi. Onun kendisini dinlemesini, hayatı hakkında söz sahibi olmasını istiyordu.
Maharaja, kızına bu hakkı vermenin kararından vazgeçmek anlamına gelmediğini biliyordu.
Yine de bunu yaparken ne kadar ileri gidebileceğinden emin değildi.
Öğleye doğru sarayın bahçeleri her zamankinden daha kalabalık hâle geldi.
Düğün hazırlıklarını yürüten görevliler, avlunun farklı bölümlerinde çalışıyordu. Bazıları çiçeklerin yerleştirileceği alanları ölçüyor, bazıları tören sırasında kullanılacak kumaşları taşıyordu. Bahçıvanlar yürüyüş yollarının kenarındaki bitkileri düzenliyor, mutfak görevlileri ise ilerleyen günlerde yapılacak törenler için ihtiyaç duyulabilecek malzemeleri belirliyordu.
Saraswati, sarayın içinden geçerken bu hareketliliğin ortasında kendisini yabancı gibi hissetti.
Bir grup hizmetkâr önünden geçerken eğildi. Bir diğeri, taşıdığı kumaşları düşürmemek için kenara çekildi. Herkesin bir işi vardı. Herkes, yaklaşan düğün için kendi görevini yerine getiriyordu.
Saraswati ise ne yapacağını bilmiyordu.
Bir süre sonra bahçeye açılan kapıdan dışarı çıktı. Güneşin altında yürürken yüzüne hafif bir rüzgâr çarptı. Avlunun daha sakin bir bölümüne doğru ilerlediğinde, taş bir masanın üzerinde açık duran belgeleri inceleyen Christian'ı gördü.
Prens, yanında kimse olmadan çalışıyordu. Koyu renkli giysileri sabahkilerden daha sadeydi. Masanın üzerinde birkaç harita ve kâğıt bulunuyordu.
Christian başını kaldırdığında Saraswati'yi fark etti.
“Prenses.”
Saraswati durdu.
“Prens.”
Christian elindeki belgeyi kapattı.
“Bahçede yürüyüşe mi çıktınız?”
“Bir süreliğine.”
“Öyleyse sizi rahatsız etmeyeyim.”
Saraswati, adamın hemen konuşmayı bitirmeye hazır görünmesine şaşırdı. Dün kendisine sürekli soru soran kişi şimdi onu durdurmaya çalışmıyordu.
“Beni rahatsız etmiyorsunuz,” dedi. “Yalnızca sarayın içindeki hazırlıklardan uzaklaşmak istedim.”
Christian'ın bakışları kısa bir an bahçenin ötesine kaydı.
“Düğün hazırlıkları.”
Saraswati'nin yüzü sertleşti.
“Demek siz de biliyorsunuz.”
“Birkaç görevlinin konuştuğunu duydum. Fakat henüz kesin bir tarih belirlenmediğini söylediler.”
“En azından bu konuda benden fazla şey bilmiyorsunuz.”
Christian, prensesin sözlerindeki kırgınlığı fark etti.
“Bunu bir yarışma olarak görmüyorum.”
“Ben de görmüyorum. Ama bu sarayda herkes bir şeyler biliyor gibi davranıyor. Ben ise kendi geleceğim hakkında en az bilgiye sahip olan kişiyim.”
Christian cevap vermeden önce bir süre düşündü.
“Bunun sizi öfkelendirdiğini anlayabiliyorum.”
Saraswati ona döndü.
“Anlayabiliyor musunuz?”
“Evet.”
“Öyleyse sizce ne yapmalıyım?”
Christian bu soruyu beklemiyordu. Prensesin kendisinden bir çözüm istemediğini, yalnızca onun ne düşündüğünü öğrenmeye çalıştığını anlaması birkaç saniye sürdü.
“Bunun için sizin yerinize karar vermek istemem,” dedi sonunda. “Fakat en azından benimle konuşabilirsiniz. Bu evlilik hakkında ne düşündüğünüzü açıkça söyleyebilirsiniz.”
Saraswati'nin gözleri kısıldı.
“Bunu size söylemek zorunda olduğumu sanmıyorum. Zaten istemediğimi biliyorsunuz.”
“Biliyorum.”
“Peki, siz istiyor musunuz?”
Christian'ın yüzü ciddileşti.
“Bu evliliği istediğimi söyleyemem. Sizi tanımıyorum. Siz de beni tanımıyorsunuz. Böyle bir kararın iki insan için ne anlama geleceğini düşünmeden olumlu cevap vermek doğru olmaz.”
Saraswati, beklediği cevabın bu olmadığını fark etti.
Christian evliliği kabul ettiğini söylememişti. Fakat kendi sorumluluklarından kaçacağını da belirtmiyordu.
“Öyleyse neden itiraz etmiyorsunuz?”
Christian masanın kenarına yaslandı.
“Çünkü bu karar yalnızca benim hayatımı etkilemiyor. Ülkemi, ailemi ve buradaki insanları da ilgilendiriyor. Bunun sorumluluğunu yok sayamam.”
Saraswati başını salladı.
“Ben de aynı şeyi biliyorum. Fakat sorumluluklarımın olması, bütün haklarımdan vazgeçmem gerektiği anlamına gelmiyor.”
“Buna katılıyorum.”
Prenses, onun cevabını bir süre düşündü.
“Bana katılmanız bir şeyi değiştirmiyor.”
