14. bölüm · İntizar
14.Bölüm: Tabutlar Işık Geçirmeyecek
𐙚
Bazen yazmak benim ne haddime diye düşünür dururum, sonra kelimeler bir yağmur tanesi gibi cümlelere dönüşür. Hayatım değişmeyecek bunu farkındayım, değişmek istedikçe küçüleceğim. Yapacağını söylediğin şey değil de yaptığın şey olarak kalacaksın daima.
Bu bölüme kadar yazdıklarımı okuduğun için teşekkür ederim sevgili okuyucum.
─ ⊹ ⊱ ☆ ⊰ ⊹ ─
Acılar acılara eklenince dayanılmaz oluyor.
Ağırlaşıyor.
Göğüs kafesimde taşıdığım organımda,
ağırlaşıyor.
─ ⊹ ⊱ ☆ ⊰ ⊹ ─
Benim mezarlığımda ölüler yok. Yaşayanlar var. Yaşayanların anıları var. Anılarla dolu bir mezarlık. İnsan insana bir anı bırakıp gidermiydi?
Karamel ve tarçın kokusu o kadar yakınımdaydı ki, üzerimdeki sigara kokumdan utandım ilk defa. Geriye çekilmek istedim fakat belime sarılmış eli buna izin vermedi. "Gitme" dedi Sarp. Sesi boğuk, kehribar gözleri daha koyu bir sarıydı. "Sare, kalbim hiçbir zaman bir kadının yanında böyle atmadı." dedi. Beyaz tenli, damarlarının belli olduğu elini elime koydu. Avucumu kalbinin olduğu tarafa doğru koyarak bir çocuk gibi "Bak, bak Sare ben daha önce kalbimin hiç bu kadar hızlı attığını hissetmedim." dedi. Gözümden bir damla yaş süzüldü yanağıma.
Elimdeki elini çekti ve yanağımdan akan gözyaşını sildi, "Şşşş ağlama, ağlama Sare lütfen." dedi. Cebinden kağıttan yapılmış bir lale çıkarıp uzattı, "Çiçeği gözyaşın ile değil gülümseyerek su vererek büyütürsün." dedi.
Bir anıyı hatırladım o an, okula yeni başladığım zamanlardı kağıttan lale yapmayı öğrenmiş, her tenefüs onunla oynardım. Bir gün okuldaki çocuklarla kavga edip yere düşmüştüm, lalemi ezip gittikleri için bende ondan sonra lale yapmaya küsmüştüm. Aradan bir kaç gün geçtikten sonra sarışın bir çocuk gelip avucuma yepyeni yapılmış laleyi bırakıp gitmişti.
O çocuk Sarp'tı. Çiçeği gözyaşın ile değil gülümseyerek su vererek büyütürsün. Aynı sözü küçükkende söylemişti. Belki kağıttan olabilirdi, fakat ben o kağıttan yapılmış laleye gerçek bir çiçekmiş gibi değer vermiştim.
"O... O çocuk sendin, nasıl?" diye kekeleyerek konuştum. Sarp gülümseyerek gözyaşlarımı sildi ve "Tesadüf diye bir şey yoktur. Bazı şeyleri ya ders almak için yaşarsın ya da o kişiye ders vermek için." kehribar gözleri yüzümün her noktasında gezindi. "Keşke ikimizde hâlâ o küçük çocuk olarak kalsaydık, keşke senden utanıp yanına gelmeye çekinmeseydim." dedi. Gözyaşlarım daha hızlı akmaya başladı.
Avucunu yanağıma koyarak okşadı, "Hayır, sen babanın günahını çekmek zorunda değilsin Sare." dedi. Bana doğru bir adım daha yaklaştı ve aramızdaki mesafeyi daha çok kapatarak ellerini belime yerleştirerek pencerenin biraz kenarında duran masaya oturttu. "Yapma..." dedim ağlarken. "Bizim dünyamızda kalbimizin bu duyguyla atması doğru değil." dedim. "Sikmişim bizim dünyamızı Sare, sikmişim tüm olanları." dedi.
Yaklaşarak aramızdaki mesafeyi kapattı. Dudağını dudaklarıma bastırarak öptü. Hiç dilemediğim kadar diledim o an, bu olanlar olmamış gibi tanışan normal iki çift gibi olmamızı diledim. Öpüşü ilk başta hafifken daha sonra sertleşti. Eli biraz boynumdan aşağısına inince inledim. Orada bir şey varmışta dokununca acımıştı. Sarp bunu farkedince geri çekildi, "Boynunda ne var." dedi. Bilmiyorum dercesine başımı iki yana salladım.
Benim söylememi beklemeden kazağımı boynumdan aşağısına omzuma doğru olan kısmına doğru biraz açtı. Kabarmış bir yara ile karşı karşıya kaldım. Sarp oraya tekrardan dokununca, "Ne olmuş buraya böyle Sare." dedi. Eve geldiğimden beri kemiklerimin ağrısı artmıştı ve kabarıp yara olan kısım kaşınmıştı ama orada ne var diye açıp bakmamıştım.