“Bunun farkındayım.”
“Öyleyse neden söylüyorsunuz?”
Christian, doğrudan ona baktı.
“Çünkü katıldığım bir şeyi yalnızca sizi sakinleştirmek için söylüyormuş gibi davranmak istemiyorum.”
Saraswati sustu.
Adamın sesinde ne alay ne de kendisini haklı çıkarma çabası vardı. Bu, onunla konuşmayı kolaylaştırmıyordu; fakat konuşmanın tamamen anlamsız olduğunu düşünmesini de engelliyordu.
Christian masanın üzerindeki belgeleri topladı.
“Prenses, sizinle bir konuda açık konuşmak istiyorum.”
Saraswati bekledi.
“Bu evliliğin gerçekleşmesi hâlinde, sizin benden ne beklediğinizi bilmek isterim. Birbirimizi tanımadan bütün hayatımız hakkında karar veremeyiz. Fakat en azından nasıl davranacağımız konusunda anlaşabiliriz.”
Saraswati'nin kaşları hafifçe çatıldı.
“Ne tür bir anlaşma?”
“Öncelikle birbirimize karşı dürüst olmak. İkincisi, istemediğimiz bir şeyi kabul etmiş gibi davranmamak. Üçüncüsü de birimizin diğerinin hayatını bütünüyle yönetmeye kalkışmaması.”
Prenses, son cümle üzerinde durdu.
“Bunu gerçekten yapabilir misiniz?”
Christian soruyu hemen cevaplamadı.
“Yapmaya çalışabilirim.”
“Ben bir çaba sözü istemiyorum, Prens Christian. Benim üzerimde hak sahibi olduğunuzu düşünmemenizi istiyorum.”
Christian'ın yüzündeki ifade değişti.
“Böyle bir hakkım olduğunu düşünmüyorum.”
“Henüz evlenmedik.”
“Evlendiğimizde de düşünmeyeceğim.”
Saraswati, onun sözlerini dikkatle değerlendirdi. Bu, bir yabancının kolayca verebileceği bir söz olabilirdi. Christian'ın bunu gerçekten yerine getirip getiremeyeceğini bilmiyordu.
“Bunu zaman gösterecek,” dedi.
Christian başını salladı.
“Haklısınız.”
Saraswati, adamın bu kadar kolay geri adım atmasına alışık değildi. Çoğu insan, kendisine itiraz edildiğinde ya öfkelenir ya da sözlerinin yanlış anlaşılmasına karşı çıkardı. Christian ise bazı konularda tartışmayı sürdürmek yerine düşünmeyi tercih ediyordu.
Bu özelliğinin iyi bir şey olup olmadığına henüz karar verememişti.
“Bir şey daha var,” dedi Saraswati.
Christian ona döndü.
“Dinliyorum.”
“Beni korumaya çalıştığınızı söyleyerek kararlarımı elimden almayın. Bir gün bir sorun yaşarsam, ne yapacağıma kendim karar vermek istiyorum.”
Christian'ın bakışları ciddileşti.
“Bunu aklımda tutacağım.”
“Yalnızca aklınızda tutmanız yetmez.”
“Öyleyse davranışlarımla göstereceğim.”
Saraswati cevap vermedi.
İlk kez, Christian'la konuşurken kendisini savunmak için her cümlesini bir mücadeleye dönüştürmek zorunda olmadığını hissetmişti. Fakat bu his, aralarındaki temel sorunu ortadan kaldırmıyordu.
Birbirlerine karşı saygılı davranabilirlerdi.
Birbirlerini dinleyebilirlerdi.
Hatta bazı konularda aynı fikirde bile olabilirlerdi.
Bunların hiçbiri, Saraswati'nin evlenmek istediği anlamına gelmiyordu.
“Konuşmamız burada bitsin,” dedi sonunda. “Daha fazla kalırsam kendimi sizinle aynı fikirde olmaya başladığıma inandırabilirim.”
Christian'ın dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi.
“Bunun için endişelenmenize gerek yok. Henüz o kadar ileri gitmedik.”
Saraswati istemeden gülümsedi. Ardından yüzünü toparladı.
“İyi günler, Prens Christian.”
“Size de, Prenses Saraswati.
Saraswati birkaç adım sonra durup geriye baktı. Christian yeniden masasına dönmüş, belgelerini düzenliyordu.
Adamın kendisini etkilemek için çaba göstermediğini fark etti.
Bu, Saraswati'nin hoşuna gittiği için değil, karşısındaki insanı anlamaya çalışırken yeni bir ayrıntı gördüğü için önemliydi.
Christian, onunla anlaşmak istiyor olabilirdi. Fakat en azından şimdilik, bunu sağlamak için kendisini zorlamıyordu.
Saraswati yürümeye devam etti.
Henüz güvenmiyordu.
Ama artık yalnızca öfkesinin gösterdiği şeyleri görmemesi gerektiğini de biliyordu.
Öğleden sonra Maharani Mrinalini, kızını sarayın geleneksel törenleri hakkında konuşmak üzere yanına çağırdı.
Saraswati odaya girdiğinde masanın üzerinde farklı renklerde kumaşlar, törenlerde kullanılan bazı eşyalar ve eski bir kayıt defteri bulunuyordu.
Mrinalini, kızına oturmasını işaret etti.
“Bunlar düğün hazırlıkları için kullanılan geleneksel eşyalardan bazıları. Hangilerinin kullanılacağına karar vermeden önce seninle konuşmak istedim.”
Saraswati masaya yaklaştı.
“Bunları seçmemi gerçekten istiyor musun?”
“Evet.”
Prenses annesinin yüzünü inceledi. Bu kez sözlerinin arkasında bir zorunluluk değil, gerçek bir çaba görüyordu.
Sandalyesine oturdu ve kumaşları incelemeye başladı.
“Bu kırmızı olan güzel,” dedi. “Ama altın işlemeleri çok ağır. Tören boyunca bunu taşımak zor olur.”
Mrinalini hafifçe gülümsedi.
“Ben de gençken aynı şeyi düşünürdüm.”
Saraswati başını kaldırdı.
“Sen de mi?”
“Elbette. Bir zamanlar ben de senden gençtim. Üstelik her geleneği sorgulayan bir kızdım.”
Saraswati annesini dikkatle süzdü.
“Bunu bana neden hiç anlatmadın?”
Mrinalini'nin yüzündeki gülümseme hüzünlü bir ifadeye dönüştü.
“Belki de zamanla kendi itirazlarımı unutmaya başladım. İnsan bazen yaşadığı şeyleri, kendisinden sonrakilerin de yaşaması gerektiğine inanarak normalleştiriyor.”
Saraswati, annesinin sözlerini sessizce dinledi.
“Peki, sen evlenmek istemiyor muydun?”
Mrinalini bir süre düşündü.
“Babanla evlendiğimde onu tanımıyordum. Evliliğimiz de ailelerimizin kararlarıyla gerçekleşti. Fakat zamanla birbirimizi tanıdık. Onunla kurduğum hayatın içinde kendi mutluluğumu bulduğum zamanlar oldu.”
Saraswati'nin yüzü yumuşadı.
“Öyleyse beni anlayabilirsin.”
“Anlayabiliyorum, kızım.”
“Fakat yine de bu evliliği kabul etmemi istiyorsun.”
Mrinalini gözlerini indirdi.
“Evet.”
Saraswati'nin yüzündeki yumuşaklık kaybolmadı ama bakışları ağırlaştı.
“İşte bunu anlamıyorum. Kendi hayatında bazı şeyleri zamanla kabul etmiş olabilirsin. Ama benim de aynı şeyi yaşamak zorunda olduğumu nereden biliyorsun?”
Maharani cevap vermekte zorlandı.
“Bilmiyorum.”
Saraswati annesine baktı.
Mrinalini devam etti.
“Senin için neyin doğru olduğunu bildiğimi söyleyemem. Yalnızca bu evliliğin neden istendiğini anlamanı istiyorum. Babanın kararını doğru bulmak zorunda değilsin. Ama onun neden böyle davrandığını anlamaya çalışmanı isterim.”
“Bunun için gerçeği bilmem gerekiyor.”
“Evet.”
“Ve siz bana gerçeği söylemiyorsunuz.”
Mrinalini'nin gözleri doldu.
“Biliyorum.”
Saraswati derin bir nefes aldı. Annesine kızgındı ama onun da kendi korkularının içinde sıkışıp kaldığını görmeye başlıyordu.
Bu durum, yaşadıklarını daha az acı verici hâle getirmiyordu.
Yalnızca annesini karşısında duran bir engel olarak görmesini zorlaştırıyordu.
Saraswati masadaki kumaşlardan birini seçti.
“Bu kullanılabilir. Fakat diğer seçimleri de ben yapmak istiyorum.”
Mrinalini başını salladı.
“Elbette.”
“Bir de düğün töreninde yapılacak her şeyin bana önceden anlatılmasını istiyorum. Ne olacağını bilmeden bir törene katılmak istemiyorum.”
“Bunu sağlayacağım.”
Saraswati annesinin gözlerine baktı.
“Bana verdiğin sözleri tutmanı istiyorum.”
Mrinalini kızının elini tuttu.
“Bunu yapacağım.”
Saraswati elini çekmedi.
Bir süre sessizce oturdular. Konuşmaları bütün sorunları çözmemişti. Düğün hâlâ yaklaşan bir gerçekti ve Saraswati hâlâ bu evliliği istemiyordu.
Fakat ilk kez, annesiyle konuşurken yalnızca birbirlerini incitmeden ayrılmanın yollarını aramamışlardı.
Birbirlerini anlamaya çalışmışlardı.
Bu, prensesin beklediği özgürlük değildi.
Ama küçük de olsa bir değişiklikti.
Günün ilerleyen saatlerinde Christian, sarayın kuzey avlusunda yapılan çalışmaları izlemek üzere odasından çıktı.
Tören alanına taşınan kumaşlar ve çiçekler, sarayın farklı bölümlerinden gelen görevliler tarafından düzenleniyordu. Birkaç adam ağır bir sandığı taşımaya çalışırken aralarında anlaşmazlık yaşadı. Sandığın bir köşesi yere çarptı ve içindeki metal eşyalar birbirine vurdu.
Görevlilerden biri diğerine sertçe çıkıştı.
Christian birkaç adım ilerledi.
“Bir sorun mu var?”
Adamlar hemen durdu. İçlerinden yaşça büyük olanı eğildi.
“Hayır, Prensim. Yalnızca sandığı taşırken zorlandık.”
Christian sandığa baktı.