"Dokunma" dedim aniden. Sarp kehribar gözlerini yüzüme çevirerek, "Acıyormu?" diye sordu. "Evet biraz... Kaşınıyorda." dedim. "Hastaneye gitmemiz gerekiyor." dedi. Başımı hayır anlamında iki yana salladım. "Ben daha sonra gidebilirim Sarp, ayrıca çok kötü değil." dedim.
Belimden tutarak masadan aşağıya indirdi, "Güzelim, seni hastaneye ben götürebilirim." dedi. Kısık çıkan sesimi boğazımı temizleyerek düzelttim. "Hayır daha sonra ben gideceğim." dedim. Sarp bir süre gözlerime baktıktan sonra "Hımmm" dedi. "Ne oldu neden öyle bakıyorsun bana." kehribar gözlerini inceledim iyice.
Güneş sanki onun gözlerindeydi.
"Ela gözlerin sen ciddi bir ifadedeyken daha çok belli oluyor. Şu an da yeşile çalıyor." dedi Sarp. Gülümsedim, gülümsememe karşılık o da gülümsedi. Gamzesinde devamı bulmuş gibiyim.
"Normal ela gözler Sarp, bu kadar dikkat eden ilk kişisin." dedim. Gülümsemesi yerine kaşları çatıldı, "Başkasının dikkatini çekmesin zaten." dedi. Keyifli bir gülümseme ile "Neden o, yeşil ve sarıya çalan gözlerimi neden kimse görmesin." dedim. Kulağıma doğru yaklaşarak, "Çünkü ben seni seviyorum, kalbimin ritmini değiştiren kadının gözlerini bir tek ben sevmek istiyorum belki. O yüzden kimse dikkat etmesin. Ela gözlerini hep ben seveyim. Sen, hep bana özel kal. Kalbimde bir odaya sahip olduysan, düzenlediysen o odayı dağınıkken, hep o odanın sahibi ol." dedi. Dedikleri o kadar güzeldi ki kalbim halay çekmeye başladı.
Şu an değil domates surat olmamalıyım şu an.
Yanağım ile boynuma yakın bir kısımdan öpüp geri çekildi Sarp. Ardından mutfakta tek başıma hızlı atmaya devam eden kalbim ile baş başa kaldım. Ben ölsem böyle hissetiğimi unutamazdım.
Unutmamalıydım.
Dudakları jilet gibiydi, öptükçe kanamak istedim.
─ ⊹ ⊱ ☆ ⊰ ⊹ ─
Soğuk suyun altına düşünmeden attım kendimi. Titredim. Yere oturarak soğuk suya alışmaya çalıştım. Omzum ve boynuma yakın olan kısımın kabarıklığı gittikçe artmıştı. Bugün değildi, bugün hastaneye gidemezdim. Gözlerimi kapatınca sesler daha çok belirginleşti.
Ağlama seslerim. Morg yazılı o soğuk yer... Gözlerimin acısından ağlayamayan ben. Kimse yok, babam yok. Anne... Annemin soğuk bedenine sarıldığım o an.
Gözlerimi açtım, derin derin nefes aldım. Hastaneyi bu yüzden sevmiyordum. Annemin ölü bedenine sarıldığım an gözlerimin önüne geliyordu.
İnsanı ağlatmayan şeyler her zaman anlatmadığı şeyler oluyormuş. İnsanın anlatamadığı şeyde iç çekmesine sebep oluyormuş.
Saçlarımı taramak için tarağı elime aldım ve yavaşça taramaya başladım. Dolaşık olmamasına rağmen öyle çok saçım avucumun içine geldi ki hıçkırarak ağlamaya başladım. Saçlarım... Neler oluyordu böyle. Daha önce hiç bu kadar döküldüğünü hatırlamıyordum. Stres insanın vücuduna bu kadar yansımamalıydı.
Bulanık çıkmış fotoğraflar gibiydim. Yalnız, soğuk. Sanki kalabalık bir ortamda tek başıma yalnız kalmışım gibi.
Avucumun içi öyle çok saçlarım ile doldu ki, hızlı hızlı kesilmek bilmeden dökülen gözyaşlarımdan daha çoktu. Su bir yerden sonra bedenimde kabaran yeride acıtmaya başlayınca suyu kapatıp bornozu da üzerime geçirip çıktım. Kelebek tavanlı odama girip kapıyı kilitledim.
Halamı görecektim. Yani pis işlerinin bedelini ödetmeye.
Üzerime bordo dizlerimin biraz üzerinde elbiseyi giydim. Omuzlarımın üzerine kadar kısalttığım saçlarımı taradıktan sonra iyice kuruttum.
Dökülen saçlarıma tekrardan baktıktan sonra daha fazla bakmadan tarağı temizledim.
Bu kadar saçımın dökülmesine karşı hâlâ nasıl saçım olduğunu sorguluyorum.
Gözlerime maskarayı sürdükten sonra bordo bir ruj ile dudaklarımı renklendirdim. Siyah topuklu çizme botlarımıda ayağıma geçirdikten sonra çantamıda alarak merdivenlerden aşağıya indim.
"Oha yani Sare abla." dedi Aliş beni görür görmez. Ona göz kırparak ortaya doğru ilerledim. Kabaran ve kaşınan yerimi giydiğim elbise kapatmıştı.
Sarp'ın üzerinde de siyah gömlek vardı. Diğerleri de aynı şekilde gömlek üzerinden gitmişlerdi fakat benim dikkatimi çeken yine Sarp olmuştu.
Sarp bana doğru ilerledi ve şakağıma doğru dudaklarını bastırdı. Gözlerimi kapattım.
"Hepimiz hazır olduğumuza göre çıkabiliriz." dedi Sarp. Kolunu öne doğru uzatarak koluna girmemi bekledi. Onu geri çevirmeyerek koluna girdim. Arkadan Aliş, "Bence buradan doğruca nikah dairesine gitmeliyiz Sarp abi." dedi. Akay, "Doğru diyor." dedi gülerek.
"O da olur yakında." diyiverince Sarp arka taraftan, Akay'ın, Aliş'in, Tan'ın ve Aras'ın aynı anda oooooo sesleri yükseldi. Güldüm, ayrıca utandımda.
Tolga hepimizden önce ilerleyerek kaskını takıp motoruna binip gitmişti. Hava yağmurdan dolayı nemli toprak kokuyordu. Bu kokuyu her zaman çok sevmişimdir. Hangi parfüm olursa olsun bu koku her zaman daha çok seveceğim bir koku olur. Kemiklerimin ağrısı ile ilerleyerek ilerideki siyah Porsche'ye bindim. Sarp benim için önceden kapıyı açmıştı.
Şu an hepimiz dışarıdan bir baloya veyahut bir davete gittiğimizi sanabilirdi. Fakat biz, bir uyuşturucu pisliğinin içerisinde yönetici olan kişileri deşifre etmeye gidecektik.
Araba durduğunda geldiğimizi anladım. Sarp bana bakıp göz kırptı. Onları geride bırakarak binanın arka tarafına doğru ilerledim. Binanın tuvaletine tırmanıp içeri girecektim. Daha sonra da telefondan Sarp'ı arayıp tuvalete giren kişiyi yani halamın ne dediğini dinletecektim. Halamın tuvalete gireceğine emindim, henüz uyuşturucu pazarlama saatleri gelmedikleri için tuvaletin kapısını kilitle açmaya gelecekti. Gelenler girebilsinler diye.
En zayıfları ben olduğum için tırmanma gibi de acayip değişik yeteneklerim olduğu için tuvaletin olduğu üçüncü kata ben tırmanacaktım.
Çıkıntılı yere botumu koyarak kendimi yukarı doğru çektim. Daha sonra da yukarı tırmandım. Allah'tan şu an kimse yoktu da şu komik tırmanma çalışmalarımı görmemişti.
Tuvaletin olduğunu anladığım camın hafif açık olduğunu görünce ileri doğru daha çok açtım. Kendimi öyle bir içeri yittim ki, hani kedi dört ayağının üzerine düşer ya bende tam iki ayağımın üzerine düşmüştüm. Bir yere tırmanıp küçücük yerlerden geçme benim işimdi. Kemiklerimin ağrısından ölmek üzereydim orası ayrıydı.
Sarp'ı aradım ve telefonu hopörlere verdim. "Evet girdim içeri birazdan gelir o da kapıyı açmaya." dedim. Tam bunun üzerine bir kadın kahkahası işittim, kapı açıldı ve benim botlarımdan daha çok ses çıkaran botlar tuvaletin zeminini inletti.
Telefonu bir anda Sarp'ın yüzüne kapattım ve küçük klozetin olduğu tuvaletten çıktım. Kırmızı kızıl küt saçlı yeşil gözlü boyu benden kısa olan halamla karşı karşıya kaldım. Beni görünce yüzündeki gülümseme donup kaldı, elbette ki beni tanımıyordu en son küçükken görmüştü. "Siz kimsiniz, kapı kilitliyken nasıl girdiniz içeri." dedi.
Yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirdim ve "Çok afedersiniz çok sıkışmıştım bende tel tokam ile kapıyı açıp girmek zorunda kaldım." dedim. Halam hâlâ ters ters yüzüme bakıyordu. Çantamdaki tel tokayı çıkarıp göstererek gülümsemeye devam ettim. "Henüz davetliler gelmedi siz nasıl gelip hemen tuvalete kimse görmeden girdiniz." dedi.
"Erken gelen davetlilerinizdenim o hâlde, ayrıca kapıdaki görevliler beni gördüler isterseniz arayıp sorabilirsiniz." dedim. Kaşları çatık bir şekilde telefonunu çıkarıp bir kaç tuşa bastıktan sonra aramayı yaptı. Aliş'in sesi olduğunu duyunca sahte gülümsemem daha çok arttı. Onlar kapıdaki görevlileri etkisiz hâle getirip kendileri korumaymış gibi davranacaklardı.
"Evet efendim o kadını ben içeriye geçerken gördüm." dedi.