“Bu kadar ağır bir şeyi iki kişi taşımaya çalışmanız zaten doğru değil. Birkaç kişi daha çağırın. Eşyaları kırmadan yerleştirmek, acele etmekten daha önemli.”
Görevlilerden biri başını eğdi.
“Emredersiniz.”
Christian yürümeye devam etti. Ancak birkaç adım sonra, karşı taraftaki taş yolda ilerleyen Saraswati'yi gördü.
Prenses, yanında iki hizmetkârla birlikte tören için hazırlanan eşyaları inceliyordu. Bir noktada durup yerdeki kumaşlardan birini kaldırdı. Kumaşın kenarında küçük bir yırtık vardı.
“Bunu kim hazırladı?” diye sordu.
Hizmetkârlardan biri öne çıktı.
“Benim sorumluluğumdaydı, Prensesim.”
“Bu kumaşın daha önce kontrol edilmesi gerekiyordu.”
“Özür dilerim. Yenisiyle değiştirebiliriz.”
Saraswati kumaşı dikkatle inceledi.
“Değiştirin. Fakat bu yırtığın nasıl oluştuğunu da öğrenin. Eğer taşınırken zarar gördüyse, diğer kumaşların da kontrol edilmesi gerekiyor.”
“Peki, Prensesim.”
Hizmetkâr kumaşı alıp uzaklaştı.
Christian, Saraswati'nin bir prenses olarak yalnızca emir vermediğini fark etti. Bir sorunla karşılaştığında nedenini öğrenmeye çalışıyor, çözümün yalnızca hatayı yapan kişiyi cezalandırmak olmadığını biliyordu.
Bu, sabahki konuşmalarında gördüğü özelliklerden biriydi.
Prensesin insanlara karşı sert davranabildiğini de biliyordu. Ancak bu sertlik, yalnızca kendisine karşı çıkılmasından kaynaklanmıyordu. İşlerin doğru yapılmasını istiyor, bir hatanın tekrar etmesini önlemeye çalışıyordu.
Saraswati başını kaldırdığında Christian'ın kendisine baktığını fark etti.
Kaşlarını hafifçe çattı.
“Bir sorun mu var, Prens Christian?”
Christian bakışlarını çevresinden ayırmadan cevap verdi.
“Hayır. Yalnızca hazırlıkların nasıl ilerlediğini izliyordum.”
“Öyleyse izleyecek çok şey bulabilirsiniz.”
“Buna şüphem yok.”
Saraswati, onun yanına yaklaştığını görünce ellerini önünde birleştirdi.
“Bu hazırlıkların sizi ilgilendirdiğini biliyorum. Fakat hepsini benimle birlikte incelemeniz gerekmiyor.”
Christian hafifçe başını eğdi.
“Bunun farkındayım. Sizi takip etmek gibi bir niyetim yok.”
“Güzel.”
Prenses yeniden kumaşların bulunduğu alana döndü. Christian ise birkaç adım geride kaldı.
Bir süre sonra Saraswati, görevli bir kadının elindeki listeye bakarak bazı eşyaların eksik olduğunu fark etti. Kadın, bunların henüz depodan getirilmediğini söyledi.
“Ne zaman getirilecekler?”
“Bugün içinde, Prensesim.”
“Bugün içinde demek, ne zaman demek?”
Kadın tereddüt etti.
“Öğleden sonra gelmeleri bekleniyor.”
Saraswati listeyi geri verdi.
“Öyleyse öğleden sonra tekrar kontrol edeceğim. Eğer gecikme olacaksa bana önceden haber verin. Son anda başka insanları zor durumda bırakmayalım.”
Kadın başını eğdi.
“Emredersiniz.”
Christian, prensesin yanından geçerken konuştu.
“Hazırlıkların bütün ayrıntılarını kendiniz mi takip edeceksiniz?”
Saraswati ona döndü.
“Birileri takip etmeli.”
“Bunun sizin sorumluluğunuz olduğunu mu düşünüyorsunuz?”
“Hayır. Ama benimle ilgili bir tören hazırlanıyorsa, en azından ne yapıldığını bilmek istiyorum.”
Christian, bunun cevabını beklediğinden daha iyi anladı.
Saraswati, kendisine ait olmayan bir sorumluluğu üstlenmeye çalışmıyordu. Kendisi hakkında karar verilen bir sürecin tamamen dışında bırakılmak istemiyordu.
“Bu makul bir istek,” dedi.
Saraswati'nin yüzünde kısa bir şaşkınlık belirdi.
“Bunu söylemeniz, hazırlıkların daha az yorucu olmasını sağlamıyor.”
“Ne yazık ki o konuda size yardım edemem.”
“En azından bunu kabul ediyorsunuz.”
Christian hafifçe gülümsedi.
“Her konuda işe yaramaz değilim, Prenses.”
“Buna karar vermek için henüz erken.”
Saraswati'nin cevabı üzerine Christian'ın gülümsemesi belirginleşti. Prenses de bunun farkına vardı ve konuşmayı sürdürmemeye karar verdi.
Christian, onun yeniden görevlilere yönelmesini izledi.
Saraswati'nin kendisini kabul etmesini beklemiyordu. Yine de onunla konuşurken, prensesin öfkesinin altında ne olduğunu biraz daha iyi anlamaya başladığını hissediyordu.
Bu anlayış, aralarındaki evliliği daha kolay hâle getirmiyordu.