Kendi korumasını bile tanımayacak kadarda aptaldı.
Çantamın içerisinden küçük poşetin içerisindeki renkli hapları çıkardım. "Benden çok hoşlanmadığınızı yüzünüzden anlıyorum fakat bende bu bebekler var. Ve bugünde sizinle konuşup iş birliği yapmak için bunları yanımda getirmiştim. Anlaşabilirsek bu kaliteli mallardan paket paket getirtebilirim." dedim. Halamın yüzünde öyle bir değişim oldu ki yüzümü buruşturmamak için çok zor durdum.
"Elbette, kusura bakmayın bu şimdi ki yaşadığımız olay daha önce hiç başıma gelmedi." dedi. Sahte gülümsemem ile yüzüne bakmaya devam ettim.
"O hâlde saat dokuz gibi tekrardan tuvalette burada buluşup özel olarak konuşup anlaşalım. Bende elimdeki malların birazını size vereyim." dedim. Halam olur anlamında başını sallayarak heyecanlı bir şekilde telefonundan birini aradı. "Akşamki mallar kaliteli mallar olacak patron." dedi. Babamın olduğuna yemin edebilirdim. Ben küçükkende babama abi demek yerine patron derdi.
Tuvaletten mutlu bir şekilde gülümseyerek çıkıp gitti. Telefonumu çıkardım ve Sarp'ı aradım. Sarp hemen açtı ve "Ne yaptığını sanıyorsun sen on beş dakikadır ne yapıyorsun. Yüzüme neden kapatıyorsun. Aliş o adamı etkisiz hâle getirmeseydi o kızıl şeytana nasıl hesap verecektin. Sen canını yolda mı buldun tırtıl." dedi. Telefonu kulağımdan uzaklaştırarak bir müddet bekledim.
"Taramalı tüfek gibi sıralamasaydın bari..." diye devam ediyordum ki, "Benden habersiz hiçbir boka kalkışmayacaksın." dedi. "Merak etme her ne olursa olsun olayı bir şekilde çevirmeyi başarabiliyorum Sarp." dedim. "Ben seni bir çevireceğim göreceksin sen." dedi. "Ha" diye bir ses çıktı ağzımdan. "Anlamadım, ne demek istedin." dedim.
Sarp güldü, "Uygulamalı olarak anlatacağım ben sana sen o zaman gayet iyi anlayacaksın." dedi.
Ağzımın içini ısırarak telefonu yine yüzüne kapattım.
Aynada solgun duran tenime baktıktan sonra nefes almaya çalıştım. Suyu açarak boynumu yıkadım.
Dudaklarımı birbirine bastırarak aynada kendime bakmaya devam ettim.
İnsan kabul edeceği kadarını taşıyabiliyor omuzlarında. Taşıdığı kadarıyla güçleniyor, bazende o taşıdığı şeyin altında ezileceğini hissediyor. Yaşayabildiği kadarını yapmaya çalışıyor. Bir şeyleri içinde büyütüp yaşatmaya çalışıyor. Yaşatmayı seçtiği şeyler ölüp gidiyor.
Güçlü görünmem, Allah'ın bana verdiği bir hediyedir belki de. Hoş, bazen onu bile yapamıyorum ya...
Gülümsemem mutlu olduğum anlamına gelmezki. Yaralarımı göstermiyor olmam, yaralı, kanadı kırılmış küçük bir kız çocuğu olmadığım anlamına gelmez ki.
Müziğin tınısı kulaklarıma dolunca dolmuş olan gözlerimi tavana bakarak geçirmeye çalıştım.
Hayır Sare... Şimdi ağlayamazsın... Hayır gözyaşlarının esiri olamazsın. Küçüklüğünü senden çalan insanların gözyaşını akıtacaksın... Hayır ağlamayacaksın...
Tuvaletten çıkarak gelen kişilerin yanına ilerledim. Hepsi o kadar iyi giyinimlilerdi ki bakınca hiç birinin bu pis işlerin içinde olduğunu anlayamazdınız. Halama baktım,neşeli gülüşlerini etrafa saçıyordu. Kimse gerçekten gerçek değildi. Bu dünyada kimse gerçek değildi. Sarp, Akay, Aras'ın olduğu masaya doğru ilerledim. Aras, "Şerefine soktuklarım normal iş insanlarıymış gibi nasılda gülümseyerek birbirleriyle konuşuyorlar." dedi. Akay onu koluyla hafifçe dürterek, "Gelen geçenin üzerine atlayacakmış gibi bakma, dikkat çekiyorsun." dedi. Aras bu seferde Akay'a sert bir şekilde bakıp, "Zaten üzerine atlamak istiyorum hepsinin." dedi.