Yalnızca birbirlerini yanlış anlamalarının önüne geçebilecek küçük bir ihtimal yaratıyordu.
***
Akşamüstüne doğru sarayın batı kanadında yeni bir görüşme yapıldı.
Vikram, Lord Harrington ve Christian'ı çalışma odasında kabul etmişti. Masanın üzerinde önceki günkü görüşmelerden kalan belgeler bulunuyordu. Bu kez konuşmanın konusu yalnızca ticaret yolları değildi.
Harrington, düğün hazırlıklarının ilerlemesi gerektiğini belirterek söze başladı.
“İki tarafın da bu evliliğin gerçekleşmesini istediği konusunda hemfikir olduğumuzu düşünüyorum. Hazırlıkların belirsiz bir tarihe kadar sürmesi, saraydaki düzeni zorlaştırabilir.”
Vikram başını salladı.
“Bu konuda sizinle aynı fikirdeyim. Ancak törenin ayrıntıları konusunda bazı meseleleri netleştirmemiz gerekiyor.”
Christian, konuşmayı sessizce dinliyordu.
Harrington devam etti.
“İngiliz heyetinin Rajgarh'da kalacağı süre sınırlı. Bu nedenle mümkün olduğunca kısa bir takvim belirlemek faydalı olacaktır.”
Christian, lorduna döndü.
“Bir düğünün takvimini yalnızca heyetin kalış süresine göre belirlemek doğru olmaz.”
Harrington'ın yüzü değişmedi.
“Prensim, bu konunun iki hanedan arasındaki anlaşmayla bağlantılı olduğunu biliyorsunuz.”
“Biliyorum. Fakat prensesin de hazırlıklar hakkında bilgilendirilmesi gerekiyor.”
Vikram, Christian'a dikkatle baktı.
“Bu konuda kızımla konuşuyorum.”
Christian başını eğdi.
“Buna sevindim, Maharaja.”
Harrington, konuşmanın yön değiştirmesinden memnun görünmüyordu.
“Öyleyse bir tarih belirlemek için daha fazla beklememize gerek kalmadığını düşünüyorum.”
Vikram, masanın üzerindeki takvim kayıtlarına baktı.
“Önce hazırlıkların ne kadar süreceğini öğrenmeliyim. Ardından kesin bir tarih belirleyebiliriz.”
Harrington itiraz etmedi ama yüzündeki ifade, bu kararın gereğinden fazla geciktiğini düşündüğünü gösteriyordu.
Görüşme sona erdiğinde Christian, odadan çıkmak üzere ayağa kalktı.
Vikram onu durdurdu.
“Prens Christian, sizinle kısa bir süre yalnız konuşabilir miyim?”
Christian başını eğdi.
“Elbette, Maharaja.”
Lord Harrington dışarı çıktığında Vikram, masanın önündeki sandalyeyi işaret etti.
“Lütfen oturun.”
Christian oturdu.
Maharaja bir süre onu inceledi. Sonra doğrudan konuştu.
“Kızımın size karşı nasıl davrandığını fark etmişsinizdir.”
Christian cevap vermeden önce düşündü.
“Prenses Saraswati düşüncelerini açıkça ifade ediyor.”
Vikram'ın yüzünde yorgun bir ifade belirdi.
“Bunu çocukluğundan beri yapar. Fakat bazen sözlerinin sonuçlarını yeterince düşünmediğini sanıyorum.”
Christian, prensesin sabahki konuşmasını hatırladı.
“Bence sonuçları düşünüyor. Yalnızca, bu sonuçların kendisini susturmasına izin vermek istemiyor.”
Vikram'ın bakışları sertleşti.
“Kızımı tanımıyorsunuz, Prens.”
“Bu doğru, Maharaja. Onu tanımıyorum. Fakat söylediklerini dinledim.”
Hükümdar bir süre sustu.
Christian, konuşmasının Vikram'ı rahatsız ettiğini fark etmişti. Yine de söylediklerini geri almaya çalışmadı.
“Bu evliliğin gerçekleşmesini istiyorum,” dedi Vikram. “Kızımın zamanla sizinle anlaşabileceğine inanıyorum. Fakat onun itirazları, bu kararın değişeceği anlamına gelmiyor.”
Christian'ın yüzü ciddileşti.
“Prensesin ne düşündüğünü bilmeden, onun zamanla kabul edeceğini varsaymak doğru olmayabilir.”
“Peki, siz ne öneriyorsunuz?”
Christian bir an düşündü.
“Onu tanımak için zaman. Birbirimizi tanımadan, evlilikten sonra nasıl yaşayacağımıza karar veremeyiz.”
Vikram'ın gözlerinde kısa bir tereddüt belirdi.
“Ne kadar zaman?”
“Buna sizinle birlikte karar verebiliriz. Ancak yalnızca hazırlıkların tamamlanması için değil, prensesin de bu sürecin içinde yer alabilmesi için.”
Maharaja arkasına yaslandı.
“Bunu neden istiyorsunuz?”
Christian sorunun altında yatan anlamı fark etti.
“Çünkü onunla evlenecek kişi benim. Bu evliliğin yalnızca bir anlaşmanın tamamlanması olarak kalmasını istemiyorum.”
Vikram'ın yüzü ağırlaştı.
“Onunla mutlu olabileceğinizi mi düşünüyorsunuz?”
Christian bu kez daha uzun süre sessiz kaldı.