Tan bu görevde garsonluk görevini üstleniyordu. Bizim olduğumuz masaya doğru geldi, elindeki bardakları tek tek önümüze koyarken, "Arkadaşlar sizinki müesseseden içinde ilaç yok saf temiz şarap buyrun doya doya için." dedi gülerek. Daha sonra Aras'ın yüzünü farkederek, "Noldu aslanım niye sinirlisin." dedi. Aras hiçbir şey demeyerek Tan'ın dediğini duymamazlıktan geldi. "Ooo mesajlaşmadan görüldü attın ha?" dedi. Kısık bir şekilde konuştuğu için sadece biz duyuyorduk. Aras yine cevap vermedi. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Şuradaki gerizekalılar normal temiz insanlarmış gibi mutlular. Benim bugün ölmüş annemin doğum günü, yaşamını elinden alan kişilerde gözümün önünde mutlu mutlu geziyorlar. Sikerler böyle işi." dedi Aras. Tan'ın yüzündeki gülümseme donup kaldı. Bir anda hepimiz sessizleştik daha doğrusu.
"Üç numara elini çabuk tut!" diye Tan'a doğru başka bir garson bağırınca Tan dişlerini birbirine bastırarak, "Senin ben ebenin sikine..." dedi. Akay, "Ebesinin siki olduğunu sanmıyorum kardeşim." dedi. Tan bir kaşını kaldırarak, "Şu an burada durup şu varlığının kendisine faydası olmayan bana üç numara diye seslenen garsonun ebesinin cinsiyetini mi sorgulayacağız." dedi. "Ebesi kadın bence" dedi Akay. Tan elindeki tepsiyi kimse farketmeden Akay'a vuruyormuş gibi yaptı ve "Onun ebesini bilmem senin..." diye devam ediyordu ki mavi gözlerini devirerek, "Neyse işim var kardeşim işim, daha buradaki insanları zehirlemek için şaraplarına ilaç atacağım." diyip yanımızdan ayrıldı.
Halam mikrofonun olduğu yere çıkıp konuşmaya başladı. "Gecenin en özel mallarını bizler için getiren o kadına teşekkür etmek isterim. Onun için bir alkış alabilirmiyim lütfen." diyerek eli ile beni gösterdi ve alkışlamaya başladı. Midem bulandı.
Aras ve diğerleri bana öyle bir baktılarki bakışları altında ezildim, "Bana öyle bakmayın birazdan ne olduğunu öğreneceksiniz." dedim. Sarp bir süre baktıktan sonra "Ona güvenmemiz gerekiyor." dedi. Diğerleri Sarp'a baktıktan sonra hiçbir şey demediler.
Halam denecek o kadın karşıma doğru geçti ve "Tuvalette bir şey konuşmamız gerekiyordu galiba." dedi. Sahte bir gülümseme ile başımı salladım. Diğerlerine bakmadan Halamın peşinden tuvalete doğru ilerledim.
Gidişte Kumsal ile göz göze gelince tam yanından geçerken, "Burayı ben tuvaletten çıkana kadar halledin." dedim. Kumsal bana neyin peşindesin dermiş gibi bakmıştı ama görmezden gelerek halamın peşinden tuvalete girdim.
Tuvalette kimsenin olmadığını kontrol ettikten sonra kapıyı ardımdan kilitledim. Halam kollarını birbirine bağlayarak sırtını duvara yaslamış, kollarınıda birbirine bağlamış rahat bir pozisyonda duruyordu. Sahte gülümsememi ortadan kaldırarak, "Aldığın malları ne yapacaksın." dedim. "İnsanlara satıp para kazanıyorum. Onlar da istediğini alıyor bende." dedi.
Bir kaşım kendiliğinden havalandı, "Sen onları öldürüyorsun. Bunu herhangi bir silah kullanmadan herhangi bir savaş açmadan yapıyorsun." dedim. Halamın yüzündeki o gülümseme gitmişti, "Ben onlar ne istiyorsa onlara onu veriyorum." dedi. Ona doğru bir adım attım, sesi çıkan tek şey siyah topuklu çizmelerimin sesiydi. "Sen onları öldürüyorsun. Onları durdurmak yerine öldürüyorsun." dedim.
Halam başını iki yana sallayarak, "Anlamıyorum hanımefendi, sizde bu işin içindesiniz, ama gelmiş burada bana neden insanları öldürüyorsunuz diye soruyorsunuz. Eğer anlaşmayacaksak daha fazla burada durmayacağım." dedi. Yanımdan geçip gidiyordu ki kolunu sertçe çekip tırnaklarımı bastırmam ile yerinde durmak zorunda kaldı. Başımı daha fazla dikleştirerek, "Benim sözüm daha bitmedi." dedim. Eski yerine doğru halamı ittirince acıyan kolunu tutup yerine geçti. "Sen ne yaptığını sanıyorsun." dedi.
Lavavonun giderini kapatarak suyu açtım. Daha sonra halama doğru ilerledim ve "Sen Allah'ın verdiği canı gidip çok kolay bir şekilde alacaksın. Başkalarının ölümüne sebep olacaksın, başka çocukları yetim veyahut öksüz bırakacaksın. Sen her şeyin yanına kâr kalacağınımı sanıyorsun. O küçük beynin ile her şeyi yapabileceğini mi sanıyorsun."dedim. Gözlerini kısarak yüzümü incelemeye başladı, "Sen... Abime çok benziyorsun. Siman... Nasıl... Kimsin sen?" dedi halam kekeleyerek.