“Bunu henüz bilmiyorum. Saraswati'yi tanımıyorum. O da beni tanımıyor. Mutlu olup olamayacağımızı söylemek için çok erken.”
“Öyleyse neden bu kadar önem veriyorsunuz?”
Christian gözlerini Maharaja'dan ayırmadı.
“Çünkü bilmediğim bir şey hakkında kesin bir karar vermek istemiyorum.”
Vikram, karşısındaki genç adama baktı. Christian'ın sözlerinde bir meydan okuma yoktu. Prens, evliliği reddetmeye çalışmıyor ama bu evliliğin nasıl bir hayat doğuracağını da görmezden gelmiyordu.
Bu, Vikram'ın beklediğinden daha farklı bir tutumdu.
“Size bir şey söyleyeyim, Prens Christian,” dedi sonunda. “Saraswati, kendisini kontrol etmeye çalışan insanlara kolayca boyun eğmez. Onu değiştirmeye çalışırsanız, aranızdaki mesafe daha da büyür.”
Christian başını hafifçe eğdi.
“Bunu anladım.”
“Peki, onunla nasıl bir hayat kurmayı düşünüyorsunuz?”
Christian'ın cevabı açıktı.
“Önce onun nasıl bir hayat istediğini öğrenmem gerekiyor.”
Vikram'ın bakışları bir anlığına yumuşadı.
Bu, kızının duymak isteyeceği türden bir cevaptı.
Fakat Maharaja, bir sözün davranışa dönüşmesinin ne kadar zor olabileceğini biliyordu.
“Umarım söylediklerinizi unutmazsınız, Prens Christian.”
“Unutmayacağım.”
Vikram başını salladı.
“Öyleyse bugünlük bu kadar.”
Christian ayağa kalktı ve saygıyla eğildi. Odadan çıkarken, bu konuşmanın kendisine yeni bir sorumluluk yüklediğini hissediyordu.
Saraswati'yi anlamak, yalnızca onunla aynı fikirde olmak değildi. Kendi beklentilerini de sorgulaması gerekecekti.
Henüz bunu ne kadar başarabileceğini bilmiyordu.
Ama en azından nereden başlaması gerektiğini artık daha iyi anlıyordu.
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Güneş batmaya yaklaşırken Saraswati, sarayın arka bahçesindeki yürüyüş yolunda tek başına ilerliyordu.
Günün büyük bölümü hazırlıklarla geçmişti. Annesiyle yaptığı konuşma, babasıyla yaşadığı tartışma ve Christian'la karşılaşması, zihnini yormuştu. Bir süreliğine bütün bunlardan uzaklaşmak istiyordu.
Yolun sonunda, bahçenin taş duvarına yakın bir yerde durdu.
Duvarın üzerinden banyan ağacının dalları görünüyordu. Güneş ışığı yaprakların arasından süzülüyor, gölgeler toprağın üzerine düşüyordu.
Saraswati, dün akşam o ağacın altında yaşadıklarını hatırladı.
O zaman oraya yalnızca saraydan uzaklaşmak için gitmişti. Christian'la karşılaşacağını bilmiyordu. Onunla konuşurken, karşısındaki adamın hayatının geri kalanında kendisiyle ilgili kararlar verecek kişi olabileceğini hayal bile etmemişti.
Şimdi ise aynı adamla bir gün aynı evin içinde yaşaması bekleniyordu.
Saraswati, bunun ne anlama geldiğini düşünmeye çalıştı.
Christian'ın kendisine karşı saygılı davranması mümkündü. Onu dinleyebilir, düşüncelerini önemseyebilir, hatta zamanla aralarında bir anlayış oluşabilirdi.
Fakat bir insanın iyi davranması, onunla evlenmek zorunda olduğu anlamına gelmiyordu.
Saraswati bu ayrımı unutmaması gerektiğini biliyordu.
Ayak sesleri duyduğunda arkasını döndü. Christian, yürüyüş yolunun diğer ucunda duruyordu.
Prensesin yüzündeki ifade hemen değişti.
“Beni mi arıyordunuz?”
Christian başını iki yana salladı.
“Hayır. Bahçede yürüyordum. Sizi görünce rahatsız etmek istemedim.”
“Öyleyse neden durdunuz?”
Christian kısa bir an düşündü.
“Çünkü sizinle konuşmak isteyip istemediğinizi bilmiyordum.”
Saraswati, bu cevabı beklemiyordu.
“İstemediğimi söylersem gidecek misiniz?”
“Evet.”
Prenses onu dikkatle inceledi.
“Öyleyse kalabilirsiniz.”
Christian birkaç adım yaklaştı ama aralarındaki mesafeyi korudu.
Bir süre sessizce bahçeyi izlediler.
Sonunda Saraswati konuştu.
“Babam sizinle görüştü mü?”
“Evet.”
“Benim hakkımda mı konuştunuz?”
“Bir kısmında.”
Saraswati ona döndü.
“Ne söyledi?”
Christian, bu soruya nasıl cevap vermesi gerektiğini düşündü.
“Babanız, bu evliliğin gerçekleşmesini istediğini söyledi. Sizinle anlaşabileceğime inanıyor.”
Prensesin yüzünde acı bir gülümseme belirdi.
Christian sessiz kaldı.
Saraswati devam etti.
“Bana da aynı şeyi söylüyor. Zamanla birbirimizi tanıyacağımızı, alışacağımızı, belki bir gün mutlu olacağımızı düşünüyorlar. Ama bunların hiçbiri kesin değil.”
“Buna katılıyorum.”
Saraswati kaşlarını çattı.
“Yine bana katılıyorsunuz.”
“Çünkü söylediğiniz şeyin doğru olduğunu düşünüyorum.”
Prenses, bir an için ne söyleyeceğini bilemedi.
Christian ellerini arkasında birleştirdi.
“Ben de gelecekte ne hissedeceğimi bilmiyorum. Sizi tanımıyorum. Sizin de beni tanımadığınızı biliyorum. Bu yüzden sizden bir şey hissetmenizi beklemiyorum.”
Saraswati'nin bakışları ciddileşti.
“Peki, benden ne bekliyorsunuz?”
Christian doğrudan cevap verdi.
“Şimdilik yalnızca benimle konuşurken kendinizi olduğunuzdan farklı biri gibi göstermek zorunda hissetmemenizi.”
Saraswati, bu sözün üzerinde düşündü.
“Ben kendimi farklı biri gibi göstermiyorum.”
“Biliyorum.”
“Öyleyse?”
Christian hafifçe başını eğdi.
“Bunu sürdürmenizi istiyorum. Benimle aynı fikirde olmak zorunda değilsiniz. Beni sevmek zorunda da değilsiniz. Fakat ne düşündüğünüzü bilmek isterim.”
Saraswati'nin gözleri bir an için uzaklara kaydı.
Bu sözlerin kendisini rahatlatması gerektiğini düşünüyordu. Ancak asıl sorun, Christian'ın ne beklediği değildi.
Kendi hayatının nasıl şekilleneceğine kendisinin karar verememesi sorunuydu.
“Bana karşı dürüst olmanız güzel,” dedi. “Ama bu, evliliği kabul ettiğim anlamına gelmiyor.”
“Bunun farkındayım.”
“Bir gün anlaşabiliriz. Birbirimize saygı duyabiliriz. Belki zamanla güven bile oluşabilir. Fakat bunların hiçbirini bugün vaat edemem.”
Christian başını salladı.
“Ben de sizden böyle bir vaat istemiyorum.”
Saraswati, onun yüzüne baktı.
“Öyleyse en azından bir konuda anlaşabiliriz.”
“Nedir?”
“Bana karşı ne hissedeceğimi belirlemeye çalışmayacaksınız. Ben de size karşı ne hissetmeniz gerektiğini söylemeyeceğim.”
Christian'ın yüzünde sakin bir ifade belirdi.
“Bunu kabul ediyorum.”
Saraswati, bu cevabın ardından ilk kez rahat bir nefes aldı.
Aralarındaki sorun çözülmemişti. Düğün hazırlıkları devam ediyordu. Babası kararından vazgeçmemişti. Christian da kendi sorumluluklarını yerine getirmekten kaçınacağını söylememişti.
Fakat en azından aralarında, birbirlerini zorlamamaya dayanan küçük bir anlaşma oluşmuştu.
Bu anlaşma bir evliliği kurtarmaya yetmezdi.
Yine de bir başlangıç olabilirdi.
Saraswati, bahçenin ötesindeki banyan ağacına baktı.
“Dün akşam orada karşılaşmasaydık, belki de birbirimiz hakkında yalnızca başkalarının anlattıklarını bilecektik.”
Christian da ağaca döndü.
“Belki.”
“Beni sarayda büyümüş, her istediğini elde etmiş bir prenses olarak anlatmış olabilirler.”
“Bazıları öyle düşünüyor.”
Saraswati'nin yüzü gerildi.
“Peki, siz ne düşünüyorsunuz?”
Christian bir süre onu izledi.
“Bence kendi kararlarını vermek isteyen birisiniz. Bunun için gerektiğinde insanları karşınıza almaktan çekinmiyorsunuz.”
Prenses cevap vermedi.
Christian devam etti.
“Bunun her zaman doğru bir yöntem olup olmadığını bilmiyorum. Fakat neden böyle davrandığınızı anlamaya başlayabiliyorum.”
Saraswati, onun sözlerinde kendisini küçümseyen bir anlam aradı. Bulamadı.
“Ben de sizin hakkınızda bir şey öğrendim,” dedi.
Christian kaşını kaldırdı.
“Öyle mi?”
“Her şeyi kontrol edemediğinizde rahatsız oluyorsunuz.”
Christian kısa bir kahkaha attı.
“Bu kadar kısa sürede hakkımda böyle bir sonuca varmanız etkileyici.”
“Yanılıyor muyum?”
Christian cevap vermeden önce düşündü.
“Hayır. Muhtemelen yanılmıyorsunuz.”
Saraswati'nin dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi.
Bu kez ikisi de gülümsemelerini saklamaya çalışmadı.
“Artık dönmeliyim,” dedi.
Christian başını eğdi.
“Elbette.”
Prenses yürümeye başladı. Birkaç adım sonra arkasından seslendi.
“Prens Christian.”
Christian döndü.
“Evet?”
“Bir gün bana verdiğiniz sözleri tutup tutmadığınızı göreceğim.”
Christian'ın yüzü ciddileşti.
“Bunu görmenizi isterim.”
Saraswati başını salladı ve saraya doğru ilerledi.
Christian, onun uzaklaşmasını izledikten sonra yeniden banyan ağacına baktı.