Onu iyice duvara sıkıştırmışken bir anda kızıl saçlarını elime doladım ve lavabonun taşına kafasını sert bir şekilde çarptım. "O çok sevdiğin patronunun kızıyım hala. Hatırladın mı." dedim. Başını sert bir şekilde beklemediği bir anda çarpınca afallayıp bana karşı gelememişti. Zayıf bedenimdeki öfkeye ve güce hakim olamıyordum. Başını tekrardan kaldırıp sertçe taşa çarptım. "Sen kolayca insanları öldüreceksin, kolayca çocukların hayatını mahvedeceksin." dedim. Defalarca kez başını taşa çarptım. Alnındaki yarığı görebiliyordum. Saç köklerinden tutup lavoboda dolmuş suya kafasını gömdüm.
Tekrardan çıkardım, nefes nefese kalmıştı, "Küçükken beni de yüzme bilmediğim hâlde o havuzun içerisinde tek bırakmıştın hatırlıyormusun." dedim. Başını tekrardan suyun içine gömdüm, su başından akan kanına bulandı. Tekrardan çıkardım başını, "Ben kendi başıma ölümü bekledim lan, o bahçıvan olmasaydı ölüp gitmiştim, nasıl vicdanın rahat etti. Yanınamı kalacak sandın." dedim.
Başını suyun içerisinde bu defasında daha fazla tuttum. Çıkardığımda öksürük kırizine girdi. Boynundan tutarak sertçe duvara yapıştırdım. Gücü o kadar çok tükenmişti ki zayıf bedenime karşı gelemiyordu. "Ya o çocukların ailelerine bir ihale için babamla birlikte nasıl yaptınız lan. Hiç mi acımadı içiniz. Hiç mi demediniz bunlar öfke ile yanıp tutuşmayacak diye." dedim. Arkasındaki duvara sertçe başını çaptım. Duvar kan oldu, ellerim kana bulandı. Midem bulandı.
Halam güldü, öyle bir güldü ki onu orada öldürmek istedim. Kanına boyanmış dişleri ile güldükten sonra "Aynı babana benziyorsun Sare... İkizin saftı her zaman ama ben sana bakınca görebiliyordum. Sen babana benziyorsun." dedi. Başını bir kez daha sertçe duvara çarpınca acıyla inledi. "Kes sesini! Ben o şeref yoksununa benzemedim hiçbir zaman benzemeyeceğim de." dedim.
Yine güldü. "Olmak istemediğin kişiye daha çok dönüşürsün Sare. Bakışlarındaki öfke hırs aynı baban." dedi. "Sen korkak bir insansın! Ölmemek için karşımdakini kışkırtmaya çalışan bir korkaksın." dedim. Halam kahkaha attıktan sonra öksürük kırizine girdi ve öksürdü. "Bana korkak diyorsun ama asıl korkak sensin. Madem bu kadar öfkelisin çık babanın karşısına, neden çıkmıyorsun korkuyormusun? Baban kızının ölmediğini biliyor nasıl olsa..." diye devam edecekti ki başını öyle bir duvara sertçe vurdum ki bilinci kapanıp yere düştü.
Bağırdım, öyle bir bağırdım ki boğazım parçalanacak sandım. Aynaya yumruk atınca ayna paramparça oldu. Kırılmış aynadan yüzüme sıçramış kanları ellerimi gördüm. "Ben korkak değilim, hiç olmadım!" dedim. Sinirden ağlamaya başladım.
Halamın telefonu çalınca çıkarıp açtım. Babam. Sesi toktu, soğuktu. Kahkahası bile soğuktu.
"Aldın mı malları." dedi.
Hiçbir şey demeden hızlı hızlı kalkıp inen göğüs kafesim ile bekledim. "Alamadı" dedim sakince.
Babamın gülüşü soldu, hiçbir şey diyemedi. "Sare..." dedi. Aynada kendim ile göz göze gelince dolmuş olan gözlerimi görünce akmalarına izin verdim çünkü daha fazla tutamazdım.
Ölmediğimi elbette ki biliyordu, yaşadığımı da öyle. Ama beni öyle çok hafife almıştı ki, hiçbir şey yapmayacağımı sanmıştı.
"Kızım sakin ol hiçbir şey yapma halana." dedi. Gözlerimi kapatıp derince nefes aldıktan sonra "Neden..." dedim. Karşıdan hiçbir cevap gelmedi, "Neden baba, neden her şeyi mahvediyorsun. Neden insanların hayatlarını mahvediyorsun. Oysaki seni tanıyan herkes adaletli bir hakim olarak biliyor değilmi. Sen kendi çocuğuna acımamış bir babasın, hakim olsan ne yazar." dedim.
"Yarına akşam sekizde benim otelimin restoranında seni bekleyeceğim Sare. Konuşacağız." dedi. "Oraya asla gelmeyeceğim." dedim. "Geleceksin, insan yapmam dediği şeylerin altında ezilir Sare. Benim kızımsın seni tanıyorum, söylediğim yere geleceksin." dedi.
"Senin kızın olmaktan her zaman midem bulanacak bunu unutma." dedim.
Ardından telefonu yüzüne kapatarak elimdeki telefonu karşımdaki aynaya attım.
Ağlamamı durduramıyordum, nefes alamıyordum. Tüm her şeyin suçlusu oydu, hâlâ benimle yüz yüze konuşmaktan bahsediyordu.
Tırnaklarımın avuçlarımı kanattığını hissediyordum. Duvarın bir köşesine sinerek oturdum, "Hayır ağlamamalıyım... Lütfen..." diye ağlamamaya çalıştıkça canım daha çok acıyordu.
Kemiklerim kırılacakmış derecede ağrıyordu, öyle yorgundum ki ayağa kalkamıyordum. Bedenime fazla gelen acıların ağırlığıydı. Acılar acılara eklenince dayanılmaz oluyor. Ağırlaşıyor. Göğüs kafesimde taşıdığım organımda ağırlaşıyor.
Tuvaletin kapısının kırıldığını gördüm. Ağlamaktan başka hiçbir şey yapamıyordum. Hareket edemiyordum.
Aras etrafı görünce, "Hassiktir, Sarp mahvolmuş burası." dedi. Sarp arkadan beni görünce bana doğru atıldı ve kucağına aldı, "Ateşi var yanıyor Aras." dedi.
Ateşim mi vardı? İyi de ben hasta değildim ki.
Bilincim kapanınca karanlığın içerisine çekildim, son hissettiğim şey kandı. Her yer kan kokuyordu. Yüzümü kapatan avucumda...
─ ⊹ ⊱ ☆ ⊰ ⊹ ─
Birilerini affetmeyecektin, unutmaya çalışmayacaktın, alışmak istemeyecektin. Söyle kaç zaman sürdü o dikişleri çabucak sökmeleri. İnsan insanın katili olurmuş. Dikişi sökülmüş yerine çiçek dik şimdi, bak oluyormu eskisi gibi. Çiçek solar, soldururlar. Seni tüketip giderler.
Ellerimle öldürdüğüm kendimin cesedi gibi savruluyordum. O cesedi benden başka kimse göremeyecekti.
Belki de benliğimden uzaklaştıran parçalanmış bir anı, unutulmuş bir ruhtu.
Sesler belirginleşince gözlerimi araladım. İlk başta gözüme kolumdaki serum takıldı, üzerimde ki hastane elbisesini farkettikten sonra hastane de olduğumu anlamış oldum. "Abi Sare abla uyandı." dedi. Aliş'in sesini işittikten sonra odada diğerlerininde olduğunu anlamış oldum.
Tan, "İyi misin kız, bir anda bayıldın ateşin filanda vardı." dedi. Gülümseyerek başımı salladım, "Ben iyiyim sadece şu an biraz kemiklerim ağrıyor." dedim. Aliş'in telefonu çalınca hepimiz ile göz göze geldi ve "Valla kusura bakmayın üç saattir kız benden haber alamıyor şimdi de görüntülü arıyor açmak zorundayım." dedi.
Ardından telefonu açtı ve hepimizi tek tek gösterdi. Doğa esmer tenli, burnu biraz kanatlı kahverengi gözlere sahip olan birisiydi. Allah var şu an telefondan çok güzel duruyordu, gerçek görüntüsü de bundan daha güzeldir eminim.
"Merhaba..." dedi Doğa utanarak. Aliş güldükten sonra "Sare abla hastalanınca hastaneye gittik apar topar o yüzden açamadım balım." dedi. Sarp gülmemek için eli ile yüzünü kapattı, "Ben en son bu salağın bebe bisküvisi yediğini hatırlıyorum ne ara sevgili yaptı da balım der oldu." dedi. Aras ağzındaki suyu tutamayarak yere doğru sıçrattı. Ardından öyle bir güldü ki Doğa bile onun gülme sesini duyunca güldü.
"Anladım balım, bir şey soracağım siz hep beraber takılıyorsunuz, senin benim gibi hâlâ okuduğunu biliyorum da diğer abinin ve arkadaşlarının meslekleri ne?" dedi Doğa. Hepimiz düşünceli bir şekilde susmuştuk. Ben on dokuz yaşıma daha dört ay önce girmiştim, herhangi bir mesleğim yoktu, hemşire olmak istiyordum ama.
Aliş hepimize tek tek baktıktan sonra başını ne diyeyim der gibisinden salladı.
Daha sonra kimseden bir ses çıkmayınca Aliş, Doğa'ya gülümseyerek, "Biraz karışık ya meslekleri. Serbest meslek işte balım girme fazla oralara sen. Ama abim doktor." dedi. Doğa, "Hımmm, anladım. Hastaneymişsiniz zaten sen eve geçince mesaj atarsın o zaman görüşürüz, Sare'ye de geçmiş olsun dediğimi ilet." dedi.