Bu evliliğin nasıl bir sonuca ulaşacağını bilmiyordu. Saraswati'nin kendisine güvenmesi için ne kadar zaman gerekeceğini de kestiremiyordu.
Ama prensesin kendisine karşı dürüst olmasını istediği kadar, onun güvenini kazanmanın da sözlerle mümkün olmayacağını anlamıştı.
Bunu ancak davranışlarıyla gösterebilirdi.
O gece sarayın büyük avlusunda düğün hazırlıkları için kullanılan kumaşlar ve eşyalar yeniden düzenlendi.
Görevliler ertesi gün yapılacak işleri planlarken Maharani Mrinalini, kızının seçtiği kumaşların kaydedilmesini sağladı. Vikram ise çalışma odasında düğün tarihinin belirlenmesi için gereken hazırlıkları gözden geçiriyordu.
Henüz kesin bir gün açıklanmamıştı.
Fakat artık herkes, evliliğin yalnızca bir ihtimal olmaktan çıktığını biliyordu.
Saraswati odasına döndüğünde Meera onu bekliyordu.
“Gününüz nasıl geçti, Prensesim?”
Saraswati mücevherlerini çıkarıp masaya bıraktı.
“Uzun.”
Meera hafifçe gülümsedi.
“Bunu tahmin edebiliyorum.”
Prenses yatağın kenarına oturdu.
“Christian'la konuştum.”
Meera'nın yüzünde merak belirdi.
“Nasıl geçti?”
“Beklediğimden farklı.”
“İyi anlamda mı?”
Saraswati bir süre düşündü.
“Bilmiyorum. Beni dinledi. Bazı konularda aynı fikirde olduğumuzu gördüm. Ama bu, onunla evlenmek istediğim anlamına gelmiyor.”
Meera başını salladı.
“Bunu biliyorum, Prensesim.”
Saraswati ona baktı.
“Biliyor musun?”
“Evet. Bir insanın size saygılı davranması, bütün sorunlarınızı çözmez. Ama en azından onunla konuşabilmenizi sağlar.”
Saraswati'nin yüzünde hafif bir ifade değişikliği oldu.
“Bazen senden daha akıllı olduğumu düşünüyorum.”
Meera gülerek başını eğdi.
“Bazen de ben sizin için endişelenirken sizin beni hiç dinlemediğinizi düşünüyorum.”
Saraswati istemeden güldü.
Gülüşü kısa sürdü. Ardından yatağa uzanıp tavana baktı.
“Meera, düğün gerçekten yapılırsa ne olacak?”
Hizmetçisi yanına oturdu.
“Bilmiyorum.”
“Bana her şeyin zamanla düzeleceğini söylemeyeceksin, değil mi?”
“Hayır. Çünkü bunu ben de bilmiyorum.”
Saraswati gözlerini kapattı.
“Teşekkür ederim.”
Meera onun elini tuttu.
“Fakat bir şeyi biliyorum, Prensesim. Siz, istemediğiniz bir hayatın içinde bile kendiniz olmaktan vazgeçmeyeceksiniz.”
Saraswati gözlerini açtı.
Bu söz, kendisine verilmiş bir teselli gibi gelmedi. Meera onu değiştirmeye çalışmıyor, yalnızca tanıdığı insanı tarif ediyordu.
“Umarım,” dedi Saraswati.
Meera ayağa kalkıp lambanın ışığını azalttı.
“Dinlenmeye çalışın. Yarın da uzun bir gün olacak.”
Kapıya yöneldiğinde Saraswati yeniden konuştu.
“Meera.”
“Buyurun?”
“Düğün hazırlıklarının her ayrıntısını öğrenmek istiyorum. Tarih belirlenirse bana hemen haber ver.”
“Size haber vereceğim.”
Meera odadan çıktı.
Saraswati yalnız kaldığında pencereye doğru baktı. Uzakta banyan ağacının dalları karanlığın içinde seçiliyordu.
Bir gün önce o ağacın altında kendi hayatına dair tek bir karar verebilmek için saraydan kaçmıştı.
Şimdi ise hayatının en büyük kararlarından biri, kendisinin isteyip istemediğine bakılmaksızın hazırlanıyordu.
Yine de Saraswati, bütün bunların içinde kendisine ait bir şey bulmaya kararlıydı.
Christian'ı tanıyacaktı.
Onun sözlerini dinleyecek, davranışlarını gözlemleyecek ve kendisi hakkında bir karar vermesine izin verdiği gibi, onun hakkında da kendi kararını verecekti.
Fakat kimsenin, kendi hayatının anlamını onun yerine belirlemesine izin vermeyecekti.
Henüz sevgi yoktu.
Güven yoktu.
Yalnızca birbirini anlamaya çalışan iki insan ve onları aynı yola sürükleyen, ikisinin de tam olarak kontrol edemediği bir karar vardı.
Saraswati, yatağında doğrulup lambayı söndürdü.
Karanlık odanın içinde bir süre daha uyanık kaldı.
Düğün tarihi henüz belirlenmemişti.
Ama saraydaki herkes hazırlıklara başlamıştı.
Ve Saraswati, ilk kez, önündeki yolun ne kadar kısa olduğunu değil, kendi hayatını geri kazanmak için ne kadar kararlı olması gerektiğini düşünüyordu.
Bölüm etkileşimi