Gülümseyerek cevap verdim. "Görüşürüz balım eve geçersem arayacağım ben seni." dedi Aliş. Telefonu kapattıktan sonra Tan, "Gürüşüriz balığm" diye Aliş'in taklidini yapınca gülesim geldi. Kahkaham ile birlikte kemiklerimde sızlayınca susmak zorunda kaldım.
Sarp ayağa kalkarak yanıma geldi ve şakağımdan öpüp geri çekildi. "Ben kahve alacağım istiyormusunuz." dedi. Hepsi birlikte evet diyince Sarp kaşlarını çatarak, "Bir şeyden de eksik kalın, kalkın lan hepiniz kendi kahvenizi kendiniz alın." dedi. Akay gülerek, "Sende hem soruyorsun hem kızıyorsun anlamadım ki bu işi." dedi. Ardından hepsi Sarp kapıdan çıktıktan sonra tek tek çıktılar.
Derin bir nefes aldıktan sonra odanın kapısı tıklatıldı ve içeri bir hemşire ile bir doktor girdi.
"Merhaba Sare hanım, ben doktorunuz Ferit Akça. Yaptığımız testlere göre sizinle bu bilgiyi paylaşmak zorundayım." dedi. Yerimde dikleşerek doktoru dinlemeye koyuldum.
"Kemik ağrısı, saç dökülmesi, halsizlik, ve ateş gibi rahatsızlıklarınız var mıydı?" dedi. Başımı evet anlamında sallayarak, "Buraya gelme sebebim ateşimin yükselmesiydi, doğrusu hasta olmadığım hâlde neden ateşimin çıktığını merak ediyordum." dedim.
"Hastalığınızın adı Lupus hastalığı Sare hanım. Ağrılarınızın, saç dökülmelerinizin, yorgunluk ve ateşinizin yükselmesi de hastalığın belirtileridir." dedi. "Vücudunuzun belli yerlerinde kabarmalar yani yaralar oluştu mu hiç?" dedi Ferit doktor.
"Omuz ve boyun hizamda bir kabarma var evet." dedim korkarak. Doktor yanıma geldi ve hastane elbisesini biraz indirerek kabarmış olan yere baktı. Kabarcık daha da büyümüştü.
Doktor ağzından derin bir nefes verdikten sonra benden uzaklaşarak eski yerine geçti. "Bakın Sare hanım. Lupus, yani kelebek hastalığı denilen bir hastalığa yakalanmışsınız. Kelebek hastalığının iki derecesi vardır birincisi sadece ciltte görülen bir hastalıktır. İkincisi ise hem ciltte görülen hemde organlara zarar verendir. Sizin hastalığınızda da hastalık organlarınıza yayılmış. Elimizdeki test sonuçları bunu gösteriyor."dedi.
Kelebek hastalığı. Bu hastalığı biliyordum. Günden güne insan bedenini çürüten, öldüren bir hastalıktı.
Cevabını bildiğim soruyu sordum.
"Peki bir tedavisi varmı hastalığımın." dedim. Doktor gözlüğünü gözüne daha çok çekerek, "Size tam net bir şey söyleyemem hanımefendi ama en kısa sürede hastaneye yatmanız, tedaviye başlamamız gerekiyor." dedi.
Daha sonra hemşire gelip serumumu değiştirdi ve doktor ile birlikte kapıdan çıkıp gittiler.
Gözümden akan bir damla yaş avuç içime damladı.
Kelebek hastalığının tedavisi yoktu.
Bazı hislerim ağır geldi kendime soramadım.Cevap vermekten korktum. Haykırmak istedim karanlık soğuk gecede. Kargaşanın içinde bir şeyler kaybetmiş gibiyim, arıyor gibiyim. Ne kaybettin diye sorsalar söyleyemem, arasam bulamam.
Ağladığın yolların çiçek olur.
Yabancı gelir "kalbin" olur.
İçeri bizimkiler girince gözümden akan yaşlarımı elimin tersiyle sildim. Sarp ağladığımı görünce elindeki kahveleri masaya koydu. Birini benim için almıştı.
Yatağın kenarına oturup ellerimi tuttu, "İyimisin tırtıl." dedi. Tırtıllar bir gün kelebek olup ölmeye mahkûmdurlar.
"Sarılırmısın bana" diye çatallaşmış kısık sesim ile küçük çocuk gibi sordum. Biraz ne olduğunu anlamaya çalıştıktan sonra kollarını belime sarıp beni kendine doğru çekti. "Dışarı çıkın!" diye sert bir sesle seslenince hiçbiri sorgulamadan dışarı çıktılar. Şimdi sadece ikimiz kalmıştık. Sarp kolumdaki seruma zarar vermeden yatakta oturduğu yerde beni iyice kucağına çekti. Yüzüm boynuna gizlenmişti. Kolları ile de sarılıyordu bana.
Sarılacaksan şimdi sarıl bana.
Çünkü tabutum ışık geçirmeyecek bal gözlü.
─ ⊹ ⊱ ☆ ⊰ ⊹ ─
Bölüm sonu sevgili okuyucum. 🫶
Finale çok yaklaşmaktayız sevgili okuyucum. :)
